ESKİ BOZKIR DEVLET VE TOPLUM HAYATINDA KADININ KONUMU

ESKİ BOZKIR DEVLET VE TOPLUM HAYATINDA KADININ KONUMU

Tarihin başlangıcından beri kadın ve erkek, her devirde, her coğrafyada, her kültürde birbirlerini tamamlayarak yaşamış ve varlığını sürdürmüştür. Bu tamamlayış esnasında bazen biyolojik ve fiziksel nedenlerden ötürü cinsiyete dayalı iş bölümü yapılmış, bazen kadın oldukça ön plana çıkmış, anaerkil kültürler ortaya çıkmış ve doğurganlığı sebebiyle kutsallık atfedilip tanrıçalaştırılmıştır. Ancak bazen de geri planda yaşamını sürdürmek zorunda kalmış hatta köle, değersiz bir eşya, hiçbir hakkı olmayan bir nesne olarak görülmüştür. Tabi ki bu farklılıklar yaşanılan toplumun anlayışına, dönem şartlarına ve coğrafyaya göre değişip gelişmiştir. Çok eski devirlerden beri, devlet kurma geleneğine sahip olan bozkır topluluklarında da çeşitli faktörlerin etkisiyle kadına ait bir yer, bir konum oluşmuştur. Büyük bozkır devletleri olan İskitler (Sakalar), Sarmatlar, Hunlar ve Göktürkler dönemlerinde kadının nasıl algılandığına bakmadan önce, dönem ve coğrafyanın ana hatlarını çizmek gerekmektedir.

Yapılan araştırmalar ve arkeolojik buluntular, M.Ö. 8. yüzyılda Orta Asya’dan çıkıp M.Ö. 7. yüzyılın ilk çeyreğinde Asur sınırına kadar ulaşarak önemli bir güç haline gelen İskitlerin, Tuna Nehri’nden Çin’in batı sınırlarına kadar uzanan sahaya yayıldıklarını göstermektedir.[1] M.Ö. 5. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise, Sarmatların, varlığını görmekteyiz. Zamanla büyük bir güç haline gelen Sarmat toplulukları Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda İskitlerin egemenliğine son vererek kendi egemenliklerini ilan etmişlerdir.[2] Hunlar ise, Büyük Hun (Asya) ve Avrupa Hun olmak üzere tarihte iki büyük devlet kurmuştur. İlk kez bütün Türkleri tek bayrak altında toplamışlar ve Avrupa’nın bugünkü etnik yapısını oluşturan kavimler göçünde ana unsur olarak bulunmuşlardır. Hunların çok daha eski devirlerden beri Çin kaynaklarında adları geçmekteyse de, devletin kuruluşu olarak M.Ö 220 Tuman zamanı temel alınır. Bunu Hun devri için başlangıç kabul edip, Daha sonraki devirlerde kurulan Avrupa Hunlarının 469 senesindeki yıkılışını son kabul ettiğimizde, farklı devletlerde olsalar da Hunların bu devrede, Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar olan bölgede, siyasi yaşamını sürdürdükleri ifade edilebilir. Tarihte Türk adını ilk kez devlet adı olarak kullanmış olan Göktürkler ise Bumin Kağan (542-552) döneminde kuruluşunu gerçekleştirmiş ve 745 senesinde yıkılıncaya kadar, Orta Asya ve Çin’de hâkimiyet sürmüş bir Türk devletidir. Dönem ve coğrafya ana hatlarıyla bu şekilde olmakla beraber, yaklaşık 1500 yıllık bir dönemde, Çin’den, Orta Avrupa’ya kadar olan bölgeyi kapsamaktadır.

Sosyal Konumu

Bu geniş coğrafyada, oldukça uzun zaman diliminde kurulup yaşayan bozkır toplumlarında kadının yerinin oldukça önemli olduğunu görmekteyiz. Kadın, sosyal ve siyasi hayatın her noktasında aktif olarak yer almış, saygı görmüş ve değer verilip, korunmuş bireyler olarak sosyal yaşamlarını devam ettirmişlerdir.

İskit toplum yapısının önemli özelliklerinden biri kadınların bağımsız ve önemli rollere sahip bireyler olmasıydı.[3] Sabit bir yerleşim yerine sahip olmayan İskitler arabalar içinde yaşamaktaydı. Bir yerden başka bir yere göç ederlerken kadınlar iki ya da üç çift öküzün çektiği arabalarda, erkekler ise at üstünde onların yanında gitmekteydiler.[4] Kadınların araba içinde seyahat edip, erkeklerin at üstünde onlara eşlik etmesinin, değerli görülen varlığın korunması içgüdüsüyle yapılan bir davranış olduğu düşüncesini doğurmaktadır. Günlük hayatlarında ise İskit kadınları aktif olarak yer almaktaydılar. Zira İskit kadınları günlük yaşamında yoğun olarak at yetiştirmeyle uğraşmaktaydılar.[5] Dönemin şartları gereği erkeklerin savaşta oldukları zamanlarda, eğer kendileri de savaşa katılmamışlarsa, sürülerin ve evin idaresini üstlenmek temel görevlerindendi.[6]

Sarmatlarda da kadınlar benzer şekilde, toplum içinde özgür ve erkeklerle eşit iş ve hakka sahip olmuşlardı. Sarmatlarda kadınların yaşantısı Sarmat erkeklerinden pek de farklı değildi. Barış zamanında avlanıp, savaş zamanında savaşa giderek toplumda kendilerini kabul ettirmişlerdir. Erkeklerle birlikte veya tek başlarına at binip, av yapabilmişlerdi. Giyimlerinde de erkeklerle hemen hemen aynı durumdaydılar. Sarmat kadınları, aynı erkekleri gibi pantolon giymekteydi.[7] Sarmat toplum yaşamında, kadın-erkek farklılığına dayalı cinsiyetçi davranış görülmemiş, kadınlar toplumun özgür bireyleri olarak tüm faaliyetlere katılabilmişlerdir.

Hun ve Göktürk devirlerinde de bağımsız bireyler olarak yaşayan kadınlar, erkekler ile aynı iş ve hakka sahiplerdi. Eski Türk toplumunda kadınlar, hakları olmayan, pasif bir grup değildi. Gumilev, Eski Türk devletlerinde kadına karşı şövalyelere yaraşır tarzda bir saygı olduğunu, çadıra giren oğulun babadan, yani erkekten önce, anaya yani kadına saygı gösterdiğini belirtmektedir.[8] Evinde babadan önce saygı gösterilen Türk kadınına toplum içinde de benzer şekilde muamele edilmiş, “altun özük” (bedeni altın gibi kadın), “ertini özük” (bedeni inci gibi kadın), “arık” (temiz), “silig” (namuslu)[9] gibi güzel sıfatlarla anılıp, iltifat görmüştür.

Cinsiyet ayrımının yapılmadığı (biyolojik zorunluluklar sebebiyle olanlar dışında) eski Türk toplumunda kadın ve erkek eşit haklara sahip olarak yaşamını sürdürmekteydi. Kadınlar erkeklerden köşe bucak saklanan, evin harem kısmına kapatılıp orada yaşatılan bireyler değillerdi. Aksine toplum yaşamında büyük serbestliğe sahip durumdaydılar. Eski Türk kadını yönetim dâhil her türlü devlet memuriyetinde bulunabilir, ata binebilir, avlanabilir, dövüşebilir, güreş tutabilir ve hatta şaman ayini düzenlemek gibi dini görevleri de üstlenebilirdi.[10] Günlük hayata ve sportif faaliyetlere de katılabildikleri bilinmektedir. Çevgan adlı futbol benzeri bir oyun ile golf ya da poloya benzeyen çeşitli top oyunlarına Türk kadınları, Hunlardan beri katılıp oynamaktaydı.[11]

Toplumda bu şekilde aktif olan Türk kadınının aile içindeki durumuna baktığımızda da benzer bir algı olduğunu görürüz. Namus ve iffetine son derece düşkün olan eski Türk kadını her şeyden önce erkeğin “evdeşi” yani ev arkadaşı idi. Türk erkekleri eşlerine “görklüm” yani güzelim şeklinde, kadınları da onlara “bey” diye seslenirlerdi. Ev dâhil ailenin bütün varlığı, eşlerin ortak malı kabul edilirdi. Kadın, eşiyle birlikte ailenin bütün faaliyetlerine katılım gösterirdi. Ev içinde hâkimiyet kadına aitti.[12] Hun ve Göktürk kadınının, sosyal hayatta sahip olduğu önem ve görevlerinden başka, aile hayatında da bazı başka konum ve görevleri de vardı. Her şeyden önce, Türk kadını aile hayatında erkekle eşit durumdaydı. Kadınlar evinde, çadırında, arabasında ve atı üzerinde hep erkekleri ile beraberdi. Çocukların bakımından ve büyütülmesinden, baba ile beraber aynı derecede sorumluydu. Yemek pişirmek, temizlik yapmak, çocuklara bakmak, koyunları sağmak, sütten elde edilen yiyecekleri hazırlamak, dikiş dikmek, keçe yapmak, kumaş dokumak, çadırı kurup sökmek ve bazen kocasının atını eyerlemek kadının ev içindeki başlıca görevleri arasındaydı.[13] Arkeologlar, Hunların ilk faaliyette bulunduğu Ordos Platoları ile çevre bölgelerde çok sayıda ve hepsi de bronzdan yapılmış yemek pişirme aletleri, kaşıklar, çaydanlıklar, kazanlar ve bardaklar bulmuştur. Selenga Nehri yakınındaki Noin Ula Dağları’nda ise Kozlov ve ekibi M.Ö. II. ve I. yüzyıla ait Noin Ula 6 nolu kurganında çeşitli kaplar, içinde et pişirilmiş bronz tencere, kulpları hayvan biçiminde çaydanlık gibi günlük hayatta ev içinde kadınların yemek yapmakta kullandığı araç gereçler bulmuştur.[14]

Günlük hayatta kadınlar temizlik ve yemek işlerinden başka, koyun tüylerini bükerek dokurlar, elbiseler yaparlar, halı ve kilim gibi dokuma ürünlerini üretirlerdi. Evde çocukları ile meşgul olup bunların dışında çadırın kurulup sökülmesi, deri işleri, tereyağı ve peynir üretimi gibi işlerle uğraşırlardı.[15] Türk kadını üretime bu şekilde katılarak, ev ekonomisi yönünden de evini desteklemekteydi. Dönemin ve yaşayışın gereği olarak savaş önemli bir rol oynadığından, savaş zamanlarında evin idaresi için lazım olan bütün şeyleri tedarik etme görevini de üstlendiklerini görüyoruz. Savaş zamanlarında oluşan bu sorumluluk durumu, barış zamanlarında da iş bölümüyle devam etmekteydi.

Hunlar kendi toplumlarında kadın ile erkek arasında bir fark gözetmiyorlardı.[16] Toplum hayatında kadın bir bereket kaynağı, han, hakan ve cengâverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesi olarak görülmüştür.[17] Hunlar, hayatlarının her devresinde, her işlerinde kadına bir yer ve söz hakkı vermişlerdir. Erkeğin tamamlayıcısı olan kadının dâhil olmadığı hiçbir iş yoktu. Ayrıca toplum içerisinde saygı ve itibar görmüşler, sosyal hayatta da aktif olmuşlardı. Priskos’taki şu kayıtlarda; “Attila yaklaştığında kızlar karşılamaya çıktılar. Uzun beyaz tüller altında yedi kız ilerliyordu. Bu tüller o kadar uzundu ki uçlarını da iki kız tutuyordu. Bu tül sırası da epey çok olup bütün kızlar İskit şarkıları söylüyorlardı.”[18] bu durumun en güzel örneğini görmekteyiz. Bir sefer dönüşü Atilla’yı karşılamaya çıkan Hun kadın ve kızları, bir şölen havası içerisinde karşılama yapıp şarkılar söylemiştir. Görüldüğü üzere kadın, kapalı bir mekânda tutularak yaşamaktan çok uzaktır.

Göktürk toplumunda kadının konumuna baktığımızda da aynı Hunlarda olduğu gibi yüksek bir değer gördükleri karşımıza çıkmaktadır. Yaşadıkları çağa göre oldukça üstün bir konumda olan Göktürk kadınına her daim saygı ile yaklaşılırdı. Cinsiyet ayrımının hukuk üzerindeki etkisi hiçbir şekilde büyük olmamıştır. Kadın, kocasından bağımsız ayrı bir hukuka sahip olmuştur.[19]

Bahsedilen dönemden günümüze kadar gelen yazılı kaynaklar da kadına verilen önem ve toplumdaki yerine dair bilgiler içermektedir. Göktürkler dönemine ait, Türklüğün en eski ve en önemli eserlerinden biri olan Orhun Yazıtları’nın bir parçası olan ve 734 yılında ölen Bilge Kağan adına, 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilen yazıtta geçen, “Yukarıda Türk Tanrısı, Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu yukarı tutup kaldırdı.”[20] ifadesinde, İltiriş Kağan ile İlbilge Hatun adları aynı cümlede eşit olarak kullanılmıştır. Türk milletinin yok olmaması için Türk Tanrısı tarafından verilen lütuf ikisine birden verilmiştir. Anne ile babanın, yani kadın ile erkeğin aralarında -mecburi olan cümle içi sıralamadan başka- bir öncelik ya da farklılık belirtilmemesi ve bu derecede önemli bir görevin kadın ile erkeğe birlikte verilmesi dönemin Türk toplumunda cinsiyetçi ayrımın olmadığını düşündürmekte ve kadının toplumdaki önemini ortaya koymaktadır.

Bilge Kağan, başka bir yerde ise; “Sizler anam Hatun, hala ve teyzelerim, ablalarım, kadınlarım ve kızlarım” şeklindeki hitabı bu görüşü teyit etmektedir.[21] Bundan başka, Göktürk kitabelerinde kadınların bilgeliği göze çarpmakta “Annem İlbilge Hatun” ifadesi ile bu bilgeliğe dikkat çekilmektedir. Anne (kadın) tanrıçalara benzetilerek “Umay gibi annem” ifadesi ile yüceltilmiş, kadına gösterilen saygının ve sevginin ifadesi olarak tanrıçaya benzetilmiştir.[22] Bu tür hitaplar aynı zamanda, toplumda kadının isim sahibi bireyler olarak algılandığını göstermektedir. Sadece Göktürk yazıtlarında yer alan bu ifadeler bile bahsedilen dönemde kadının toplumsal mevkiini gözler önüne sermeye yeterlidir.

Eski Türk topluluklarının sözlü edebi ürünleri olan destanlarına bakıldığında kadınların toplum içindeki mevkiinin oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Türk mitolojisine göre kadın kâinatın yaratılışının kilit noktasıdır. Buna göre; kâinat yaratılmadan önce her yer denizdi. Bu âlemde yalnız yaratıcı-tanrı diyebileceğimiz Kayra Han Ülgün Ata vardı. Yalnızlıktan usandığı bir sırada, denizde “Akine” yani “Beyaz Anne” göründü. İşte Ülgün Ata, Akine’yi görüp ondan aldığı ilhamla kâinatı yarattı. Akine olmasa erkek tanrı Ülgün Ata ilhamsız kalıp, hiçbir şey yaratamayacaktı. Yine Altay Dağ silsilesinde birçok destanda konu olan kadın adını taşıyan bir dağ olduğunu bilinmektedir. Bu Kadın dağı Altay Türklerinin kadınlık şerefine diktikleri bir abide olarak görülmüştür.[23] Genel olarak bakıldığında da birçok destanda kahramanlar, başlarına gelen felaketlerden, eşlerinin ya da kız kardeşlerinin sadakat ve gayretleri sayesinde kurtulur.[24] Eski Türk kadınının toplumdaki bu yüksek derecesi, toplumun her kademesinde olduğu gibi yaşayışın bir yansıması olan sanat alanında da kendisini göstermiş, kadına verilen öneme ve toplumdaki yerine dair bilgiler aktarmıştır.

Kendileri ile çağdaş toplumların algılarından örnekler vermek bozkırlı kadının sahip olduğu konumu gözler önüne sermeye yardımcı olacaktır. Eski Çin toplumunun hukuku ve adetleri, kadınları birey olarak kabul etmezdi. Bu sebeple kadınlar isim sahibi olamaz ve numaralar ile çağırılırdı. 5. Ve 10. yüzyıllar arası İngiliz toplumunda ise kadınların Hristiyanlığın kutsal kitabı olan İncil’e el sürmeleri yasaktı. Ayrıca İngiliz erkekleri, eşlerini ticaret malzemesi yapma hakkına sahipti.[25] Kendileriyle çağdaş olan bu toplumlar ile karşılaştırıldığında, bozkır kadınının kutsal kitaba el süremeyip, ticaret malzemesi olarak görülmek bir tarafa, dini törenler yönetebildiklerini ve savaşta dahi düşman eline geçmesinin büyük utanç sayıldığını, adeta el üstünde tutulduklarını görmekteyiz.

Siyasi Konumu

Bozkır devletlerinde toplumsal konumları itibarı ile yüksek bir noktada bulunan kadınlar, siyasi alanda da bu yüksek mevkilerini korumuşlardır. Bozkır kadınları devletleri içerisinde ufak memuriyetlerden başka yönetici olarak da siyasi alanda boy gösterebilmişti. Sarmatlarda yukarıda anlatıldığı üzere kadınların yaşantısının erkeklerinkinden çok farklı olmaması yani barış zamanında ava gidip, savaş zamanında düşmanla mücadele edebilmeleri, toplumda kendilerini kabul ettirmelerine ve bu durumda en üst düzeyde yönetici olabilmelerine temel oluşturuyordu. Yönetici Sarmat kadınına Amage’yi örnek gösterebiliriz. M.Ö. 2. yüzyılın başlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda egemen güç Sarmatlar olmuştu. Bu dönemde Karadeniz’in kuzey kıyılarında Grek koloni şehirleri vardı. Kırım İskit hükümdarının Gelibolulara düşmanca davranışı onların Sarmatlardan yardım istemesine neden olmuştu. Bu durum üzerine Sarmatların başındaki Amage, İskit hükümdarına bu faaliyetlerden vazgeçmesi için emir göndermişti.[26] Gene yönetici bozkır kadınına Herodotos’un bahsettiği Tomris’i örnek göstermek mümkündür. Herodotos’un kaydettiğine göre, Hazar Denizi’nin gündoğusunda yer alan uçsuz bucaksız ovanın büyük bir bölümünü Massagetler tutmaktadır ve bunlar kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan Tomris adlı bir kadının idaresi altında yaşamaktadır.[27] İlhami Durmuş yaptığı araştırmalar sonucunda, üç ayrı grup halinde teşkilatlanmaya sahip olan İskitlerin, bir kolunun hükümdarının söz konusu Tomris olduğunu ortaya koymaktadır.[28]

Hun ve Göktürk devletlerinde de kadının yönetimde söz hakkı olduğunu görmekteyiz. Eski Türk devletlerinde, kağan ya da hanın yanında olan imparatoriçeye hatun, kadın ya da hanım denirdi.[29] Hatunlar devlet yönetiminde söz sahibidirler ve geleceğin hükümdarlarının annesi olacak olmaları dolayısıyla özel bir yere sahiptirler. Devlet yönetiminde hatunluk hukukuna sahip Türk kadınının, eşinin yanında bir yeri ve söz hakkı bulunmaktaydı. Hükümdarın yanında hatunu resmi törenlere katılmış, elçileri karşılamış ve yeri geldiğinde devletini temsil ederek adeta bir diplomat vazifesi görmüştür.[30] Bununla beraber zaman zaman boyları üzerinde çok etkili olabilmiş ve devlet içinde yüksek görevlere gelebilmişlerdi. Hatta idari konularda zaman zaman, eşleri olan kağanların önlerine geçtiklerini de görmekteyiz.[31] Roux’a göre, Göktürk Yazıtları hatunların devletin kuruluşunda aldıkları rolü ısrarla belirtmektedir. Hatun, han ya da kağan ile birlikte devletin çatı kirişini meydana getirmektedir ve devlet için vazgeçilmez görünür. İmparatorluğun kaderi kağanınkine olduğu gibi, hatunlarınkine de bağlıdır.[32]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al