ESKİ TÜRKLERİN HUSUSÎ HUKUKU

ESKİ TÜRKLERİN HUSUSÎ HUKUKU

Eski Türk Devletlerinde Sınıflar

Türk devletlerinde başlıca üç içtimai sınıf vardır: Beyler, hür Türkler, esirler (kullar). Küçük bir zümre olan, hükümet süren Han’ın sülâlesine mensup olan beyler müstesna olmak üzere, beylik ırsi bir durum değildir. Türk devletinde herhangi bir Türk bir memuriyet sahasında temayüz ederek “bey” unvan ve rutbesini ihraz edebilir.

Türk devletlerinde hâkim sülaleye mensup beylerden başka ırsi imtiyazlara malik bir sınıf yoktur.

Tarhanlık: Fakat Türk devletlerinde de hayat kaydile kendilerine bazı imtiyazlar verilmiş kimseler vardır. Bunlar Tarhan unvanını taşırlar. Türk devletlerinde “tarlanlığın” tazammun ettiği hak ve imtiyazların mahiyet ve hududu hakkında sarih kayıtlar yoktur. Fakat bütün devlet idaresine ait esasları Türklerden almış olan Moğol Devleti’nde tarhanlığın bahşettiği imtiyazlar malûmdur. Moğol Devleti’nde tarhanlar şu hak ve imtiyazlara maliktirler:

1. Tarhan her türlü resim, vergi ve angaryalardan muaftır, 2. Savaşlarda ele geçirilmiş ganimetten ve sürek avlarında öldürülmüş avlardan bir hisse alırdı, 3. İstedikleri zaman, her defa ayrı müsaade istemeksizin, Hanın huzuruna çıkabilirlerdi, 4. Ağır cürümler müstesna, tarhanların suçları dokuz defa affedilirdi, 5. Umumi tören ve ziyafetlerde şerefli mevkide yer alırlardı ve onlara bir kadeh şarap sunulurdu.[1]

Ruhaniler: Türk devletlerinde tarhanlardan başka hayat kaydile bazı imtiyazlara malik olan bir zümre vardı: Ruhaniler.

Türk devletlerinde herkesin sülûk etmeye mecbur olduğu bir “devlet dini” yoktu. Tarihi Türk devletlerinin hepsinde din hürriyeti esası hakimdi. Türkler din sahasında hürriyetin ehemmiyetini dünya milletlerinin hepsinden evvel kavramışlardır. Cenubî Uygur Hanlıklarında ahali arasında Budda, Zerdüşt dininden başka Hıristiyan mezheplerden Nestorianismle Maniheism mezhebi de yayılmıştır. Bütün bu dinlerin salikleri dini ibadet ve ayinlerini serbest icra edebiliyorlardı. Çengiz yasasının bir maddesi, “hiç birini diğerine tercih etmeksizin bütün dinlere hürmeti” emrediyordu. Türk devletlerinde hükümetin dinlere karşı hürmet esası ruhanilerin vergilerden muafiyeti şeklinde de tecelli ediyordu. Ruhanilerden rüsum, vergi alınmazdı. Çengiz yasasının bir maddesi “her türlü mabetlere hürmet etmelidir. Bütün ruhani reisler her türlü vergi ve mükellefiyetlerden muaf tutulmalıdır” diyordu. Çengiz, Türklerin bu dinlere hürmet ve dini reislere karşı müsamahakarlık prensibine tebaan Ali ibni Ebutalip ahfadına herhangi bir şekilde vergi veya rüsum mükellefiyeti yükletilmesini menetmişti. Türk devletlerinde her dinin ruhanileri ferden vergi ve angaryalardan muaf oldukları gibi, dini mahiyette olan cemiyetlerin arazisi de vergi muafiyetinden istifade ettikleri anlaşılıyor.

Uygurlardan kalma vesikalar arasında Hıristiyan Türkler tarafından kurulmuş olduğu anlaşılan[2] bir dini cemiyete Bilge Tengri Elik Han tarafından verilmiş bir ferman[3] vardır. Ferman dini cemiyetin arazi ve üzüm bağlarının vergiden, azalarının her türlü vergi ve angarya mükellefiyetlerinden muaf tutulmasını emrediyor. Bu gösteriyor ki, Uygur Hanlıklarında ruhaniler ferden vergiden muaf tutulduğu gibi, dini cemiyetlere de vergi muafiyeti imtiyazı verilmesi usulü de vardı.

Bu istisnalar haricinde Türk devletlerinde halkın ekseriyeti müsavi haklara malik hür insanlardır.

Türklerde Esaret: Fakat Türk camialarında da, bütün kadim ve orta zaman camialarında olduğu gibi, kullar, esirler de vardır.

Türk hukukunun esaret hakkındaki türeleri Roma hukukunun esarete ait ahkamına nispetle çok daha yumuşak, daha insanî, esire karşı çok daha merhametli idi. Eski cenubi Uygurlardan kalma hukuki vesikalar arasında birçok esarete ait vesikalar vardır. Bu vesikalardan birinde[4] Kutlug adlı bir kadın esir 150 top pamuk kumaş (bez) mukabilinde satılıyor. Diğer bir vesika da[5] Tulat adlı keza bir esir kadının yüz top bez verilerek satın alındığına dairdir. Üçüncü bir vesika da[6] bir esir kadın sikke halinde 47 gümüş satır[7] para mukabilinde satıldığına dairdir. Bütün bu esir satımına dair yazılı satım mukavelelerinde satışın kat’i olduğunu, esirin satın alanın mülküne geçtiğini ifade etmek için ayrı kelimeler ve formüller kullanılmıştır. Vesikaların hemen hepsinde esirin “Ming yıl, Tümen kün” (bin yıl, on bin gün) için satıldığı gösterilmiştir. Bu, arazi mülkiyetinin devrine ait vesikalarda da kullanılan formül yapılan mukavele ile akitlerin birinin iktisap ettiği mülkiyet hakkının ırsi olduğunu, bu hakkı iktisap edenin çocuk ve torunlarına da geçeceğini bildiren bir formül idi.

Esirin eski Türkçede birçok ismi vardır. Erkek esire kul denir. Kadın esirler için eski Türkçede iki kelime vardır. Küng, Karabaş. Orhon Kit, Küng tabirini, Uygur vesikaları her iki ismi kullanıyorlar.

Tarihi kayıtlardan, Türk kavimlerinin halk edebiyatına ve Uygurlardan kalma vesikalara istinaden eski Türklerin esaret hakkındaki telakki ve hukuki yusunlarını şu noktalarda hulasa edebiliriz:

  1. Esir sahibinin kul üzerindeki hakkı esas itibarıyla mutlaktır.
  2. Fakat Türk camiaları kültürce yükseldikçe esire münasebette yumuşamış, daha insanileşmiştir.[8]
  3. Uygurların esaret hakkındaki yusunları Roma hukukunun esirlere ait ahkamı kadar sert değildir.
  4. Esir evlenebilir, fakat evlenmek için, tabii sahibinin rıza ve mü saadesi şarttır.
  5. Esir mahkemeye müracaat edebilir.[9]
Türklerde esaret, eski Hint hukukundaki bir kasta mensubiyet gibi zevali mümkün olmayan bir hukuki durum değildir.
  1. Esir azat edilebilir. Azatlama kayıtsız şartsız olabildiği gibi, muayyen şartlara bağlı olarak da yapılabilir. Yukarıda bahsettiğimiz Otuzla ToyınÇok esirlerini “bert” denilen bir mükellefiyet şartıyla azat ediyorlar.
  2. Türklerde esir kadından (cariyeden) doğan çocuk meşru çocuk gibi anasının sahibi olan babasının meşru çocuğu gibi mirasından hisse alır.

Uygur camialarında esirlerin pek çok olmadığı anlaşılıyor. Bir esir kadın için verilen bedel bir vesikada yüz top,[10] diğer bir vesikada yüz elli top bezdir;[11] üçüncü bir vesikada kırk yedi satır paradır.[12]

Biz biliyoruz ki, aşağı yukarı aynı devirde Uygur ülkesinde bir atın fiyatı, üç arşın ipekli kumaştı. Üç arşın ipekli kumaşı bir top beze muadil saysak dahi bir esir ata nispetle 100-150 misli daha pahalı olduğu neticesi çıkar.

Tutugluk, İnsan rehni: Uygurlardan kalma hukuki vesikalar arasında hukuk tarihi bakımından dikkati çeken bir vesika, bir mukavele vardır.[13] Bu mukavelede Kedire adlı bir Türk, oğlu Bulmuş’u yirmi beş satır para mukabilinde Kambuktu adlı birisine “Tutug” olarak veriyor ve oğlu üzerindeki babalıktan doğan velilik haklarını ona devrediyor. Mukavelenin şartları şunlardır:

1. Tutugluk müddesi zarfında Bulmuş, Kambuktu’nun hakimiyeti altında bulunacaktır, 2. Kambuktu, Bulmuş’un üstbaşına bakmaya, elbise ve ayakkabılarını vermeye mecbur olmayacaktır, 3. Kambuktu Bulmuş’u kendi yanında çalıştırdığı taktirde tutuğa yiyeceğini, içeceğini temin edecektir, 4. Bulmuş (Kambuktu’nun müsadesiyle) başkası yanında çalıştığı zaman Kambuktu yiyeceği, içeceği temine de mecbur olmayacaktır.

Radloff bu mukaveleden doğan hukuki durumu nim esirlik (hörigkeit) durumu telakki etmiştir. Biz bu fikre iştirak etmiyoruz. Kanaatimize göre, bu vesika, Uygurlarda “tutugluk” denilen esarete yakın bir hukuki durum, bir hukuki müessese mevcut olduğunu göstermiyor. Bulmuş 25 satır mukabilinde nim esir olarak satılmış değildir. Bulmuş ancak ve sadece 25 satır mukabilinde babası tarafından rehine konulmuştur. Eski Türkçede tutug esir demek değildir. Tutug rehine demektir.[14] Babası tarafından Kambuktu’ya 25 satır iade edilmedikçe Bulmuş, Kambuktu’nun hakimiyeti altında kalacaktır, Kambuktu’nun “tutug”u olacaktır. Ancak babası (yahut belki kendisi) Kambuktu’ya 25 satiri iade ettiği gün tutugluk durumundan kurtulacaktır. Bulmuş ne esir ne nim esir olarak satılmış değildir. Uygur vesikalarında kat’i olarak bir şeyin mülkiyeti başkasına devredildiği zaman mutlaka “bin yıl, on bin gün için” kaydı ilave edilir. Bu kayıt bir esir satımına ait vesikalarda esirin hayat kaydile satıldığını, satın alanın esir üzerindeki hakkının esirin çocuklarına da geçtiğini gösteren bir formüldür. Bu tabir, “hayat kaydile ve esirin ahfadı dahi esir olmak şartı ile” tabirine muadildir. Kedire ile Kambuktu arasında aktolunan Bulmuş’un tutugluluğuna dair mukavelede bu kayıt yoktur.

Fiilen “tutugluk” tutug olan insan için bir nevi nim esarettir, fakat tutugluk Avrupa hukukundaki serf veyahut Roma hukukundaki “cliens”lik müessesesi gibi bir müessese değil, rehine olmaktan doğan bir vaziyettir. Bahis mevzuu olan vesika Uygurlarda nim esaretin değil, insan terhin etme usulünün mevcudiyetini gösteriyor.

Tutugluk durumu, nim esirin, serfin durumundan ziyade Roma hukukunun inkişafından önceki devirdeki “Manus injectio”ya maruz olan insanın durumunu uzaktan hatırlatan bir durumdur. Fakat tutugun hukuki durumu manus injectio’ya maruz olan insanın vaziyeti gibi esaretten beter bir vaziyet değildir. Tutug hür insandır.

Kullukla tutugluk arasındaki fark şu noktalarda hulâsa edilebilir:

1. Kulluk hayat kaydiledir, tutugluk bir şarta bağlı, geçici bir durumdur. 2. Kulun iaşesi sahibine aittir. Tutugun iaşesi ise ancak velisi yanında çalıştırıldığı taktirde ona aittir. 3. Esir tam manası ile sahibinin malıdır, mülküdür. İstediği zaman onu satabilir. Tutug esir olmadığı için satılamaz.[15]

Türklerde Aile

Türk camialarında aile, baba riyasetine dayanan patriyarkal ailedir. Türklerde ta tarihten önceki devirde, Türklerin lisanı yapıldığı devirde, aile baba ailesi idi: Türklerde akrabalık ıstılahları hepsi baba ailesi esasından doğan istilahlardır. Türklerde aile (famille) mefhumunu ifade eden birkaç kelime vardır: 1. Arkagün,[16] 2. Törkün.[17]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ