FARKLI BAKIŞ AÇILARINDAN CUMHURİYETİN KURULUŞU

FARKLI BAKIŞ AÇILARINDAN CUMHURİYETİN KURULUŞU

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci çok sayıda yazar tarafından farklı boyutlarıyla ele alınmış bir konudur. Ancak, gerek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük bir rol oynayan Mustafa Kemal Atatürk’ün sürecin bir boyutunu kendi perspektifinden sunduğu Nutuk’un tarih yazımındaki -yazarının saygınlığından kaynaklanan- ağırlığı, gerekse konuyu ele alan yazarların -büyük bir kısmı akademik bir gelenekten gelmediği için- kuramsal bir arka plana sahip olmaması yüzünden, bu çalışmaların büyük bir kısmı birbirini tekrar eden anlatılar olmaktan öteye gidememiştir. Bu çalışmada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu üç farklı açıdan ele alınacaktır. Birinci bölümde, modernleşme kuramının sunduğu bir modelden yararlanılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun modernleşme sürecindeki önemine işaret edilecektir. İkinci bölümde Tarih disiplininin sağladığı olanaklar kullanılarak ana hatlarıyla olayların gelişimi aktarılacaktır. Üçüncü bölümde ise Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitalizmin gelişmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun bu süreçteki yeri incelenecektir.

I.

Modernleşme kuramına göre, tarihsel süreç, tek tek her ülkede geleneksel siyasal/toplumsal/ekonomik yapıların modern yapılarla yer değiştirmesi sürecidir. İlerleme olarak tanımlanan bu süreçte ülkeler, modernlik ile karşılaşma biçimine ve geleneksel kültürün gelişmişlik düzeyine bağlı olarak farklı yollardan modernleşmektedirler. Modernleşme kuramını benimseyen yazarlar, dünyadaki ülkeleri bu iki özelliğine bakarak sınıflandırmışlardır.

Bu sınıflamalardan birine göre, birinci grupta modernleşen ilk ülkeler olan İngiltere ve Fransa yer almaktadır. Bu ülkeler, uzun bir zamana yayılan ekonomik ve siyasal gelişmeler sonucu iç dinamikleriyle modernleşmişlerdir. İkinci grubu bu iki ülkenin kolonileri olan ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda oluşturmaktadır. Bu grupta yer alan ülkelerin temel özelliği, ana ülkeden göç edenlerin geleneksel toplum ve kültürleri tamamen yok etmesi ya da önemsiz bir düzeye indirmesi sonucu kurulmuş olmalarıdır. Üçüncü grupta, ilk iki ülkenin hemen çevresinde yer alan ve bu ülkeler daha öne geçmeden modernleşme sürecine giren ülkelerdir. Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, İspanya, Avusturya gibi Batı ve Orta Avrupa ülkeleri bu grubu oluştururlar. Dördüncü grupta yer alan ülkeler Latin Amerika ve bazı uzak Asya ülkeleridir. Bunların ortak özelliği üçüncü grupta yer alan ülkelerin kolonileri olmaları, ana ülkeden göç edenler ile geleneksel kültür ve toplumun değişen oranlarda yaşamaya devam etmesidir. Beşinci grupta köklü bir kültürel ve siyasal geleneği olan, zor duruma düşmelerine rağmen siyasal bağımsızlıklarını korumayı başarabilen Rusya, Osmanlı İmparatorluğu, İran, Çin ve Japonya gibi ülkeler yer almaktadır. Bu ülkeler, süreç içinde ekonomik, askeri ve diplomatik bağımsızlıklarını kaybetseler de, modern ülkelerle rekabet edebilmek için, kendi seçkinlerinin iradesiyle modernleşmeye çalışmışlardır. Altıncı ve yedinci grupları bağımsızlıklarını kaybeden, yani sömürgeleşen ülkeler oluşturmaktadır. Bunlardan bir kısmı Hindistan, Pakistan, Mısır, Cezayir gibi Batı’ya direnebilecek köklü bir geleneksel kültüre sahip olan ülkelerdir, diğerleri ise geleneklerini koruyabilecek anlamlı bir direniş bile gösteremeyen orta Afrika ülkeleridir.

Modernleşme sürecinde başat rolü oynayanlar modernliği benimseyen seçkinlerdir. Seçkinler, ülkelerini dört aşamadan geçerek modernleştirirler. Bu aşamalardan ilki modernliği benimseyen bir seçkinler grubunun ortaya çıkması ve güçlenmesi aşamasıdır. İkinci aşamada, modernliği benimseyen seçkinler iktidarlarını sağlamlaştırırlar, yani devleti modern bir devlete dönüştürürler. Üçüncü aşamada devlet iktidarı kullanılarak ekonomik ve toplumsal dönüşüm sağlanır. Dördüncü aşama ise toplumsal bütünleşme sürecidir. Türkiye tarihine bu açıdan bakıldığında, birinci aşamanın 1789-1908 arasında yaşandığını; 1908’de başlayıp 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla sona eren dönemin modernleşmeci seçkinlerin iktidarlarını sağlamlaştırma süreci olduğunu söyleyebiliriz.[1]

Osmanlı İmparatorluğu, III. Selim’in padişahlığı döneminde, Batı dünyasıyla özellikle askeri alanda rekabet edebilmek için, modernleşme yolunda ilk adımları atmıştır. Nizam-ı Cedid adı verilen ve modern bir ordunun çekirdeğini kurmayı amaçlayan bu girişim, geleneksel çevrelerin karşı çıkması sonucu yarım kalmıştır, ama aynı dönemde Paris, Londra, Viyana gibi önemli Batı başkentlerinde daimi büyükelçilikler açılmış ve buralarda görev yapan Osmanlı bürokratları modern değerleri benimsemeye başlamışlardır. Daha sonra kurulan Hariciye Nezareti Tercüme Odası modern seçkinlerin yetiştiği bir tür okul görevini görmüştür. Burada dikkat çeken nokta, Osmanlı İmparatorluğu’nun başta saray olmak üzere, geleneksel seçkinlerinin modernleşmeyi başlangıçta askeri bir süreç olarak algılamaları, ancak daha sonra modern bir orduyu yaratabilmek için gereken parayı bulabilmek amacıyla modern bir maliye sistemi kurmaya çalışmalarıdır. Bu zorunluluk, bir süre sonra modern bir devlet aygıtının ihtiyaç duyduğu bürokratları yetiştirecek Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye gibi modern eğitim kurumlarının kurulması sonucunu doğurmuş ve böylece modernleşmeci bir seçkinler kuşağı ortaya çıkmıştır.[2]

Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde Tanzimat Fermanı ile başlayan dönem önemli bir aşamayı temsil eder. Bu fermanın herkese can, mal ve namus güvencesi sağlaması sonucu, modernleşmeci seçkinler güvenceye kavuşmuş ve Tanzimat Dönemi’nde iktidarın merkezi Saray’dan Bab-ı Ali’ye kaymıştır.[3] Aynı dönem, basınının ortaya çıkmasıyla birlikte, devlet kurumları dışında da var olabilmeyi başarabilen yeni bir modernleşmeci seçkinler kuşağının ortaya çıkması sürecidir. Yeni Osmanlılar olarak adlandırılan bu kuşak, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel bazı kurumları ve değerleri ile modernleşme eğilimlerini birleştirebilmek için çaba sarf etmişler[4] ve yarattıkları etki sonucu 1876’da Kanun-ı Esasi ilan edilmiştir. Bürokrasi kökenli seçkinlerin bir saray darbesi ve çeşitli pazarlıklar sonucu ilan edilen bu anayasayla Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal sistemi meşruti monarşiye dönüştürülmüş ve yapılan seçimlerle, yetkileri sınırlı da olsa, bir parlamento oluşturulmuştur.[5]

Meşrutiyet Dönemi’nin kısa bir süre sonra II. Abdülhamit tarafından sona erdirilmesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme serüveni yeni bir aşamaya girmiştir. II. Abdülhamit, bir yandan eğitim kurumlarından maliyeye kadar çeşitli alanlarda devleti modernleştirme çalışmalarına devam ederken, diğer yandan modernleşmenin siyasal boyutunu yok sayan bir siyasal çizgi izlemiştir.

Uygulanan bu siyaset, özellikle modern eğitim kurumlarının ülke çapında yaygınlaşmasına bağlı olarak modernleşmeci seçkinlerin tabanını genişletirken, modernleşmenin siyasal boyutunun engellenmeye çalışılması II. Abdülhamit’e karşı yaygın ve yoğun bir muhalefetin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Kanun-ı Esasi’nin yeniden yürürlüğe konmasını amaçlayan ve Jöntürkler olarak adlandırılan bu muhalif seçkinler kuşağı, özellikle yurt dışından yürüttükleri yayın faaliyeti ile, genişleyen toplumsal tabanlarını siyasal olarak etkileme ve eğitme yönünde önemli adımlar atarak modernleşme sürecinin eksik kalan boyutunu tamamlamaya çalışmışlardır.[6] Abdülhamit’in modern eğitim sistemini yaygınlaştırması ve Jöntürklerin siyasal çalışmaları, 20. yüzyılın başlarında, modernleşmeci seçkinlerin toplumsal ve siyasal ağırlıklarının artması sonucunu doğurmuş ve özellikle Balkanlar’da yoğunlaşan bu seçkinler Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında birleşerek doğrudan siyasal iktidara talip olmuşlardır.

10 (23) Temmuz 1908, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, bir dizi suikast düzenledikten sonra, sivil ve askerlerin katılımıyla oluşturduğu silahlı gruplarla Balkanlar’daki bir dizi kent merkezini basarak Meşrutiyet’i ilan ettiği tarihtir. Bu gelişmeler üzerine II. Abdülhamit Kanun-ı Esasi’yi tekrar yürürlüğe sokmuş ve yapılan seçimler sonucu parlamento oluşmuştur. Gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, üyelerinin gençliği ve toplumsal meşruiyetinin azlığı gibi nedenlerle iktidarı doğrudan ele alamamış, ancak 31 Mart 1909’da gerçekleşen Meşrutiyet karşıtı bir ayaklanma sonrasında hem II. Abdülhamit’i tahttan indirmiş, hem de Osmanlı Devleti’nin tarihinde ilk kez parlamento aracılığıyla bir dizi anayasa değişikliği yaparak padişahın yetkilerini sınırlandırmış, hükümeti meclise karşı sorumlu duruma getirmiştir. Bu tarihten itibaren, modernleşmeci seçkinler kendi konumlarını sağlamlaştırmak için yasalar ve sivil toplum düzeyinde bir dizi iktisadi, siyasi ve toplumsal düzenlenme yapmışlardır. 23 Ocak 1913’te gerçekleştirilen Bab-ı Ali baskını ile, karşıt bir hükümeti zorla deviren İttihat ve Terakki Cemiyeti, 11 Haziran 1913’te gerçekleştirilen bir suikast sonucu Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine iktidarı tamamen ele geçirmiştir. Bu tarihten sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde birleşen seçkinler milliyetçi ve modernleşmeci bir çizgi izlemişler ve Birinci Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşullarından da yararlanarak amaçlarına engel olarak gördükleri bütün odakları dağıtmışlardır.[7]

Geleneksel bir devlet olmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’ndan ve devletin birliğinin simgesi olarak padişahlık kurumundan vazgeçemeyen İttihat ve Terakki yöneticileri, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi üzerine, savaş sırasında izledikleri politikalar yüzünden yargılanmaktan çekindikleri için, ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır.[8] Aynı günlerde İtilaf kuvvetlerinin İstanbul’u işgal etmesini de fırsat bilen Osmanlı Padişahı Vahdettin, basına sansür uygulamaya başlamış ve parlamentoyu dağıtarak II. Meşrutiyet Dönemi’nin modernleşme boyutundaki kazanımlarını yok etmeye çalışmıştır. Bir yanda ülkenin işgal edilmesi, diğer yanda Vahdettin’in izlediği politika yüzünden, daha önce İttihat ve Terakki içinde yer alan, ama örgütün izlediği çizgiye karşı çıkan bir grup modernleşmeci seçkin, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Osmanlı İmparatorluğu’nu reddeden, ancak ağırlığı işgal karşıtlığına veren bir çizgide mücadeleye atılmışlar ve 1922 sonbaharında işgali sona erdirerek ilk amaçlarına ulaşmışlardır. Daha sonra, geleneksel bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmiş ve yeni devlet 29 Ekim 1923’te bir cumhuriyete dönüştürülerek modernleşmeci seçkinlerin iktidarı sağlamlaştırılmıştır.[9] Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta, Cumhuriyet’i kuran seçkinlerin, İttihat ve Terakki’nin modernleşme ve milliyetçilik siyasetini laiklik ile de birleştirerek üç ayaklı bir programı devreye sokmasıdır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ