FETİHTEN SONRA İSTANBUL’DA TİCARET YAPILARININ GELİŞİMİ

FETİHTEN SONRA İSTANBUL’DA TİCARET YAPILARININ GELİŞİMİ

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, büyük ölçüde harap durumda olan şehirde çalışmalara başlamış ve ilk iş olarak şehre Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerden oluşan yeni bir nüfus getirtmiştir. Bu gruptan Türkleri, Aksaray ve Beyazıt çevresiyle, Fatih Külliyesi ve Haliç yamaçlarına, Ermenileri Samatya’ya, Rumları da Marmara sahiline ve Galata’ya yerleştirmiştir.İlk defa sur dışında yerleşimin görüldüğü şehirde, daha sonra imar çalışmalarına başlanmıştır. Bütün zamanlarda şehrin doğal limanı ve ticaretin merkezi olan Haliç ve yamaçları, fetihten sonra da bu özelliğini devam ettirmiştir. Fatih’in inşa ettirdiği bedestenlerle şehrin ana çarşısı, bu bölgede oluşmuş, bedestenlerin çevresine yapılan dükkanlar ve hanlarla da ticaret alanı Haliç kıyılarına kadar inmiştir. Kıyı boyunca uzanan Unkapanı, Odunpazarı, Balıkpazarı gibi depolama yerleri, Bizans döneminde olduğu gibi Fatih döneminde de varlıklarını sürdürmüşlerdir.[1]

Öteden beri Avrupa ile ticaretin merkezi durumunda olan Galata, fetihten sonra daha hareketli ve zengin bir ticaret bölgesi haline gelmiştir. Ceneviz döneminde limanı ve esas pazar yeri, Yağkapanı Kapısı ile Balıkpazarı Kapısı arasında olan Galata’da, Osmanlı döneminde de aynı bölge kullanılmıştır. Ticaret mallarının tartılıp gümrük alındığı kapanların bulunduğu bölgede, Osmanlı döneminde bedesten ve hanlar inşa ettirilerek bölgenin ticari özelliği devam ettirilmiştir.[2]

XVII. yüzyılda şehrin ticaret bölgesi, Unkapanı-Sirkeci arasında gelişmiştir. Haliç iskeleleri, birbirinden farklı malların kabulü için görevlendirilmiştir. Deniz gümrüğü ise Eminönü’nde bulunmaktadır. Bizans devri deniz yoluna ilaveten İstanbul, kara yolu ile de beslenmeye başlamıştır. Edirnekapı ve Topkapı, Trakya’dan gelen malların giriş yerleridir. Kara gümrüğü ise bugünkü Karagümrük semtinde bulunmaktadır.

XVIII. yüzyılda, şehir nüfusunun artması ve yeni mahallelerin oluşmasıyla ticaret bölgeleri, Beyazıt’tan Aksaray’a ve Saraçhane’ye kadar uzanarak, Fatih’in kurduğu çarşı kompleksiyle birleşmiştir. Ticaret yapıları, bu bölgede özellikle Eminönü-Beyazıt arasında kurulmuştur. Bu dönemde doğudan gelen kara yolunun bitiş noktası olan Üsküdar ise, bir depolama ve ticaret bölgesi şeklinde gelişmiştir.[3]

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda şehircilik çalışmaları önem kazanmış, ticaret bölgeleri ve yapılarında ise fazla bir değişiklik olmamıştır.

Fetihten sonra İstanbul’daki başlıca ticaret yapılarını Bedestenler, Kapalıçarşı, Arastalar ve Hanlar olarak dört ana grupta toplayabiliriz.

İstanbul’da ticaret yapıları arasında ilk grubu bedestenler oluşturmaktadır. Bez satanların yeri veya bez satılan yer anlamında kullanılan bedesten, Bezistan veya Bezzazistan kelimelerinden gelmektedir. Önceleri bez satılmak üzere yapılan, sonraları antika ve değerli eşya satışına tahsis edilen bedestenler, üzerleri kubbelerle örtülü, dört tarafı demir kapılı, taştan ve muhafazalı yapılardı. Bedestenlerde mahzen denilen odalardaki kasa ve dolaplarda, belli bir kira karşılığında, para ve kıymetli eşyalar muhafaza edilirdi.

İlk olarak inşa edilen ve çarşının ana çekirdeğini oluşturan yapı, İç Bedesten, Büyük Bedesten ve Cevahir Bedesteni olarak da anılan Eski Bedesten’dir. İlk yapıldığında Yeni Bedesten olarak adlandırılan yapı, Sandal Bedesteni yapıldıktan sonra Eski Bedesten ismini almış, Sandal Bedesteni ise Yeni Bedesten olarak anılmıştır.

Bedestenin Kuyumcular Caddesi’ne açılan kapısı üzerindeki taş kartal arması yüzünden yapının Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmadığı, aslında bir Bizans eseri olduğu görüşünü savunanlar olmuştur. Hammer, Osman Nuri Ergin, Zeki Pakalın ve Celal Esad Arseven bu şekilde düşünenlerdir. Bu görüşün tamamen yanlış olduğunu ispatlayan kişi ise; Ekrem Hakkı Ayverdi’dir. Ekrem Hakkı Ayverdi, Bizans’ta binaların içinde arma olmadığını, Türklerin kuş figürünü sevdikleri için yapıda süs unsuru olarak kullandıklarını, ayrıca bu figürün basık kemerli bir Osmanlı kapısı üzerinde bulunduğunu söylemektedir. Fatih’in vakfiyesini de tam olarak okuyan Ayverdi, yapının tamamen Osmanlı tarzında olduğunu da, kendisinden önce yapılmış olan Bursa Yıldırım ve Edirne Çelebi Bedestenleri ile olan benzerliklerini göstererek ispat etmektedir.[4] Bunun haricinde Fatih’in vakfiyesinde kullanılan “Darü’l-Bezaziye el-cedideti’l-marufi” cümlesi ve özellikle yeni anlamına gelen cedid kelimesi, yapının eskiden kalma olmayıp yeni yapıldığını da açıkça göstermektedir.[5] Fatih Devri tarihçilerinden Tursun Bey, fetihten sonra Fatih’in şehirde yaptırdıklarını anlatırken; “ …ali bezzazistan ve çarşılar ve bazargahlar ve ayende vü revende için vasi’ karvansaraylar yaptırttı” ifadesini kullanmıştır.[6] Bizanslı Kritovulos, “Şehrin vasatında ve hemen sarayın kurbünde surlarla tahkiye ve tanzim ve dahilen güzel ve şeffaf taşlarla vakfı tezyin edilmiş bir çarşı-i kebir vücuda getirildi” demektedir.[7] Ünlü tarihçi Evliya Çelebi ise, Seyahatname’sinde “Eski Bedesten, İstanbul’un kalabalık ve seçme yerinde, Osmanoğulları’nın büyük hazinesidir ki, güya kahkaha kalesidir. Bütün sefere gidenlerin, vezirlerin ve ayanın malları buradadır ki, yer altında nice yüz demir kapılı mahzenleri vardır. 857 (1453) senesinde Fatih Sultan Mehmed tarafından yapılmıştır” şeklinde bahsetmektedir.[8]

Bütün bu bilgilerden, İstanbul Kapalıçarşı’nın temelini oluşturan Eski Bedesten’in Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde yapıldığı ve tamamen Türk eseri olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

1336 m2 yüzölçümüne sahip olan yapıyı, 8 fil ayağı üzerine oturan 15 kubbe ve fil ayaklar üzerine gelen tonozlar örtmektedir. Kubbelerin hemen hemen eşit büyüklükte olduğu yapıda, kubbe kasnakları sekizgen ve masiftir. Tek katlı olarak düzenlenmiş binada, malzeme olarak duvarlarda moloz taş, kubbe ve tonozlarda tuğla kullanılmıştır. Fil ayaklar ise kesme taştan yapılmıştır.

Bedestene dört yönden birer kapıyla girilir. Mermerden yapılmış basık kemerli kapıların üzerinde, içten ve dıştan iki merkezli sivri hafifletme kemerleri vardır. Kapılardan kuzeydeki Sahaflar, güneydeki ise Takkeciler Kapısı olarak adlandırılır. Doğudaki Kuyumcular, batıdaki ise Zenneciler Kapısı’dır.

Aydınlatmada gün ışığından faydalanılan yapının güvenlik sebebiyle kubbe ve duvarlarının alt bölümlerinde pencere yoktur. Pencereler duvarların üst bölümlerindedir ve her kemere bir pencere gelecek şekilde yerleştirilmişlerdir. İçeriden düz, dışarıdan sivri kemerli pencereleri açmak için yapıyı dört yönden dolaşan ahşap bir gezinti yeri yapılmıştır.

Yapıda, iç duvarlara bitişik olarak düzenlenmiş, sivri kemerli kapılarla girilen ve “mahzen” olarak adlandırılan 44 adet dükkan bulunur. Kıymetli malların saklandığı mahzenlerin aydınlatma sistemleri yoktur. Havalandırma ise tonozların ortasına açılan deliklerle sağlanmıştır. Zamanla bu mahzenler, yeni yapılan dükkanların arkasında kalmış ve iç mahzen özelliği kazanmışlardır. Ayrıca yapının dışı da düzensiz şekilde yapılmış dükkan sıraları ile çevrelenmiştir.

Kapalıçarşı’nın çekirdeğini oluşturan diğer yapı ise Sandal Bedesteni’dir. Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen yapı, bir yolu pamuk, bir yolu ipekle dokunan ve “sandal” denilen bir tür kumaşın satışına tahsis edildiğinden dolayı bu ismi almıştır. Ayrıca Bedestan-ı Cedid, Yeni Bedesten ve Küçük Bedesten isimleriyle de anılmaktadır.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde yapıdan “Bu da Fatih Sultan Mehmed’in eseridir. Eski Bedestene yüz adım kadar yakındır. Bunun da şekli Eski Bedesten gibidir. …Ama burada Eski Bedestende olduğu gibi kıymetli cevahir gibi şeyler satılmaz. Hep ipeğe ait kıymetli eşyalar satılır” diye bahseder.[9]

Planı ve yapım tekniği bakımından Eski Bedesten’e çok benzeyen yapı, boyut itibarıyla daha küçüktür. 1280 m2’lik yüzölçümüne sahip olan yapı, 12 fil ayağı ve 1.30 m. kalınlığında dört duvar üzerine oturan 20 kubbe ile örtülmüştür. Eşit büyüklükteki kubbelerin kasnakları masiftir.

İnşa malzemesi bakımından da Eski Bedesten’e çok benzeyen yapıda, duvarlarda moloz taş, kubbelerde tuğla, fil ayaklarda ise kesme taş kullanılmıştır.

Dört yönden birer kapı ile girilen yapının zamanla, kuzeydeki Zanaatçılar Kapısı ile güneydeki Çadırcılar Kapısı iptal edilerek yerlerine kömürlük ve tuvalet yapılmıştır. Günümüzde ise doğudaki Telciler Kapısı ile batıdaki Hakkaklar Kapısı’ndan binaya giriş sağlanmaktadır.

Aydınlatmanın gün ışığından sağlandığı yapıda pencereler Eski Bedesten’de olduğu gibi duvarların üst bölümlerinde ve tuğladan hafif basık sivri kemerli şekilde yapılmışlardır.

Bedesten, içeriden ve dışarıdan pek muntazam olmayan dükkan sıralarıyla çevrilmiştir. Eski Bedesten’den en büyük farkı ise, mahzen bölümlerinin olmayışıdır.

Sandal Bedesteni, XIX. yüzyılın ortasında Osmanlı İmparatorluğu gümrük indirimleri ile Avrupa endüstrisine teslim edilirken, yerli dokumacılığın çöküşüne paralel olarak yoksullaşmış, 1912’den itibaren esnaf düzenin kaldırılması ile çökmüş ve 1914’te Belediyece satın alınıp ya da kamulaştırılıp, müzayede yeri haline konulmuştur.[10] Günümüzde ise bedesten her çeşit malın satıldığı bir yer olarak varlığını sürdürmektedir. Eski ve Sandal Bedestenleri’nden sonra İstanbul’da inşa edilen üçüncü bedesten, Galata’da Perşembe Pazarı Caddesi üzerinde bulunan Galata Bedesteni’dir. Hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı tam olarak tespit edilemeyen bedestenin, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı düşünülmüştür. Oysa ki; Fatih’in vakfiyesinde Galata’daki Vakıflar, özel bir başlık altında yerleri de gösterilmek suretiyle belirtildiği halde, bunlar arasında bedesten sözü geçmediği gibi bedesten yapısı şüphesini uyandıracak bir ifade de bulunmamaktadır.[11]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ