ESKİ TÜRKLERDE HUKUK

ESKİ TÜRKLERDE HUKUK

Bazı araştırmacılar, İslâmiyet’ten önceki dönemlerde yaşayan Türkleri, göçebe kültüründen kurtulamamış, gelişmiş bir devlet teşkilâtı kuramamış, savaşçı bir millet olarak tanımlamaktadırlar[1]. Oysa, bu dönemde Türk topluluklarının her birinin hukuk ve teşkilâtları incelenecek olursa, bu toplulukların içinde yaşadıkları tarih ve coğrafyadan, din ve dünya görüşlerinden etkilendikleri ve değişik kültürler ortaya koydukları görülmektedir[2]. Bunun yanında Türklerin, özellikle kamu hukuku alanında, ilişki halinde bulundukları toplulukların teşkilâtlarından etkilenmiş oldukları ve bu etkilenme sonucu kuramlarını yapılandırdıkları tespit edilmektedir[3].

Araştırmacıları, Türkler için göçebelikten başka bir hayat tarzı kabul etmemek konusunda hataya götüren nedenlerden biri, çeşitli isimler altında gördüğümüz Türk devletlerinin kültür tarihleri ve hukukî kuramları hakkında geniş çaplı araştırmaların yapılmamış olmasıdır[4]. Fuad Köprülü’nün de belirttiği gibi: “Devlet kurmak, âmme müesseseleri yaratmak demek olduğuna göre, büyük Türk İmparatorluklarının kuvvetli teşkilât, yani sağlam hukukî müesseseler vücuda getirmiş olması pek tabiîdir”[5]. Şu halde diyebiliriz ki, “Türkler, İslâmiyet dairesine girdikleri zaman, eski ve kuvvetli bir hukukî kültüre maliktiler”[6]. Gerçekten tüm hukuk tarihçileri, etnograflar, sosyologlar, en ilkel insan topluluklarında bile hukukun varlığı konusunda görüş birliği içindedirler. Farklı seviyelerde topluluklar ve devletler halinde yaşamış eski Türk topluluklarının kendilerine özgü hukuklarının varlığı da şüphesizdir. Fakat bu hukuk sistemi günümüzde olduğu gibi kanunlar halinde tesbit edilmemiştir. Çünkü o devirlerde ya da biraz daha erken zamanlarda yazılı kanunları bulunan devletler nadirdir. Hukuk kuralları din ve ahlâk kuralları ile karışık olarak örf, adet ve teamüller halindedir. Sonraki dönemlerde Türklerin de “Yazılı Hukuk Kuralları” mevcuttur[7]. Günümüze kadar varlığını sürdürebilmiş, elimizde bulunan en eski hukuk belgeleri ve mukaveleler Uygurlara aittir. Bunlar, yazılı kanun metinleri niteliğinde olmayıp, fertlerin kendi aralarında yaptıkları anlaşmaları ya da bireylerin devletle olan ilişkilerini içeren yazılı akidler biçimindedir.[8]

İslâmiyet’ten önce kurulan Türk devletlerinin hukuk yapıları ile ilgili bilgi edinebileceğimiz kaynaklar da çok sınırlıdır. Bu kaynakların başında Çin kaynakları gelir. Çinliler oldukça eski devirlerden itibaren yazmış oldukları bir çok kroniklerde, annellerde ve yine bu nitelikteki tarih kitaplarında kendilerinin olduğu kadar komşuları olan ulusların da tarihlerini yazmışlardır. Fakat Çinlilerin, sürekli çatışma ve savaş halinde bulundukları Türkler hakkında bilgi verirlerken tamamen objektif olabilecekleri düşünülemez. Ayrıca bu kaynakların okunmasındaki güçlük de eserlerin değerlendirilmesinde zaman zaman sorunlar yaratabilmektedir[9].

Diğer bir önemli kaynak türü epigrafik ve arkeolojik kaynaklardır. Fakat özellikle Uygurlardan önceki dönemlere ait devletlerin hukukî yapılarını aydınlatacak nitelikte epigrafik ve arkeolojik kaynaklara rastlamak oldukça güçtür. Bu dönem içerisinde özellikle Göktürklerden kalmış Orhun yazıtları kamu hukuku açısından bize çeşitli bilgiler vermektedir[10]. Nitekim bu yazıtlarda dikkat çeken en önemli noktalardan biri kağanın her işini halk için yapıyor olmasıdır. Kağan, halkın iktisadi refahını sağlamak, savaşlar sonucunda halk için zaferler kazanmak vb. görevlerle yükümlü kılınmıştır; Bu durum, Göktürk devletinde gelişmiş bir devlet-toplum ilişkisinin var olduğunu ortaya koyan önemli bir göstergedir[11].

Uygurlardan sonra bu kaynaklar da zenginleşmiştir. Özellikle Doğu Türkistan’da yapılan kazılarda bulunan yapıtlar ve yazıtlardan başka bu kazılar sırasında elde edilen ya da yerli halktan toplanan kâğıt ve deri üzerine yazılmış belgeler de hukukî bakımdan büyük değer taşımaktadır[12].

Sınırlı, ulusal veya coğrafi alanlarda yaşayan insanların kültür, örf ve âdetlerini tasvir eder nitelikte yazılan etnografik yapıtlardan, Türkler hakkında yazılmış olanlar da bize kaynaklık etmektedir. Bunların incelenmesi sırasında özellikle retrospect bir metotla (geriye doğru bakma) İslâmiyet’ten önceki Türklerin örf-adet ve hukukları hakkında sonuçlar çıkartmak mümkündür[13]. Örneğin: Kırgız-Kazaklar’ın Müslüman, olmalarına rağmen evlâdlık kurumuna yer vermiş olmaları, bu topluluğun eskiden beri evlâd edinmeyi bildiklerini bize göstermektedir[14].

Türklerin eski kültür ve uygarlıklarını, bu arada hukuklarını öğrenmek için başvurulan kaynaklardan biri de Türk dilidir. Bu konuda yapılan araştırmalarla, dilimizde yaşayan ve yaşamış olan, hukuksal kavramı ifade eden sözcüklerin ne zaman ortaya çıktıklarını öğrenebileceğimiz gibi, o dönemde yaşamış olan Türklerin ne gibi kurumları olduğuna dair de çeşitli bilgiler edinebiliriz. Ayrıca Türklerle ilişkileri olan ve onlardan sözcük almış ulusların dilleri de incelenerek, söz etmiş oldukları Türk boylarında ne gibi hukuksal kavramların ya da örgüt sözcüklerinin var olduğu da görülebilir[15].

M.Ö. 220’den önce yaşamış olan Türk devletleri hakkındaki bilgilerimiz oldukça azdır. Bu konuyla ilgili sadece Çin kaynaklarında bazı bilgilere rastlanmaktadır. Fakat bu kısa bilgilerle devletlerin hukuklarını incelemek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle biz araştırmamızda, M.Ö. 220 yılından İslâmiyet’in kabulüne kadar kurulan büyük Türk devletlerinden olan, Hun devleti (M.Ö. 220-M.S. 216)’nin, Göktürk devleti (M.S. 552- 745)’nin ve Uygur devleti (M.S-745-940)’nin hukuk sistemlerini incelemeye çalışacağız.

I- HUN DEVLETİ VE HUKUK SİSTEMİ

Orta Asya’da yaşamış devletlerin en eskisi Çinliler tarafından “Hi’ung-nu” adıyla adlandırılan Hunlardır. Hunlar, Çinliler tarafından M.Ö. XIII. yüzyıldan beri bilinmektedir. Hatta Çinliler, Hunların tehlikeli istilalarından korunmak amacı ile M.Ö. III. yüzyılda Çin şeddini inşa etmek zorunda kalmışlardır[16].

Hunların, Türk olup olmadıkları konusu özellikle XIX. yüzyılda büyük bir tartışmaya neden olmuştur. Son zamanlarda yapılan araştırmalar Hunların, Türklerle aynı olduğu konusunda destekleyici ve çürütücü nitelikte buluntuları ortaya çıkarmıştır. Hunlar, ister Türklerin doğrudan doğruya ataları olarak kabul edilsin, isterse Türkler Hunların bir kolu biçiminde görülsün yine de İslâmiyet öncesinde kurulan Türk devletlerinin hukuk sistemleri incelenirken Hun devleti ile başlamak büyük bir önem taşımaktadır[17].

Hun devletinin hukukî kurum ve teşkilâtı hakkında Çin tarihlerinden bilgi edinmek mümkündür. Bu tarihler, Çin hükümdarının saraylarında resmî memurlar olarak çalışan vak’anüvislerin ya da diğer özel tarihçilerin kaydettikleri bilgilerden oluşmuştur[18].

A- KAMU HUKUKU

Türk kamu hukukunda hükümranlığı temsil hakkı tek bir şahısta toplanmıştır. Eski Türklerde ve Hunlarda durum aynıdır. Hunlarda idareyi ellerinde bulunduran hükümdarlar çeşitli Unvanlar ile anılmışlardır. Bu Unvanlardan bir kısmı Çinliler tarafından verilen “Şan-Yu”, “Tan-Hu” gibi Unvanlardır[19]. Türkler, ayrıca “Kağan”, “Yabgu”, “Kan” Unvanlarını da kullanmışlardır. Yeryüzünün hükümdarı sayılan Türk kağanları, “Tanrının Yarlığı” ile dünyanın bütün ülkelerini idare etmişlerdir. Böyle bir devlet ve hükümdar anlayışı hukuk tarihi açısından büyük bir önem taşımıştır. Ayrıca Türklere göre kendi kağanları, Gök’ün yerde, kendisi adına tayin ettiği bir temsilcidir. Bu düşüncede Çin devletinin etkisinin olduğu açıktır. Çinliler, Çin İmparatoruna “Tien-tse”, yani “Gök’ün-oğlu” demişlerdir[20].

Eski Türklerde, kağanın görevleri arasında sayılan unsurların başında, kağanın iyi kanunlar yaparak, bu kanunları adaletle uygulaması ve halkı koruması gelmiştir. Çünkü bir devletin kanun ile ayakta durabileceğine inanılmıştır[21].

Kağan olacak kişinin hanedan üyelerinden en bilgilisi olması zorunludur. Yeni kağanın ilânı ortaklaşa bir törenle gerçekleşmiştir. Seçkin kabilelerin reisleri vezirlerle toplanarak, yeni kağanı bir keçenin üzerine oturtmuş ve sevinç çığlıkları içerisinde onu havaya kaldırmışlardır. Daha sonra ata binerek boğazına ipek bir kumaş bağlamışlar ve kaç yıl kağan olmak istediğini sorarak ona göre bu kumaşa hızlı hızlı düğümler atmışlardır. Fakat bu seremonik uygulama hiçbir zaman kağanın iktidar ömrünün tayiniyle ilişkili olmamıştır[22].

Bütün Hun ülkesi sağ ve sol olmak üzere iki büyük kısma ayrılmıştır. Rütbe açısından sol kolun başında bulunan hidiv daha yüksektir. Bu hidivler idareleri altında bulundukları bölgede yarı bağımsız haldedirler. Hun devletinde görülen bu ikili teşkilât daha sonraki zamanlarda özellikle Oğuz Türklerinde aynen görülmüştür. Sağ ve sol kollarda kendi içlerinde altışar bölüme ayrılmıştır[23]. Bunlardan herbirini idare eden yöneticiler için birer divanhâne oluşturulmuştur. Bu yöneticiler görevlerine göre çeşitli unvanlar almışlardır. Tanrı-Kut’tan yani, kağandan sonra en yüksek ünvan Toki (Çince; Hien) Unvanıdır. Sürekli olarak kağanın en üstün oğluna bu ünvan verilmiştir. Her divanhânede üç görevli bulunmuştur. Bunlardan biri şehrin hâkimidir; biri divan mallarına bakar; diğeri ise sır kâtibidir[24].

Çin kaynaklarında, Hun devlet işleri ve dinî törenleriyle ilgili olarak üç ayrı toplantıdan söz edilmiştir. Bu toplantılardan biri, daha çok dinî nitelikte olup yılın ilk ayında kağanın sarayında yapılmıştır. Toplantıda kurban kesilmesinin yanında, devlete ait bazı önemli sorunlar konuşulmuştur[25]. Diğer toplantı, ilkbaharda, beşinci ayda Lung-Ç’eng’de olmuştur. Hunlar açısından büyük bir önem taşıyan bu toplantıda Gök’e, Yer’e, atalara ve diğer doğa güçlerine kurbanlar sunulmuş; at yarışları, deve güreşleri vb. gösteriler düzenlenerek hükümdarlıklar onaylanmış ya da yeni kağan seçimleri yapılmış; gerektiğinde ise idareye geniş yönetim yetkileri verilmiştir. Ayrıca yine bu toplantıda bütün ülke sorunları genel görüşmeler açılarak, görüşülüp karara bağlanmıştır. Bir diğer toplantı ise sonbaharda, hayvan mevcudunu, devletin insan ve askeri gücünü saptamak üzere Ma’-i bölgesindeki Tailin’de yapılmıştır[26].

Eski Türklerde, ayrıca bu toplantılarda alınan kararların ülke genelinde bir düzen içinde uygulanmasını sağlamak ve gerçekleştirilen uygulamaları izlemek üzere ayrı bir kurula da ihtiyaç duyulmuştur. Bu, bakanlardan oluşan bir hükümettir. Çin kaynaklarında, Hunlardan itibaren Türk devletlerinde, idareyi ve dış ilişkileri düzenlemek gibi görevleri yerine getiren Türk bakanlarından sık sık söz edilmiştir[27].

Hunlarda devlet içinde öne çıkan kurumlardan biri askerî teşkilâttır. Bir Macar bilgininin dediği gibi “at, başka bir kavmi sadece sırtında taşır. Hun kavmi ise, at üzerinde yaşar. Onlar, atlara yapışmış gibidirler”[28]. Diğer milletlerde askerî kuvvet çoğunlukla, para ile tutulan kimselerden oluşurken, Türklerde ordu devletin doğal savunma gücü sayılmıştır[29]. Özellikle hafif zırhlı süvari birliklerine dayalı olarak oluşturulan orduda her on nefere bir baş tayin edilmiştir. Savaşta her elli bin askerin büyük komutanı vardır[30]. Hunlarda bütün İdarî görev sahipleri aynı zamanda “asker” olduklarından, ordunun görev ciddiyeti her türlü, İdarî ünitelere yansımış ve devlet mekanizmasının askerî disiplin içinde çalışması sağlanmıştır. Bu durum Türk devletinin askerî karakterini açıklayabilir[31].

Eski Türk topluluklarında, toplum içinde ferdin büyük bir önemi vardır. İnsana insan olduğu için değer verilmiştir. M.Ö. 167 yılında Çin’e birkaç defa gidip gelen bir Hun vezirinin Çin kaynaklarına geçen şu sözleri bunu açıklamaktadır: “Çin’deki ahlâk ile kanunlar yıpranmıştır. İdare edenler ile edilenler birbirlerine kin ve düşmanlık dolu gözlerle bakıyorlar. Çin’deki evler ile sarayların yapımında çalıştırılan insanların güçleri de, artık tükenmiştir. Çin’de halk, güçlerini giyinmek ve yemek için, tarla sürmek ile ipek böceği yetiştirmeye verirler. Ayrıca kendilerini savunmak için savunma duvarları yapmak ve yeni kentler kurmak mecburiyetindedirler. Böylece, Çin’deki halk, tehlike zamanlarında ne döğüş ve ne de savaş için eğitilmiş olamazlar. Barış zamanında ise, o kadar yorgundurlar ki, kendilerinde, mesleklerine verebilecek bir güç bulamazlar. Biz de ise savaştan dönünce herkes kendi işinin başına ve ailesinin yanına giderdi. Askerlik eğitimi, zaten günlük hayatın bir parçası idi” [32].

Çin kaynakları Hunların ceza kanunlarından da söz etmiştir. Bu kaynaklardan elde edilen bilgilere göre Hunlarda kan gütmek adeti yoktur. Herhangi birisini öldüren bir kimse idam edilir. Küçük suçlar araba tekerliği altında ezilmekle, büyük suçlar ölümle cezalandırılır. Araba tekerleği altında ezilmek sözlerini bazı sinologlar “yüzü damgalanmak” ya da “sopayla dövülmek” diye değerlendirmişlerdir. Hırsızlık suçunda bu suçu işleyen kimsenin ailesi de aynı derecede sorumlu tutulmuştur. Hapis cezası ancak on gün kadardır. Göçebe bir devlet yapısına sahip bulunulduğu için hapishane kurulamamıştır[33].

Eski Türklerde ve özellikle Hunlarda uluslararası hukuka ait ilkeler de mevcuttur. Eski Türkler herhangi bir anlaşmazlık durumunda işi barışçı yollardan halletmeye taraftardırlar. Çünkü onlara göre, normal uluslararası ilişki şekli barıştır. Ayrıca elçilerin dokunulmazlığı ilkesini de benimsemişlerdir. Hunlara göre savaştan kaçmak ile ölmek eş değerdedir. Bu nedenle savaştan kaçmanın cezası da ölümdür[34].

B- ÖZEL HUKUK

Hunların özel hukukları ile ilgili Çin kaynaklarında elde edilen bilgiler oldukça sınırlıdır. Bu kaynaklarda genellikle özel hukukun, aile hukuku dalı hakkında bilgilere rastlanmaktadır. Elde bulunan verilere göre, Hunlar gelişmiş bir baba-erkil aile yapısına sahiptirler. Baba-erkil ailenin temeli de dışarıdan evlenmeye yani ekzogamiye dayanır[35].

Hun devletinde hakanların kız aldıkları belirli boylar vardır. Hunların sosyo-ekonomik açıdan gelişmiş boyları kız kaçırma yolu ile evlenme yöntemine başvurmamışlardır. Çünkü kaynaklarda, Hunların kız kaçırma geleneği ile evlendiklerine ait belgelere rastlanmamaktadır[36].

Hunlarda özel hukuk açısından en dikkat çekici nokta levirat kaidesidir. Bu kaideye göre, babaların ölümünden sonra oğullarının üvey anneleri ile, büyük kardeşlerinin ölümünden sonra küçük kardeşlerin yengeleri ile, amcaların ölümünden sonra yeğenlerin yengeleri ile evlenmeleri hukukî bir görev olarak kabul edilmiştir[37]. Bu adetlerin başta gelen amaçları ailelerin bölünmemesi ve kocaları ölen kadınlar ile çocukların sefalete düşmelerinin engellenmesidir[38]. Ayrıca sağ kalan eş eski soyuna döndüğünde mevcut iş gücünün eksileceği de düşünülmüş olabilir[39].

Levirat kaidesinden çıkartılan bir diğer sonuç ise, Hunlar arasında çok kadınla evlenmenin (polygynie) hâkim olduğu görüşüdür.[40] Nitekim resmi Çin tarihi kaynaklarından Şiçi’ye göre; Mete, Tuman’ın Ulu Hatun’dan doğan oğludur. Ulu Hatun, Mete’nin babası Tuman’ın ilk hanımına verilen addır. İkincisi ise Kuma-Hatun’dur. Birinci hatundan doğan büyük oğul, İkinciden doğan ise küçük oğuldur[41].

Kuma, gerçek kadından oldukça farklıdır. Kumanın aileye katılması bir eş gibi değil, hatunun kız kardeşi tarzında olmuştur. Kendi çocukları kumaya anne yerine teyze diye hitap etmişlerdir. “Anne” ünvanı sadece gerçek kadına verilebilmiştir. Kumaların çocukları babalarının servetinden pay alamamışlardır. Ayrıca bir hükümdarın oğlu kumadan doğmuşsa hükümdar da olamamıştır[42].

Çin kaynakları Hunlarda, kağanın hatununun aynı kağan gibi kutsallığa sahip olduğundan ve devlet yönetiminden sorumlu kişi olarak bilindiğinden de söz etmişlerdir[43].

Hunlar savaşlarda mümkün olduğu kadar çok esir almaya gayret etmişlerdir. Çünkü bu esirler onların başlıca servetleri olmuş, sürülerin yanında çalıştırılmıştır[44].

Eski Çin kaynaklarında Türk boyları içindeki servet farklılaşması sık sık vurgulanmıştır. Son yıllardaki arkeolojik buluntular da bu kaynakları doğrular nitelikte sonuçlar vermiştir. M.Ö. I. yüzyılda yaşamış Hun soylularının mezarlarından birinde 85 altın plaka ile Çin ve İran kumaşlarının en güzel örnekleri bulunmuştur. Zengin mezarları ile fakir mezarları birbirlerinden çok farklıdır[45].

Hunlarda miras hukuku açısından dikkatimizi çeken en önemli nokta savaş sırasında, savaş meydanından ölen arkadaşının cesedini kurtaran kimseye, ölünün mallarının bırakılmasıdır[46].

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ