GAZİ OSMAN PAŞA VE PLEVNE’DEN MANZARALAR

GAZİ OSMAN PAŞA VE PLEVNE’DEN MANZARALAR

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın meşhur komutanlarından olan Gazi Osman Paşa, kendi ifadesiyle 1833’de Tokat’ta doğmuş, babasının İstanbul’da bulunması sebebiyle geldiği İstanbul’da bir müddet Sıbyan Mektebi’ne devam ettikten sonra Mekteb-i idadiye kaydolmuştur. Beş yıl burada ve dört sene de Mekteb-i Harbiye’de tahsil görüp 1853’te teğmen rütbesiyle diploma alan Osman Bey, Kırım sorunu dolayısıyla kurmay sınıfına ayrılarak Rumeli’ye tayin edilmiştir. Kırım Savaşı sırasında görevini çok iyi şekilde yerine getirmesi üzerine yüzbaşılığa yükseltilmiş ve 1857’de İstanbul’a dönmüştür. Burada yine Harp Akademisi’ne devam edip bir yıl sonra kolağalık rütbesine yükselmiştir.

Yurdun çeşitli yerlerinde görev yapan Osman Bey, 1864’te Suriye’de Cebeli Lübnan isyanı, ardından Girit ihtilali ve nihayet 1868 Yemen ihtilali sırasında önemli hizmetlerde bulunmuş ve rütbesi tuğgeneralliğe yükseltilmiştir. Bazı değişik görevleri üslenen Osman Paşa, 1876 Osmanlı-Sırp Savaşı’nda gösterdiği başarılarla büyük takdir toplamış ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nde de Plevne’yi savunmakla görevlendirilmiştir.

Gazi_Osman_Pasa[1]Osman Paşa harp öncesinde Garp Ordusu adı ile anılan kuvvetlere kumanda etmekte olup Vidin’de bulunmakta idi. Emrinde 25 piyade taburu, 12 süvari bölüğü, 48 sahra ve 6 dağ topundan oluşan bir kuvveti bulunan Osman Paşa, savaşa hazır olmak için askerlerine bir taraftan talim ve terbiye verirken, diğer yandan da Vidin kalesini tahkime çalışmaktaydı, işte bu sıralarda Padişah Sultan II. Abdülhamid’in Ruslara harp ilan edildiğini bildiren telgrafı gelir. Paşa, çok güvendiği ordusu, âlimleri, ileri gelenleri ve subayları bir meydana toplayarak büyük bir olgunluk ve vakar içinde Padişahın fermanını okuduktan sonra, fermanın önemi ve askerlerin vazifelerinin en hassas noktasını beyan eden kısa bir konuşma yapar. Ardından askerler arasından çıkan bir temsilci askerin, atalarının kanıyla yoğrulmuş olan vatanın bir karış toprağına bin baş telef edip düşmana ayak bastırmayacaklarını ve komutanlarının hizmetinde olduklarını ifade eden bir konuşma yapması, başta Paşa olmak üzere bütün dinleyenleri çok duygulandırmış ve maneviyatlarını kuvvetlendirmiştir.

İstanbul’dan Plevne’ye gitme emrini alan Osman Paşa, kısa bir hazırlıktan sonra emrindeki kuvvetlerle 13 Temmuz günü Vidin’den hareket etti. Ordu çok hızlı ve zorlu bir yürüyüşten sonra 17 Temmuz günü Plevne’ye ulaştı.

Büyük Balkan silsilesinin kuzeyinden çıkarak Tuna nehrine karışan ve Tuna’nın sağ yönündeki bölge arasında verimli ve mahsuldar bir arazinin ortasında bulunan Plevne, bu harbe kadar pek duyulmamış, savunma yönünden hiçbir değeri olmayan açık bir kasabadır. Bununla beraber bu harpte onun önemini artıran şey, Plevne’nin Niğbolu, Rusçuk, Filibe, Sofya ve Vidin’e giden büyük ulaşım yollarının birleştiği noktada bulunması itibariyle stratejik bir öneme sahip olmasıydı. Vidin, Şumnu, Rusçuk, Silistre ve Varna’daki Türk kuvvetlerinin bir araya toplanabilmesi ancak Plevne’nin elde tutulmasıyla mümkündü. Serdar-ı ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’nın basiretsizliği neticesinde Şıpka geçitlerinin Rusların eline geçmesi, Plevne’nin önemini bir kat daha artırmıştır.

Görevinin şuurunda olan Osman Paşa, kasabaya vardıktan sonra bir süre askerlerinin dinlendirmiş ve hemen oldukça savunmasız bir durumda olan kasabayı müstahkem bir mevki haline getirmek için hummalı bir çalışma başlatmıştır. Evvela toprak kazdırılmak suretiyle muazzam siperler yapılmış, yer altından bütün tabyalar birbirine ve karargâha telgraf hatlarıyla bağlanarak irtibatın kolay ve güvenilir bir şekilde kurulması sağlanmıştır. Mevcut doğal yapı o kadar mâhirane bir şekilde değerlendirilerek mevziler kazılmıştır ki adeta zaptı imkânsız bir Plevne vücuda getirilmiştir.

Biz bu yazımızın devamında Plevne’de vukubulan ve tarihe altın harflerle yazılan, dünya taarruz tekniğini alt-üst eden Plevne savaşlarından ziyade, kasabadaki sosyal durumdan, Osman Paşa’nın savaş sırasındaki gayretinden, Plevne ahalisi ve askerleriyle olan ilişkilerinden ve nihayet Paşa’nın dünyanın takdirini kazanması ve esaret günlerinden kesitler sunmaya çalışacağız.

Plevne005[1]

Savaşlar Sırasındaki Gayreti ve Askerleriyle Olan Muhabbeti

Savaşlarda komutanın cesaret ve gayreti, isabetli kararlar verip askerlerini yönlendirmesi, gerek askeriyle ve gerekse yerli halkla iyi ilişkiler kurması, zaferi mümkün olan en az kayıpla kazanmak yolunda sahip olması gereken önemli hususiyetlerdir, işte Osman Paşa bu vasıflara sahip nadir komutanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü o, çatışmalar sırasında, elinde kılıcı olduğu halde ordugâhı baştan başa dolaşır, hücuma geçen taburun veya müfrezenin önünde yalınkılıç savaşır, hem de Plevne kuvvetlerine kumanda ederdi. Çarpışmakta olan askerlere;

“Ey Plevne’nin şöhretli Arslanları! Şân günleridir, vatan namusunu bize inandı, cihanın gözü Plevne’ye dikildi, Düşman bütün kuvvetlerini üzerimize yığdı. Biz de Osmanlı şanını gösterelim, bizim için ölmek var dönmek yoktur. Anladınız mı ki kader şurada bulunan 60.000 merdin mezarını burada hazırladı. Mutlak Plevne bize kabristan olacak yine zalim düşman bu sevgili toprağa ayak basamayacak, işte kumandanınız ve karındaşınız olan Osman sizin önünüzde şehid olmağa gidiyor! Allah’ını seven arkamdan gelsin” diyerek onları coşturmaya, manevi duygularını artırmaya çalışırdı. Onun heybetli narasıyla yer-gök sarsılır ve ihlâsla attığı her nara ve Allah Allah haykırışları göklerde Müslümanların imdadına duacı olan meleklere kadar ulaşırdı. Onun bu ihlâslı ve kahramanca çıkışı bütün bir Plevne’nin dağlarını, istihkâmlarını adeta yerinden söker atardı.

Osman Paşa çok iyi huylu bir insan olduğu için askerlerini kendinden ve çoluk çocuğundan bin kat daha fazla severdi. Gece gündüz onlarla konuşur, neferden üst rütbeli subayına kadar herkese Gazi ve Arkadaş tabiriyle hitap ederdi. Gece, gündüz çadırına karşı düşmanın yağdırdığı ateşe rağmen çadırdan çıkar bütün tabyaları yalnızca dolaşmaya giderdi. Uğradığı her bir istihkâmda askerler tarafından Gazi Babamız geliyor diye büyük bir sevinçle karşılanır ve o da; “Selamün aleykum yâverilerim, ne yapıyorsunuz? Bakın yine ahmak düşman korkusundan kıyameti koparıyor. Müslümanlar hücum edecek zannıyla ödü kopmuş üzerimize gülle yağdırıyor, amma korkak düşman ha” diye söyleyerek askerin gönlünü alıyor, manevi güçlerini takviye ediyor, Allah’ın kendilerine yardım edeceğini imâ ederek başka istihkâmlara giderdi.

Paşa’nın tabyaları ziyareti bir yandan askerin moral gücünü kuvvetlendirmek, bir yandan da yerinde gördüğü eksiklikleri derhal ortadan kaldırmak içindi. Bu şanlı, büyük kumandan gerektiğinde hemen kaputunu sırtından çıkarır, tabya için gerekli olan hizmeti bizzat kendisi halletmeye çalışırdı.

Askerin ihtiyaçlarının giderilmesinde zorluklarla karşılaşılması durumunda askeri ümitsizliğe düşürmemek için hiç çekinmeden kendisini onlara benzetir, un çorbası ve peksimetiyle gıda ihtiyacını gidermeye gayret ederdi, ileri gelenlerden bazıları bu hususta edeple söze başlamak isteyince kendilerine;

“Hiç bir şeye ihtiyaç yoktur, bendenizin az yemek yemesi hiçbir sebebe dayanmayıp, sadece vücudumun sıhhatini sağlamak içindir. Çok yemekten rahatsız olduğumdan dolayı ancak hazmedebileceğim kadar hafif yemeklerle yetiniyorum” derdi ve onlarla birlikte yemek istediğini anlatmak için de; “bereketli olsun arslanlar, misafir alır mısınız?” diye sorar ve hemen onbaşı takımının arasına sıkışıp ümmetinin gözbebeği olan askeriyle yemeğe başlardı. Yemek sırasında hikmetli sözleri ve bir baba edasıyla söylediği kahramanlık ifadeleri askerin kalbine o derece tesir ederdi ki vatan yolunda canlarını vermek için Gazi babalarının bir emrine bin can ile feda olmak istediklerini, bunun için hazır olduklarını her halleri ile ispat ederlerdi.

Paşa’nın askerleri ile olan muhabbetin şahidi Yüzbaşı F. W. Von Herbert ile yabancı bir gazeteci, hatıralarında Paşa ile Vidin’den gelen askerlerden birkaç kişinin dahi Paşalarını terk etmediğini ve savaşın sonuna kadar sevdikleri kumandanlarına sarılarak ondan asla ayrılmadıklarını ifade ederler.

Esasında bir yabancı gazetecinin Türklerin Plevne’deki başarılarını, onların din ve vatanlarına olan sevgileri yanında, Paşalarına karşı besledikleri üstün sevgiye bağlaması herhalde yerinde bir teşhis olsa gerektir.

Osman Paşa, tarihte mutlak şerefe mazhar olan yüksek ahlâkî değerlerinden başka harbin dağların dahi dayanamayacağı kadar fazla olan masrafı esnasında, devletini çok sevdiği ve düşündüğü için rütbesinin gereği ve geçimi için zaruri olan ödeneklerden ihtiyacı nisbetinde olanlarını almış, geriye kalanını devlete terketmiştir.

Plevne004[1]

Plevne Halkı İle Olan Münasebetleri

Osman Paşa Plevne’ye ulaştığında burada yaklaşık 17.000 kadar insan yaşamakta idi. Sonradan çevreden gelen göçlerle nüfus daha da artmıştır.

Plevne ahâlisinin bu büyük kumandana karşı gösterdikleri samimi yakınlık her türlü izahın yetersiz kaldığı bir derecede olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim yabancı bir gazeteci bu konuda şunları yazar;

“Plevne’nin İslam ve Bulgar ahalisine sorulsa cümlesi Osman Paşa’nın hakkaniyet ve adalet ve şecaatini tasdik ederler. Onun Plevne’de bulunduğu sırada hiçbir fert mazlum olmamış ve kimsenin bir buğday tanesi dahi alınmamıştır. Gazi’nin insaniyetini, nezaketini Ruslar bile itiraf ederler. Hükümet konağında misafir edilen otuz kadar Rus esirine çok iyi muamele edildiğini kendileri de söylerler.”

Müdafaasız halka karşı düşmanın tavrı hiçbir kural tanımamaktadır. Nitekim Ruslar daha savaşın ilk zamanlarında halka karşı acımasızca davranmaya başlamışlar, hastane olarak kullanılan ve kızılay bayrakları çekilmiş olan binalara, Cenova Âhidnâmesi’nce dokunulmaması gerekirken, sözü edilen binaları, cami ve kiliseleri topa tutmaktan, hasta ve yaralıları öldürmekten bir an geri durmamışlardı. Savaşların şiddetle sürmesi neticesinde artan yaralı ve hastalar, Plevne’deki halkın evlerine yerleştirilerek mevcut imkânlarla tedavileri ile yakınen ilgilenilmekteydi. Her türlü emniyet ve asayiş ortadan kalktığı için insanlar tek sığınak yeri olarak ordugâh-ı hümayuna gelirler ve Osman Paşa’nın himayesine sığınırlardı.

Osman Paşa perişanlık içindeki ahâliyi kendi kardeşleri ve yaverleri gibi kanadının altına alıp onları korurdu. Düşmanın her türlü ateşinden muhafazaya çalışır, o çaresiz insanların her türlü üzüntülerini giderirdi.

O büyük kumandan, muzaffer kılıcını hiçbir zaman elinden bırakmaz, zaman zaman istihkâmlara geçer, orada çarpışır ve müthiş bir mücadele ile düşmana karşı koymaya çalışan pençesi kanlı kahramanlara teşci ve teşvik eyler, bazen da çadır ve kulübeler içinde yerleştirmiş olduğu aileler yanına koşup;

“Korkmayın hemşeriler! Allah düşmanı yine perişan etti, nusret bizimdir. Şurada elli-altmış bin dindaşınız var onların ve en-nihayet benim vücudum parçalanmadıkça bir tüyünüze halel gelmez. Resul-i ekrem efendimiz bizimle beraberdir” ifadesiyle mazlumların gönlünü ihya etmeğe çalışır, dizlerine kadar çamurlara batmış olduğu halde, kendisine Allah’ın bir vediası ve Padişahın özel emaneti olarak kabul ettiği beldenin insanlarını çamurlar içerisinden çıkarır çadırlara yerleştirir, onlar için gerekli olan yaşama şartlarını gerçekleştirmeye uğraşır ve bu elim manzara karşısında gizli gizli ağlardı.

Onun ahâliye karşı bu duyarlılığı insanlar arasında yankı bulmuş ve herkes ve hatta çocuklar bile onun adını dillerinde tekrar eder olmuşlardı. Bu çocuklar şehir içine bir gülle düştüğünde veya istihkâmatta bir tüfek ateşi gördüklerinde, bütün samimiyetleri ile “Gazi babamız yine cenk ediyor, Allah sen imdadına yetiş” diye bülbül dilleriyle ona muzaffer olması için dua ederlerdi. Herkes büyük bir olgunlukla onun selamına durur pencerelere koşar;

“Ey Plevne arslanı! Allah kılıncını keskin etsin, düşmanın kahr olsun. Sende bu sebat ve bu kahramanlık var iken biz de düşmandan zerre kadar korkmayız. Cümlemiz asker ve hepimiz şehadete aşığız. Bin yaşa gazi pederimiz” nidalarıyla hem kendileri ağlar, hem de Osman Paşa’ya gözyaşı döktürürler idi.

Herbert’in Plevne’nin idaresi hususunda Türk tarafının gösterdiği adilâne muamele hakkında yazdıkları oldukça anlamlıdır; “Osmanlı ordusu ve idaresinin içinde bulunduğu sefalet ve kıtlığa rağmen kasabadaki sivil idare, barış zamanında olduğu gibi son güne kadar vazifesini liyakatle ifâya devam etmiş, hangi dinden olurlarsa olsunlar, bütün halkın can ve malları daima himaye edilmiştir. Mahkemeler daima açık kalmış ve adalet hükümleri şiddetle ve tam tarafsızlıkla tatbik olunmuştu. Bu hususta şehrin askerî olduğu kadar mülkî başı da olan müşir Osman Paşa’nın ve Plevne valisi Hüseyin Bey’in hareketlerini met etmeğe kelimeler kâfi gelmez. Muhasara ve kıtlık içinde bulunan, içinde iki milliyete ve biribirine zıd iki dine mensup insanlar oturan Plevne’de muhasaranın yedi haftasında ne bir yağma, ne bir tecavüz hareketi görülmemiştir”.

Yabancı bir gazeteci de, Türk ordusunun huruç harekâtı düzenleyeceği günlerde insanların elinde erzak ve atlar için de ne saman ne de arpa kaldığını, bununla beraber insan haklarına azami değer veren Osman Paşa’nın Bulgarların evlerinde sakladıkları erzak ve eşyayı zaptetmek gibi bir harekete girişmediğini sitayişle anlatmıştır.

Osman Paşa, samimi bir inanç sahibi olduğu için halkı ve askerleri zararlı içeceklerden de korumaya çalışmıştır. Bunun için Plevne’de işreti yasak etmiş, müskiratı bedelini ödemek ve satanları ikna etmek suretiyle sahiplerinden satın alarak, ilgililer tarafından boş yerlere döktürmüş ve böylece işret ortamını ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Yanındakilere ise;

“İçkinin insan için ne derece zararlı olduğu bilinen bir gerçektir. Özellikle akıl ve hikmet dini olan İslâmiyet bunu bize yasak etmiştir. Mücahitlere aşk ve şevk verecek güç ancak tek Allah’a olan inanç ve güvendir. Savaş içinde bulunan İslam ülkesinde içki neye lâzım?. Biz o musibetin bir damlasını ağzımıza koymayız. Fakat düşmanımıza arslanlar ve yerinden oynamış dağlar gibi hücum ederiz, işte içkiyi heyecan ve gayret bilenlerin halini karşımızda görüyoruz. Hiç olmazsa o bedbahtlardan ibret alalım” diyerek işretin zararlarını anlatmaya çalışırdı. Paşa, böylece işret hakkında ortaya koyduğu fikirleri ile ahâlinin daha düzenli ve tertipli olmasını sağlamıştır.

Plevne003[1]

Zaferler Karşısındaki Tevazusu

Oldukça dindar ve tevazu sahibi olan Osman Paşa, kazandığı zaferlerden hiçbir zaman kibirlenmemiş, daima temkinli ve ağır başlı davranmaya gayret etmiştir. Nitekim askerlerine zafer kazandıkları zaman neler söylenmesi icap ettiğini bildirmiş, düşmana karşı Yuha borusu çaldırmamıştır. Bir defasında Yuha çağıranlara şunları söylemiştir;

“Evlatlar, bizim vazifemiz âdil ve yardımcı olan Cenab-ı hakka şükür etmektir. Düşmanımızı mağlup eden kuvvet Allah’ın adalet kılıcıdır. Yuha çağırmak mağlub ve zelil olan düşmana mağrurca bir hareket demek olup bu ise âli cenap olan Müslüman askerlerinin şanına yakışmayacağından bundan sonra her hücumda Allah Allah ve her zafer ve takipte Elhamdülillah naralarıyla dilimizi süsleyelim”.

Muharebe esnasında çok büyük başarıları gerçekleştiren Paşa, bunları ifade etmek sözkonusu olduğunda kesinlikle mübalağaya kaçmaz, çok sade ve herkesçe kolay anlaşılır bir dille başarıları ifade eder, asla kendisine bir övünme payı ayırmaz, bütün bu başarıların Allah’ın bir lütfü olarak, bir takdir-i İlâhi olarak verildiğinden söz ederdi. Böylece hem ülkemizde ve hem de dışımızda yani Avrupa’da mevcut olan kendini tanıtma, zaferden kendisi için büyük paylar çıkarma gibi anlayışa iltifat etmeyecek kadar yüksek yaradılışlı ve tevazu sahibi olduğunu göstermiş olurdu. Zafer telgraflarının pek sade bir şekilde yazıldığını Plevne Savaşları gibi savaşları dile getiren telgrafların diğer harp telgrafları gibi çok gösterişli ve süslü bir ifade tarzıyla verilmiş olmasının münasip olacağına dair bahis açanlara;

“Ben vatana olan borcumu ve devlet ve padişahımdan sınırsız ve karşılıksız yediğim ekmeğin hakkını ödemeye çalışıyorum. Ben ne yaptım ve ne yapabilmeğe muktedirim ki sırf Allah’ın muvaffak etmesi ve peygamberimizin ruhanî yardımı olan galibiyetleri birtakım yaldızlı sözlerle hâşâ zâtıma isnad edeyim? Ben bir âciz kulum, hiçbir şey yapmağa kâdir değilim. Hâkim ve fa’âl ancak Allah’dır” cevabını verirdi. Böylece kazanılan zaferlerden kendisi için bir pay çıkarma sevdalılarına benzemez, her şeyi Allah’tan bilen tevazu sahibi büyük bir insan olduğunu gösterirdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 3 YORUM
  1. Oya Girgin dedi ki:

    Sultanin iki kizi pasanin iki oglu ile evlenmis…

  2. Oya Girgin dedi ki:

    Hanimefendi,Sizin yazdiklarinizi okuduktan sonracok,ama cok uzuldum.Ben Plevnede yasiyorum ve Osman Pasa bizim atamizdir.Sizin bu sozleriniz sadece ona degil,ona inanlara,butun sehrimize ve de tarihe buyuk bir saygisizliktir.Bizim sehirdeki en buyuk ve en mesur sehir Panoramadir.Onun icinde bulgaristan gorevliler calisiyor ve pasadan hormet ile bahs ediyor.Plevne uc yerden sarilinca,bizim orda kis zamani kistirilmis ve kacis yer zaten yokmus.Ondan once zaten Sofya yoluna cikmislarmis.Osman Pasamiz ayagindan vurulmus ve ozaman teslim etmis kendini.Silahini da teslim etmis,fakat dusmanin saygisi ona okadar buyukmus rakip olarak,ki ertesi gun daha silahi ona geri verilmis.Dusmani saygisinigostermis….Pasamiz Istanbula dondukten sora Turkiye savunma bakani olmus.Iki oglu da Abdulhamid Sultani ile evlendirilmis….Sultanimiz da saygi duymus pasamiza….Siz tarihiniz ile gurur duyacaginiza,elestirin tabi…isiniz yoktur.Sizden ve bu sozlerinizde utaniyorum….Sarkilar soylenecek tabi,ve onlari hic unutmayacagiz.Cesurlarin hareketleri her zaman odullenecektir…Isiklar icinde yat,pasam…mekanin cennettir,eminim…Biz seninle nefes aldigimiz surece gurur duyacagiz!!!

  3. Füsun Çağırgan dedi ki:

    Gazi Osman Paşaya fazla değer verildiği kanaatindeyim. Şöyle ki;
    * Ruslar Tuna nehrini geçerken ne yapıldığını öğrenemedim. Bildiğim bu büyük (!) komutan sadece seyretmiş. Açıklarsanız sevinirim.
    * 60.000 silahlı asker, az sayı değil, neden teslim oldu?
    Fatih İstanbul’u kuşattığında gelen yardım askerleri ile birlikte İstanbulda kadın, çocuk, yaşlı, asker sayısı 60.000 bindi, savaşçı sayısı sadece 17.000 di. oysa Fatihin ordusu 270.000 bindi.
    Plevne’de kalede 60.000 asker kuşatma yapanlar 160.000 kaleyi koruyabilecekleri alenen görülüyor.
    Teslim olan Osman paşanın silahı alınmıyor ama askerleri büyük eziyet görüyor, açlık ve eziyetten ölenlerin cesetleri İngiliz tarlalarına gübre olmak üzere satılıyor. Kısaca 60.000 asker şerefi ile şehit olabilecekken, güya kahraman paşa tarafından niyaziliğe terf ettiriliyor.
    Teslim olunmayıp 60.000 şehit verilseydi daha şerefli olunacaktı.
    Tuna nehrini geçen Rusları bedavaya seyrettiğine inanamıyorum. Benim gözümde haindir. Çünkü nehir geçişleri orduların en zayıf olduğu zamanlar, müdahale etseydi Rus ordusunun sayısını kendi sayısına denk getirerek kaleyi kurtarırdık.
    Tarihimizde onca şerefli asker varken neden bu paşaya şarkı, türkü yakılır, işte bu da mide bulandırıcı durum.

BİR YORUM YAZ