FETRET DÖNEMİ VE SONUÇLARI

FETRET DÖNEMİ VE SONUÇLARI

Anadolu Selçuklu Devleti’nin İlhanlılar adı verilen İran Moğollarına[1] karşı kaybettiği, 1243 Kösedağ Savaşı sonrası Anadolu’da bir kargaşa dönemi yaşanmıştır. Anadolu, beylikler dönemi adı verilen küçük siyasi teşekküller ülkesi haline gelmiştir. Tevâif-i Mülûk da denilen bu siyasi teşekküllerden bir tanesi de Osmanlı Beyliği idi. Bulundukları coğrafi mevkilerinin sağladığı avantaj ve takip etmiş oldukları akıllı siyasetle, giderek merkezi devlet anlayışını benimseyen Osmanlı Beyliği kısa zamanda büyük bir devlet haline geldi. Kuruluşundan yaklaşık yüz yıl sonra Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlılar, siyasi parçalanma içerisinde olan Anadolu’yu yeniden bir bütün haline getirmeyi başarmıştır. Osmanlılar, Anadolu’da bu bütünleşmeyi sağladığı 1300’lü yılların sonlarında merkezi Semerkant olan, hükümdarlığını Timur’un yaptığı ve kendi adını taşıyan Timur Devleti büyük bir güç olarak ortaya çıktı.[2] Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da uygulamaya başladığı yeni Osmanlı rejimi muhaliflerini de beraberinde getirdi.

Bu yıllarda hükümdarlığını Yıldırım Bayezid’in yapmış olduğu Osmanlı Devleti, Timur’un büyük devlet veya “ulu hakanlığının önünde aşılması gereken bir engel durumuna gelmişti. Osmanlı Devleti, Türklerin eski hayat tarzı olan (göçebe) konar-göçerliği[3] büyük ölçüde terk ederek yerleşik bir devlet haline gelmeye başlamış idi. Timur Devleti ise bozkır imparatorluk geleneğini pek çok unsurlarıyla ağırlıklı olarak devam ettiren bir siyasi teşekkül konumunda idi. Bu iki hükümdarın devletlerini bir cihan devleti yapma anlayışları 28 Temmuz 1402’de onları karşı karşıya getirdi. Bu karşılaşma aynı zamanda yerleşik devlet anlayışı ve ordu yapısı ile bozkır (göçebe!) devlet anlayışı ve ordu yapısının karşılaşması oldu. Ankara’nın Çubuk Ovası’nda karşılaşan bu iki güçten, Orta Asya geleneklerini sürdüren bozkır (göçebe) devlet anlayışı ve ordu yapısına sahip olan Timur galip çıktı.

Muharebeye beş oğlu ve devlet erkânıyla katılan Yıldırım Bayezid iki oğlu ile birlikte Timur’a esir düştü. Savaş henüz sonuçlanmadan muharebe meydanını terk eden Yıldırım Bayezid’in üç oğlu (Süleyman, İsa, Mehmed Çelebiler) babalarının Timur’a esir düşmesi üzerine Osmanlı Devleti’nin bu savaşa kadar hakim olduğu çeşitli yerlerde Timur’un yüksek hakimiyetini tanıyarak hükümdarlıklarını ilan ettiler. Bir süre Anadolu’da kalan Timur’un bölgeden çekilmesinden sonra da kendi aralarında taht mücadelesine giriştiler. Yıldırım Bayezid ile Timur arasında vuku bulan bu savaş Osmanlılarda Fetret Dönemi, Fasıla-i Saltanat Dönemi veya Hükümetsizlik Dönemi diye tabir olunan bir dönemin başlamasına ve yaklaşık 20 yıl süren bir kargaşa dönemi yaşanmasına sebebiyet vermiştir. İşte yaklaşık 20 yıl süren bu dönem incelendiğinde çok önemli sonuçların ortaya çıktığını görüyoruz.

Osmanlıların henüz kuruluş safhasını tam manâsıyla tamamlamadan böyle bir vaziyetle karşılaşmaları istikballeri için çok faydalı olmuştur. Yazının devamında, XV. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’ni parçalanmanın eşiğine getiren fetret dönemi, Osmanlı Devleti’nin ileriki yıllarında devlet tecrübesi açısından ve daha geniş manada devlet anlayışı bakımından ne gibi faydalar sağlamıştır ve bu dönemin özellikleri nelerdir, sorularının cevabı aranacak ve sonuçlar tahlil edilecektir.

  1. Fetret Dönemi, Ankara Savaşı mağlubiyeti sonrası Yıldırım Bâyezid’in oğulları arasında yaşanan taht mücadeleleri dönemi midir yoksa, özellikle I. Murad döneminden başlamak üzere, Yıldırım Bâyezid döneminde daha da artarak devam eden, devletin birçok alanındaki yeniden yapılanma/restoration anlayışına karşı yapılmış bir mücadeleler dönemi midir?
  2. Fetret Dönemi ne zaman başlamış, ne zaman sona ermiştir?

Fetret Dönemi’nin mahiyetini anlayabilmek için, 1402 Ankara Savaşı öncesi Osmanlı Devleti’nin içtimai, siyasi ve askeri bünyesi göz önüne alındığında, Fetret Dönemi’nde yaşanan mücadelelerin temelinin burada yatmakta olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlılarda böyle bir dönemin er ya da geç yaşanacağının kuvvetli belirtileri mevcuttu. Ankara Savaşı mağlubiyeti ise derinleşip yoğunlaşan bu belirtilerin tezahürünün çabuklaşmasına vesile olmuştur.

1- Osmanlıların 1402’ye kadar son 25 yıl içerisinde, Anadolu Türkmen Beylikleri açısından takip ettikleri yeni siyasi anlayış, Fetret Dönemi’ndeki mücadelelerin temel sebeplerinden birisidir.

XIII. asrın sonlarında Batı Anadolu’da ortaya çıkan Türkmenbeyliklerinin durumları birbirlerinden çok farklı değildi. Osmanlıların da içinde bulunduğu bu Türkmen beylikleri, Anadolu Selçukluları zamanında uçlarda (ucât) ele geçirmiş oldukları kılıç hakkı topraklarında bağımsızlıklarını ilan eden birer küçük beylikten ibaretti. Bu tevâif-i mülûk ya da parçalanmış siyasi teşekküller,[4] Moğolların baskısı sonucu, Orta ve Doğu Anadolu’daki yaylaklarını kaybetmeleri neticesinde, onların önünden çekilerek Batı Anadolu’ya gelip yerleşmiş olan Türkmen cemaatlere dayanıyordu.[5] Bu tevâif-i mülûk içerisinde başlangıçta kimsenin dikkatini çekmeyen, Kastamonu uç bölgesinde bulunan Osmanlılar, bulundukları yörenin fiziki ve sosyal yapısının sağladığı avantajları iyi kullanarak, yaptıkları faaliyetlerle kısa sürede topraklarını genişleterek önemli bir güç olarak ortaya çıkmaya başlamışlardır. 1326’da Orhan Bey tarafından Bursa’nın alınışı, bir taraftan Marmara sahillerine ve Gelibolu yarımadasına uzanma yolunda önemli bir avantaj teşkil ederken diğer taraftan, yakın çevrelerinden başlamak üzere civardaki Türkmen beyliklerine karşı yeni bir siyasi anlayışın şekillenmesine yol açmıştır. Bir başka ifadeyle, Türkmen beyliklerinin kademe kademe ilhâk süreçleri başlamıştır. Prof. Dr. Feridun Emecen’in ifadesi ile; Osmanlıların izlediği bu beylikler siyaseti, yeni bir anlayışa, Osmanlılaşmanın teşekkülüne, mesned olmuştur.[6]

Orhan Bey, 1335’ten başlayarak yaklaşık on beş yıl içerisinde takip ettiği ince bir politikayla Karasioğulları Beyliği’nin ilhakını tamamlamıştır. Ancak bir hanedanın kılıç hakkı yoluyla meşru surette malı olan toprakların ilhakı, cihad ve gaza işi ile izahı pek mümkün gözükmüyor ve izah için başka faktörlerin de rol oynadığı dikkati çekmektedir.[7] Türkmen beylikleri üzerindeki bu yeni siyasi anlayış ile Osmanlılaşma süreci başlamış demekti. Yani Anadolu’da yeni Osmanlı Rejimi’nin önemli adımları atılmıştır. Bu da Osmanlı ailesinin hükümranlığında, merkezi devlet anlayışıyla, yeni bir rejim biçimidir. Anadolu’daki bu ilk bütünleşme hareketinin, beyliklerin tabanında ne gibi tepkilere yol açtığı hususunda kaynaklarda herhangi bir bilgi bulunmuyorsa da, beyliklerin tabanlarının birbirlerinden çok farklı olmadıkları düşünüldüğünde, bu hadisenin tabanda önemli bir muhalefete yol açmadığı söylenebilir.

1352’den itibaren Rumeli’ye geçen Osmanlılar burada kazandıkları muvaffakiyetlerle diğer Türkmen beyliklerini kat kat geçmişler, Anadolu’daki Türkmen ahalinin büyük teveccühünü kazanmışlardır. Orta ve Batı Anadolu’da değişik zümrelere mensup pek çok nüfus, bilhassa göçebeler, Osmanlı topraklarındaki refahlı hayat ve fetihlerin verdiği dini/milli (gaza)[8] heyecanın etkisiyle, bu topraklara gelerek Osmanlı askeri kadrolarında hizmete koşuyorlardı.[9] Bu da aynı zamanda Anadolu’da bulunan göçebe ahalinin Osmanlı sınırlarına girmesiyle yerleşik hayata geçişinde çok önemli bir hadise idi. Merkezi devlet anlayışı da zaten bunu gerekli kılıyordu. XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rumeli’de de elde ettikleri muvaffakiyetlerle daha da güçlenen Osmanlılar, Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın, Anadolu’daki topraklarını birleştirerek kendi uç hükümetlerini, Anadolu’da hâkim bir hükümet şekline getirme teşebbüsüne giriştiler.[10]

I. Murad bunu gerçekleştirmeye çalışırken asla zorbalığa başvurmuyor, karşısına çıkan fırsatları gelecek namına çok iyi kullanıyordu. Osmanlıların Anadolu’da gittikçe güçlendiğini gören Türkmen beyliklerinden, Germiyanoğullarının cihaz yoluyla, Hamidoğulları’nın ise satu-bazâr yoluyla Osmanlılara toprak vermeleri bir keyfiyet değil, gelişen hadiseler doğrultusunda zorunluluktan ileri geliyordu.

1389 Kosova Savaşı öncesi I. Murad Batı Anadolu Türkmen beyliklerini vassalı haline getirmeyi başararak, Anadolu siyasi birliğini sağlama yolunda çok mühim başarılar elde etti. Vassalı haline getirdiği Türkmen beyliklerinin hanedân ailelerine, geçimlerini çok rahatlıkla sağlayabilecekleri yerler tahsis ederek, onları kendi topraklarında bıraktı. Böylece bu Türkmen beyler de tam yerleşik bir duruma getirilmesi amaçlanıyordu ki, merkezi devlete doğru gidişin en açık göstergelerinden birisi de budur diyebiliyoruz. Bu hadise de Anadolu’da tevâif-i mülûktan Osmanlılaşmaya geçiş için büyük bir hız kazandırmıştır. Yıldırım Bâyezid’in Kosova Savaşı sonrası hükümdârlığa geçişi ise Anadolu’nun siyasi birliğinin tam manasıyla gerçekleştirilmesi hususunda bir dönüm noktasını teşkil etti. I. Bâyezid fiilen Osmanlılara geçmiş olan Anadolu hükümdârlık hakkını, resmen ve fiziken de herkese tanıtmaya niyet ederek, 1390-1391 yıllarında vassalları halinde gelmiş olan Anadolu Türkmen beyliklerini, tamamen ortadan kaldırma hareketine girişmiştir. Bunu gerçekleştirirken de, babası zamanındaki siyaseti biraz daha sertleştirmiş, genellikle yaptığı seferlerde ordusunda ağırlıklı olarak Hıristiyan unsurlardan sağladığı kuvvetleri kullanmıştır. Hatta bu hareketini Müslüman ahaliye meşru gösterebilmek gayesiyle İslam dünyasının halifesinden sultanü-r-rûm unvanını istemiş ve de almıştır.[11] Yıldırım Bayezid’in bu hareketi, gaza ve cihad ile izahı pek mümkün gözükmeyen, Anadolu’da hakim hale getirilmeye çalışılan yeni Osmanlı rejimini dini açıdan meşru hale getirmeyi de amaçlıyordu. I. Bayezid’in bu siyaseti, Türkmen beylikleri hanedân ailelerinin kendi başına bey durumlarını kaybetmeleri sonucunu doğurduğu için, onlar tarafından mukavemetle karşılanmıştır.[12] Ancak bu Türkmen beyliklerinin hanedan aileleri mukavemet edecek güç de bulamayınca çeşitli yollarla Anadolu’yu terk ederek, Osmanlılara karşı koyabilecek, en az onlar kadar güçlü siyasi teşekküller aramaya çıkmışlardır. Bu yıllarda Timur, güçlü bir şekilde Anadolu’nun doğusunda ortaya çıktığı için onu bulmuşlardır. Bu güç Timur değil başka bir güç de olabilirdi.[13] Bu durumun bir başka ifadesi de, Türkmen beylikleri hanedan mensuplarının yeni Osmanlı Anadolu siyasal rejimini, yani tevâif-i mülûktan büyük bir siyasi kuruluş haline dönüşmesini, merkezi ve yerleşik Anadolu rejimini istemedikleri anlamına gelmektedir.[14] Ancak tabanı oluşturan halkın büyük bir kısmının, (daha sonraları aşiretlerin iskânında büyük sıkıntılar yaşayacak olmasına rağmen) küçük hükümetçikler halinde devam etmekte olan beylikler rejiminden kurtulmak istediği, Osmanlı topraklarına teveccühlerinden açık olarak anlaşılmaktaydı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ