EVKAF NEDİR? VAKIFLAR NEYE YARAR(DI)?

Nazan Sezgin

Yazarın şu ana kadar yazılmış 27 makalesi bulunuyor.

Nazan_Sezgin-021

Vakıflar Haftası sebebiyle; Bir Türkleştirme Kurumu, Vakıflar

Vakıflar Dergisinde okuduğumuz bir makaleye göre Aşir efendizade Mustafa Kami Bey’in 1922/23 yıllarında yazdığı devletin vakıflarla ilgili politikasını eleştiren “Evkaf Nedir?“ adlı 24 sayfalık risalesi, Vakıfların Türkçü bir bakış açısıyla analizi imiş. Mustafa Kami Bey, İstanbul’un işgal ile elden çıkmayışını ecdadın İstanbul’da yaptırdığı vakıf eserlerine bağlamış. İstanbul işgal altındayken, Darülfünun‘da, bir Fransız generalinin Türk öğrencilere hitaben, “Ecdadınızın bıraktığı paha biçilmez asar u abidat (eserler ve abideler), mimari mucizeleriniz ve camileriniz bulunmasa İstanbul’un Türklüğe vech-i münasebeti bile mevzu-i bahis olunamaz” dediğini tarihe not düşmüş. Müdafaayı Hukukçu Mustafa Kami Bey, 1826 da Evkaf nezaretinin kurulmasıyla, nezarete bağlanan vakıfların savunmasız bırakıldığını, risalesinin mukaddimesine yazmış. Diplomatlara, “bu şehir Türk değildir” demeye utandıran bu risaleciği her vatanperverin dikkatle takibi elzem ve bir borçtur diye de bitirmiş sözlerini. Mustafa Kami Beyin “Vatanın belkemiği mesabesinde bir Müdafai Milliye Teşkilatı ve memleketi bu şekilde Türkleştirdiğimizi vatanla alaka iddia eden herkesin bilmesi lazımdır, bir çadır aşiretinden muazzam bir imparatorluğu çıkaran Evkaf (vakıflar) usul ve teşkilatıdır, Türkün mimarlığı, sanatkarlığı ve bütün bedii (güzel) eserleri vakıftır“ tespitine özellikle dikkat etmek gerekli. Satışlardaki yolsuzluk ve usulsüzlüklerden, yabancı bankaların gayrimüslimlere düşük faizli kredi açarak mülk satın almalarına yardımcı olmasından şikayetçi ayrıca. Gençler için ifade biraz eski ama Atilla İlhan merhumun dediği gibi öğrensin keratalar!

Bu risale, 1339 da (1922-23) İstanbul’da Matbaa-i Amire’de basılmış. Risalenin Mukaddime yani Önsöz’ünden yazılan makale, 2009 yılı Vakıflar Dergisi’nin XXX. sayısında Şerafettin Deniz tarafından yayınlanmıştır.

Mustafa Kami beyin şikayetleri bugün içinde geçerli, değişen bir şey yok, hiç ders alınsa tarih tekerrür eder miydi? hesabı.

Bugün devşirme diye aşağılananların bıraktıkları mimari miras başta İstanbul olmak üzere şehirlere Türk damgasını vurmuştu. Her devşirme bir külliye bıraktı, Kuyucu Murad bile. Yıka yıka bitiremedik. Yol açma aşkına bir kısmı ortadan kaldırılan Veznecilerde ki külliyesinin medrese binası İstanbul Üniversitesinin Kültür Sanat Merkezidir. Bir zamanlar orada gençlere ebru dersi verilmekteydi. Kanuni devrinin sevimsiz şahsiyeti Rüstem Paşa da Ankara’ya Çengel hanı bırakmıştır, görmedik ama Erzurum da da bir hanı olduğunu duyduk. Bir Kervansarayı da Edirne’de. Trakya Umum müfettişi Kazım Dirik tarafından tamir ettirilmiş. Ankara kalesini süsleyen diğer yapılardan Kurşunlu Han ve Bedesten de Fatih’in sadrazamı Mahmud Paşa’nın mirası ve şimdi Arkeoloji müzesidir. Bunlar hep Vakıf eserleridir. Hassa Mimarları Ocağı aralıksız çalışmıştır. Devşirme(!) edebiyatı yapılırken bunlar hiç düşünülmez nedense! Ve bıraktıkları abidevi eserlerle şehirlere Türk Damga’sı vurdukları da fark edilmez. Vakıf eserlerin Türkleştirmeye yaradığı nedense pek anlaşılamamıştır.. Gökdelenli İstanbul artık bizim İstanbul’a benziyor mu?

Mustafa Kami Bey ne kadar da haklı imiş! Vakıf malları yıllar boyunca adeta yağmalanmıştır. Bu yağmadan vakıf kabristanlar dahi nasibini almıştır. Çorum’da Piri Baba kabristanı içindeki cami ve türbesiyle birlikte Belediyeye ve Öğretmen okulu yapılmak üzere Özel idareye satılır (Vakıf Müessesi, Dr. Nazif Öztürk, basılmış doktora tezinden). Genç Çorum’lular şimdi şaşırarak Piri Baba parkından bahsediyor, hafıza silinmiştir. 1922 de, Sovyet ressamı Y. Lansere’nin Trabzon’un en heyecan verici yeri dediği imaret Kabristanı CHP Parti Umum Müfettişi Tahsin Uzer tarafından kaldırtılır. Kayseride Selçuklu dönemi vakıflarından Kızılköşk su yolları ve sarnıcı üzerine villa inşa edilir (2008 Vakıf Su medeniyeti yılı Semp. tebliğidir). Remzi kitabevinin yeri, eski Selvili Mescid, kadromuz dışıdır diye satılan pek çok mescitten sadece biridir. Yazılacak örnek yüzlerce ama yerimiz dar! Yine de kısaca belirtmekte yarar var, 2 Mart 1924 te Siirt Mebusu Halil Hulki bey ve 50 arkadaşı Evkaf ve Şeriye Vekaleti ile Erkanı Harbiyeyi Umumiye Vekaletlerinin kaldırılması için kanun teklifi vermişler, gerekçe “Din ve Ordu’nun Siyaset cereyanlarıyla alakadar olmasının bir çok mahzuru bulunması, vakıfların da millete devredilmesi“. Yasa 3 Mart günü meclisten geçmiş. Halil Hulki Beyin  Birinci Meclis binasında fotoğrafı var, sarıklı üyelerden. O dönem ayrıca Müdafaayı Milliye gazetesi baş yazarı, baş yazar yasa geçince Vakıf Kızılbey Külliyesinin mezarlığını metresi bilmem kaç kuruştan gazetesi adına satın almış. Tarihi yapılar da yıktırılmış. Ankaralılar şimdi Kızılbey’i vergi dairesi sanıyor. Netice: Vakıf emlaki millete değil, parayı bastırana devredilmiş. Ama Vakıf bedduası var, onun için mi acaba bugün “Ulus” gazetesi iane ile yaşayabiliyor ancak.

O devirde kraldan çok kralcı var. Biri de 1927 “Tuğraların ve Methiyelerin silinmesi“ hakkında yasa teklifi veren Rize mebusu Ekrem Rize. 1057 sayılı bu kanun da hemen geçip yürürlüğe konmuş. Ekrem Rize ayrıca Fatih Sultan’ın validesi ile uğraşıyor, Mizancı Murat’ın Osmanlı tarihini kaynak göstererek. İstanbul’u sana kim bıraktı? diyen yok. Bu yasa ile Osmanlı yapılarından tuğralar kazınmıştır. İzmir de de çok örneği var, bir tanesi Mithat Paşa Sanat Enstitüsü binasıdır. Bindiğimiz dalı kesen milletvekilleri, Türk izlerini silenler, düşmana ne hacet? Resmi Tarihçilere duyurulur.

Vakıflar Neye Yarar(dı)? sorusunun cevabı ise, aynı dergide yayınlanmış, 18. yy. da Rusların Kırımda tahrip ettiği yerleşmelerin imarını ele alan “Aslan Giray Han ve  Kırım’ın Yeniden İmarı” adlı bildiridedir. 1736 yılının Mayıs’ında Rus ordusu Kırım’ı işgal edip Bahçesarayı ve diğer şehirleri yakıp yıkar. Bu esnada Kırım Hanı 1. Kaplan Giray Osmanlı ordusu ile İran cephesindedir. Hemen geri dönen Han yanmış yıkılmış bir Kırım bulur. Bu işgalin sebepleri arasında, Tatarların Rusların kendi bölgesi saydıkları Dağıstan üzerinden İran’a geçmesidir. Kaplan Giray’ı kusurlu bulan Osmanlı, hanı tahtından indirir (Han herhalde Çeşme’de ölmüştür, mezar taşı Çeşme müzesindedir, rıhtımda da heykeli vardır). Bu savaşta, Rusların yakıp yıktıkları yapılar arasında Kırım’ın kilidi durumunda ki Orkapı siperleri, Cizvit papazlarının Kütüphanesi, Han sarayı ve camisi, Hacı Selim Giray kütüphanesi vardır. Tekirdağ -Vize’de ikamete mecbur tutulan Hacı Selim Hanın torunu Aslan Giray, Kaplan Giray’ın yerine han tayin edilir ve kurduğu Vakıflar sayesinde başta Or kalesi olmak üzere kale, palanka ve siperleri tamir ettirerek Han sarayı, bir mekteb ve Medrese inşa ettirir. Sultan 1. Mahmud’un da yardımıyla kütüphanede yeniden imar edilir ve İstanbul’dan kitap gönderilir. Harab durumdaki başka yapılar da onarılır. Boğdan isyanına katılmakla haksız yere suçlanan Aslan Giray Han, daha sonra azledilerek Sakız ve Gelibolu’da ikamete mecbur edilir. Suçsuz olduğu anlaşılınca tekrar tahta çıkarılır.

Hayırsever, adil ve cesur bir han olarak tarihe geçen Aslan Giray’ın pek çok vakfı arasında Akmescit ve Gözleve’de ki çeşme vakıfları, menzil beygirleri arazisi vakfı, Bahçesaray Dar-ül Kurra’sı ve mederese vakıfları v.s verebileceğimiz bir kaç örnek. İşte size, geçmişte Vakıfların ne işe yaradığı!. Günümüzde kurulan Vakıflar da geçmişi örnek alır umarız. 

Aslan ve Kaplan Giray Hanlar bize Çeşme ilçesinde ki tarihi Vakıf çeşmelerin perişanlığını hatırlatmaktadır. Keza, 250 yıllık kitabeli ama yıkık dökük evleri de. Nihayet Belediye başkanı Faik Tütüncü tarihi çeşmeleri tamir projesi hazırlatabilmiştir nihayet, ama önce Aya Haralambos kilisesinin restorasyonu bir bitsin, sonra sıra çeşmelere gelir. Sıra gelince de ihtimal para biter. Kilise zaten harap değildi, niye restorasyona gerek görüldü acaba? Sakız’dan taşımalı cemaat mi getirilecek? Tütüncü, Rıhtımdan Çaka Bey’in büstünü de kaldırtmıştır nedense?. Çaka Bey anıtı, bir kaç yıl önce Deniz Kuvvetlerinin gayretiyle Çeşme tepelerine dikilmiştir.

Çeşme denince akla Sakız adası da gelir, şu 1912 de Yunan tarafından kolayca işgal ediliveren burnumuzun dibinde ki ada. 1705 yılında Derya Emirlerinden Salih Paşa “Sakız Ağacı Diken bir Vakıf” kurmuş. Gerekçesi; Düşman fırsat kolluyor, eğer bu yerleri vakfetmez de ölürsek buraları işgal edildiğinde bu araziler onların olur (merhum geleceği nasıl da görmüş?). Vakıf malına ise Allah’ın izniyle kimse dokunamaz. Salih Paşa çok sayıda sakız fidanı diktirip, yeni su yolları da inşa ettirmiş. Bugün kurduğu Vakıftan eser kalmamış (Tarihte İlginç Vakıflar, VGM yayınları 2012,Ocak)..

2012 yazında ada da sakız ormanları yandığında Yunanlılar Çeşmeden yardım istememişler, ağaçların yanmasına göz yummuşlar, aman! ya Türkler geri gelirse! Sakız gelirinden bile vazgeçmişler anlaşılan. Sakız ağacı çok geç büyüyen uzun ömürlü bir ağaçtır,Yananlar Salih Paşa’nın diktirdiği ağaçlar da olabilir hani..

Vakıflar yalnız insana değil çevreye ve hayvanlara da hizmet için kurulmuştur, meyva fidanı dikme vakıfları, tuvalet ve meydanları temizleme vakıfları, kedileri, köpekleri, leylekleri koruma vakıfları, Dar ül hav hav, Dar ül miyav, Gureba-i laklakan (garip leylekler bakımevi) duyduğumuzda bizi şaşırtmaktadır. Vakfedenler Vakıfnamelere hayır dualar ve beddualarda eklemiştir, Vakıf Bedduasına örnek;

Her kim ki Allah’tan korkmayıp vakıflarıma zarar vermeye niyet eder veya değiştirirse dünyada zalimler kısmından sayılsın, Ahirette elleri boş, Allah’ın rahmetinden mahrum ve sonsuz azaplarla azap olunsun!

Fatih Sultan’ın Sağlık Vakfiyesinden; Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir, bunlar ki hayvanatı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 adet silah, elli erbaba verile!

Burada Balkanın ormanlık dağı ifade ettiğini belirtelim. Fatih Sultan, sağlık vakfiyesinde fakirler incinmesin diye yemeklerinin gece karanlığında evlerine götürülmesini vasiyet etmiştir. Vakıfnamede Hijyenle ilgili hükümler mükemmel ve şaşırtıcıdır.

Şimdi bizim bazı insanlarımız bu Fatih’i Venedik ve Cenevizlilerin yalanlarıyla tarif etmektedir. Onlara, sana İstanbul’u kim bıraktı? o zaman git başka yerde yaşa! demek gerekir.

Vakıflar ara sıra eleştirilere de maruz kalmış, geçmişte bazı ehliyetsiz kişilere Ulema ve Müderris sıfatlarının veraset yoluyla intikali gibi. Her ne olursa olsun vakıf, sanatlı imar demektir. Şimdi de imar çok, ama sanat yok! 

FATİH’İN VAKFİYESİNDEN
Ben ki İstanbul Fatihi abd-i aciz Sultan Mehmed, bizzatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbulun taşlık mevkiinde kain malum ul hudud olan 136 bab dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakıf ahib eylerim. Şöyle ki bu gayrimenkulatımın nemasıyla İstanbulun her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Ellerinde kab içinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler, tükürenlerin tükürükleri üzerine  bu tozu dökeler ki yevmiye 20 şer akçe alsınlar. Ayrıca 10 cerrah,10 tabib ve 3 yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Ayın belli günlerinde, İstanbul’a çıkalar, bila istisna her kapıyı vuralar, o evde hasta olup olmadığını soralar, var ise şifası ya da mümkün ise şifayab olalar, değilse dar ül acezeye kaldırılarak orada salah buldurular. Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethane de şehit ve şühedanın harimleri ve Medinei İslambol fukarası yemek yiyeler.Kendileri gelmeyub kimse görmeden kapalı kablar içinde loş karanlıkta evlerine götürüle.

Biz bu Fatihi İtalyanların yalanlarıyla tanıyoruz, ve onlara da inanıyoruz, hepimiz değil tabii, aydın geçinenlerimiz.

KISSADAN HİSSE: Kayıp Bedestenler: Prof. Mustafa Cezar’ın İş Bankası yayınlarından çıkmış(1983) “Osmanlı Klasik Devri Ticari Yapıları” kitabını incelerken kaybolmuş bedestenler dikkatimi çekti, yeri gelmişken yazayım; Kalender Baba Vakfına ait Kırşehir Bedesteni, yeni bina inşa edilmesi için yıktırılmış, ancak, Kalender’in türbesi duruyor (Kırşehirliler, uyanın!), onu yok etmeyi unutmuşlar anlaşılan, tüh!. Aksaray Bedesteni; Cumhuriyet Döneminde yıkılan 4 bedestenden biri, ihmal ve bakımsızlık sonucu yıkılacak hale geldiği için. Havza Bedesteni de aynı sebepten. Konya Bedesteni 1900 yılında Avlonyalı Ferit Paşa tarafından yerine okul yapılması için. Denizli, Ladik, Kalecik, Tosya bedestenleri de kaybolanlardan (nasıl kaybolur koca binalar?). Diyarbakır Bedesteni 1894 ve 1914’te çıkan yangınlar sonucu. Akhisar ve Aydın Bedestenleri Yunan işgalinde yok olanlar. Onlar dışarıdan, biz içeriden yok etmeye uğraşmışız, Keçecizade Fuat Paşa haklıymış! Osmanlıdan da ne kaldı? diye yaygara edenlere duyurulur!  

Nazan SEZGİN

sevimnazan@gmail.com 2013/05/13

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ