GAZİ SÜLEYMAN ŞAH VE TÜRKİYE SELÇUKLU DEVLETİ’NİN KURULUŞU

GAZİ SÜLEYMAN ŞAH VE TÜRKİYE SELÇUKLU DEVLETİ’NİN KURULUŞU

Gâzi Süleyman Şah’ın Ailesi

Gâzi Süleyman Şah, Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusudur. Türkiye Selçuklu Devleti’ne gelince, XI. yüzyılın son çeyreğinde, Anadolu’da kurulan Gâzi devletlerin en önemlisidir.

Türkiye Selçuklu Devleti’ni kuran Gâzi Süleyman Şah, ünlü Selçuklu ailesine mensuptur. O’nun büyük babası Arslan Yabgu, aileye adını veren Selçuk’un oğullarından biridir. Selçuk Bey’in vefatından sonra Oğuzların reisi olmuştur. Arslan Yabgu ailenin ve onlara tabi olanların sorumluluğunu üstlendiği zaman, Maverâünnehir’de yeni bir düzen teşkil olunmaktaydı. Maverâünnehir, Türkistan’da, Sir Derya ile Amu Derya nehirlerinin hayat verdiği, eski zamanlardan beri insanlarla meskûn, son derece de verimli araziye deniyordu. Maverâünnehir bu özelliği ile bölge devletleri arasında egemenlik mücadelelerine sahne oluyordu. Arslan Yabgu’nun sorumluluk üstlendiği tarihlerde bölge üzerinde Karahanlı Devleti ile Gazneli Devleti arasında mücadele vardı. Bölgede kurulmuş Sâmanoğulları Devleti son demlerini yaşıyordu. Bu devlet 999 yılında rakip iki devlet tarafından ortadan kaldırılmış, toprakları taksim edilmiştir.

Arslan Yabgu sorumlu bulunduğu toplum adına adı geçen devletler arası ilişkilerde yer almıştır. O’nun amacı bölge devletlerinden herhangi birine hizmetkâr olmak değil, yeni geldikleri bu topraklarda en az zayiatla tutunmayı ve barınmayı gerçekleştirmektir. O ve maiyetindekiler gerçek anlamda vatan garibi idiler. Düşman bir topluma ve vahşi bir tabiata karşı koymak ve meydan okumak denildiğinde Selçuklu Türkleri akla gelmelidir. Arslan Yabgu’nun olağanüstü kuvvet kazanması hem Karahanlıları hem de Gaznelileri endişelendirmiş, ona karşı düşmanca davranmalarına sebep olmuş, nihayet Arslan Yabgu Gazneli Sultanı Mahmud tarafından ele geçirilerek hapsedilmiş, hapis hayatı 1032’de O’nun vefatı ile sonuçlanmıştır. Arslan Yabgu’ya mensup iken vefatı sebebiyle başsız kalan, aynı zamanda Çağrı ve Tuğrul Beylerin emrine girmeyerek Irak-ı Acem’e geçen Oğuzlara “Irak Türkmenleri” adı verilmiştir. Orta zamanlarda Irak kıtası iki kısma ayrılıyordu. Bağdat, Basra, Küfe ve Samarra’nın yer aldığı, Mezopotamya’nın güney kesimine Irak-ı Arap denirken buradan Tahran’a kadar uzanan bölgeye de Irak-ı Acem deniyordu.

Büyük Selçuklu Devleti, 1040’ta kurulduktan kısa bir süre sonra, geniş çaplı bir fütuhat planı hazırlamış, batı istikametindeki fetihler için aileye mensup beyleri görevlendirmiş ve harekâtın üç koldan yapılmasını kararlaştırmıştır.

Selçuklu tarihinde yönetilenlerin çıkardığı bir meselenin bulunmamasına karşılık yönetenlerin sebep olduğu meseleler vardır. Bunlar çoğunlukla siyaset ile ilgilidir ve en önemlisi de taht mücadelesidir. Taht mücadelesi, Türk egemenlik anlayışının doğal bir sonucudur. Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Gâzi Süleyman Şâh’ın babası olan Kutalmış da taht mücadelesinde bulunmuş ve bu uğurda hayatını vermiştir.

Kutalmış’ın, Selçuklu ailesinin müstesna şahsiyetlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Başlıca kuvvet kaynağını Oğuzların-Türkmenlerin teşkil ettiği Kutalmış, her zaman kendisini Büyük Selçuklu Sultanı ile eşit haklara sahip bir hükümdar saymaktadır. O, gayrı meşru telakki ettiği bir yönetimi devirmek için harici bir devletin desteği yerine merkezi yönetimden memnun olmayan Oğuzlara-Türkmenlere güvenmekle yetinmiştir. Amcası Mikâil’in çocukları Çağrı ile Tuğrul’un, babasının Gazneliler elinden kurtarılması için ciddi bir girişimde bulunmadıklarını, hatta onların kendi başlarına hareket ettiklerini görmüştür. Kutalmış, mevcut uygulamadan memnun olmayan Oğuzlar-Türkmenler ile birlikte Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek için önce Tuğrul Bey’e karşı harekete geçmiş ve ordusunu bozmuş, sonra Büyük Selçuklu başkenti Rey’i kuşatmış, ilk başkent olan Nişapur’dan yola çıkan yeni sultan, Çağrı Bey, oğlu Alparslan ile karşılaşmış, şiddetli ve kanlı bir savaşta taraflar ağır kayıplar vermiş, netice itibariyle Kutalmış ve maiyetindekiler bozguna uğramıştır. Savaş meydanında ölümden kurtulan Kutalmış atını sarp dağ yollarına sürmüş, takip sırasında atı sürçmüş, yere düşmüş ve aşırı kan kaybından ölmüştür. Cesedi Rey’de toprağa verilmiştir (1064).

Sultan Alparslan Kutalmış’ın isyanına ve ölümüne çok üzülmüştür. Kutalmış’ın kardeşi Resul-Tekin, çocukları Mansur, Süleyman ve faaliyetleri hakkında fazla bir bilgimizin olmadığı Alp Yülek ve Devlet, Rey’de bir süre esir tutulduktan sonra serbest bırakılmışlar, bir tür sürgün olarak, Anadolu sınırlarında mecburi ikâmete tabi tutulmuşlardır. Vezir Nizamülmülk’ün “öldürülmeleri aileye uğursuzluk getirir…” demesi üzerine Kutalmış’ın çocukları ölümden kurtulmuşlardır.

Bir hadiseye meydan vermemeleri için Kutalmışoğuları, ya gaza yaparak hizmette bulunmaları veya şehit olarak bertaraf edilmeleri için, Bizans sınırlarına sürülmüştür. İlk geldikleri yer Diyarbakır, Urfa ve Birecik çevresidir. İlk faaliyet alanları da Fırat boyları, Urfa-Halep-Antakya üçgenidir.

XI. Yüzyılın İkinci Yarısında Anadolu

Anadolu, erken tarihlerde Bizans-Sasani mücadelelerine sahne olmuştu. Sasani İmparatorluğu son bulduktan sonra Anadolu, bu defa üç yüzyıl devam edecek olan Emevi-Bizans ve Abbasi-Bizans mücadeleleri sonucunda iyice tahrip olmuş ve ıssızlaşmıştı. Selçuklu Türkleri Orta Doğu’ya geldiğinde ve Anadolu kapıları Türklere açıldığında bu ülke gayet tenha idi. Sınır boylarında, garnizonlar ve müstahkem mevkiler dışında kimse yaşamıyordu. İç kesimlerde ise ancak şehirlerin iç kalelerinde ve şehirlere yakın köylerde meskun insanlar vardı. Denilebilir ki bu tarihlerde Anadolu bir kaleler ülkesi idi, yeni varislerini bekliyordu.

Tarım ve hayvancılık orta zamanlar Anadolusunun esas uğraşısı idi. Mevcut şartlar gereği tarım şehirler civarında köylerde ve surların hemen dışında yapılıyordu. Bu yerleşim hali Anadolu’ya yönelik Türk akınlarının başarısını artıran etkenlerden biri idi. Vergilere gelince, normal zamanlarda bile ağırdı. Olağanüstü zamanlarda konan vergiler Bizans tebasını bezdirmiş idi. Sivil ve asker yöneticilerin aşırı vergi alımından kaynaklanan zulümleri sebebiyle Anadolu ahalisi mevcut yönetimden memnun değildi. Bizans tebası, yaşadıkları toprağın sahibi veya mutasarrıfı olmak şöyle dursun aksine toprağa bağlı köle konumunda idi. Anadolu’nun bu durumu ahalinin, fatih Türkleri bir kurtarıcı gibi karşılamasına yardımcı olmuştur. Anadolu’nun nüfusunun azlığı, mevcut nüfusun yoksulluğu ve teşkilatsızlığı Oğuzların-Türkmenlerin az bir kuvvetle ve çok kısa bir zamanda, ciddi bir direnme ile karşılaşmadan Orta ve Batı Anadolu’yu kolayca fethetmelerine sebep olmuştur.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başlamaları burada vatan kurma bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Büyük Selçuklu sultanlarının Türkmen kitlelerini Anadolu’ya sevk etmeleri, onların akın ve yağmalarından İslâm ülkelerini korumakla, devletin genel asayişini sürdürmekle, kendilerine yeni bir vatan bulmak, böylece Bizans’a karşı kuvvet kazanmakla ilgilidir. Anadolu, Malazgirt zaferinden 8­10 yıl sonra bir baştan bir başa fethedilmiştir. Issız Anadolu Oğuzlar-Türkmenler tarafından benimsenmiştir. Adı geçenler bir daha geri dönmedikleri gibi, Türkistan ve İran’da yaşayan soydaşları tarafından sürekli takviye edilmişlerdir.

Kutalmışoğularının tarih sahnesine çıkışları, Anadolu’ya gelişleri veya gönderilişleri ile ilgili tarihi kayıtlar oldukça karışıktır. Bunlardan çıkarılan sonuca göre Kutalmışoğuları Anadolu’ya gelmiş, büyük bir Türkmen kitlesinin başına geçmiş, içlerinden Gâzi Süleyman Şah Anadolu toprakları üzerinde ilk Türk sultanlığını kurmuştur.

Eserini Türkiye Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev adına yazan Ravendî, Kutalmış oğlu Süleyman için “nesebinde ismini Kara Arslan, lakabını Gazi buldum” demektedir. Şu sözler de Ravendî’ye aittir: “Yüce Allah Arslan Yabgu neslinden bir Süleyman gönderdi ki, O’na miras kalmış hükümdarlık, tıpkı Nuşirevan Devri’ne benzer. İnsanlar, şeytan, peri, hayvan ve kuşlar Süleyman gibi, O’nun huzurunda da hizmet ve itaat kuşağını bağlayacaklar ve O’nun maiyyetindekiler cihan zapt etmekte “sabah yürüyüşü bir ay, akşam ilerleyişi bir ay” ayeti ile işaret edilen yürüyüşü meslek edineceklerdir (Ravendî, c.I, s.86). Gerçek odur ki; Türkiye Selçuklu Devleti’ne varis olan Osmanlı Türkleri, muhtemeldir ki Ankara bozgunu ve İran gaileleri olmasaydı, Atlantik sahillerine kadar varmış olacaklardı. “Süleyman Şah” diye zikredilmesi, O’nun Anadolu kale ve şehirlerini fethedip egemenliğini kurduktan sonradır. Yönetimi altındaki Türk kuvvetleri Marmara, Ege ve Akdeniz arasındaki beldelere girerek hakim olmuşlardır.

Kutalmışoğularının Anadolu’daki Faaliyetleri

Kutalmış’ın çocukları üç koldan Anadolu’nun fethine girişmişlerdir. Mansur ve Süleyman ayrı ayrı fethe çıkarken Alp Yülek ile Devlet bir gurup teşkil etmiştir. Mansur ve kumandanları, İç Batı Anadolu’da fütuhatta bulunurken, Birecik’i üs edinen Süleyman, Güneydoğu Anadolu’yu fethe çalışıyordu. Alp Yülek ile Devlet Bizans arazisinde fetihlerle meşgul oldukları sırada Suriye’den bir çağrı mektubu almışlardır. Mektubu gönderen Türkmen beylerinden Şökli’dir. Şökli, mektubunda Suriye hakimi Atsız’ın Selçuklu soyundan olmadığını, kendisine hizmette bulunmak istemediğini, buraya gelecek olurlarsa onların hizmetine gireceğini bildirmiştir. İki kardeş çağrıya uyarak Suriye’ye gitmişler ve Atsız’a karşı yapılan savaşta yenilerek esir düşmüşlerdir. Antakya çevresinde bulunan Süleyman esir kardeşlerinin iade edilmesi için büyük Sultan Melikşah nezdinde teşebbüste bulunmamış veya buna cesaret edememiştir. Antakya kuşatmasını kaldıran Süleyman Anadolu’ya geçmiş, Konya ve çevresini fethetmiştir. Aynı tarihlerde İzmit Körfezi’ne kadar ilerleyen Emir Tutak’ın ve emrindeki yüz bin kişilik kuvvetin Anadolu’da Süleyman’a katıldığı düşünülmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ