ERMENÎLERÎN KÖKENİ VE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK-ERMENÎ İLİŞKİLERİ

ERMENÎLERÎN KÖKENİ VE GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK-ERMENÎ İLİŞKİLERİ

Türk-Ermeni İlişkilerinin tarihine ana hatları ile temas etmeden evvel, Ermenilerin kökeni hakkında bilgi vermenin yararlı olacağına inanıyorum.

Ermeni adına ilk defa, M.Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Ve asıl ilginç olan nokta şudur ki, Ermeniler, kendilerine hiçbir zaman “Ermeni” dememişler, bilakis kendilerini “Haikhlar” olarak adlandırmışlardır. Ermeni ismi, Pers Kralının, bölgenin adına izafeten uydurmuş olduğu bir isimdir. Çünkü çivi yazılı belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, daha M.Ö. 3. Binyıldan itibaren[1], onların yerleştiği Doğu Anadolu Bölgesine “Armanu” veya “Armenia” denilmekte idi. Başka bir tabirle, Ermenilerin gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de, Doğu Anadolu Bölgesi, “Armenia” adıyla anılıyordu. İşte Pers Kralı, hâkimiyeti altında bulunan ve muhtemelen batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara “Armenia Bölgesinde oturanlar” anlamına gelen “Ermeniler” ismini vermişti. Şu noktayı da açıklığa kavuşturmakta fayda görüyoruz: Ermeniler, kendilerinden önce bu topraklar üzerinde oturmuş olan Urartuları (M.Ö. 9.-6. yüzyıllar arası) ataları olarak göstermeye ve dolayısıyla bölgenin gerçek sahibi olduklarını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, yapılan filolojik tetkikler, Ermenilerin kullandığı dilin, Hint-Avrupa kökenli dillerden olduğunu, açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Buna karşılık Urartuların dili, M.Ö. 3. Binyılda Doğu Anadolu’nun hemen hemen tamamı ile Güneydoğu Anadolu’nun bir bölümünde oturan ve bilim adamları tarafından Proto-Türkler oldukları ileri sürülen Huri kavminin diliyle akraba olup, Asya kökenli dillerdendir. O halde, Ermenilerin böyle bir iddiada bulunmaları, tamamıyla yersiz ve yanlıştır. Çünkü filolojik açıdan, böyle bir görüşün haklılığına asla imkan yoktur[2]. Eğer Urartulara mutlaka bir akraba aranıyorsa, Filolojik açıdan, bu akrabalığa en layık olanlar Türklerdir.

Ermeniler, büyük bir ihtimalle, M.Ö. 8. yüzyılda vuku bulan Trak göçleri neticesinde Anadolu’ya geldikten ve yaklaşık iki asır orda burada yaşadıktan sonra, Urartu Devletinin yıkılmasını fırsat bilerek, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında, Van Gölü ve civarındaki topraklara, Pers Kralının egemenliğini kabul etmek ve ona vergi ödemek şartıyla yerleşebilmişlerdir. O halde, Ermenilerin Anadolu’daki tarihleri, M.Ö. 6. yüzyıldan daha geriye gitmemektedir. Halbuki, çivi yazılı belgelerdin öğrenildiğine göre[3], Türkler M.Ö. 3. Binyılın sonlarından itibaren Anadolu’da mevcutturlar ve Anadolu’nun kaderinde önemli roller oynamışlardır[4].

Ermeniler, Pers İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra İskender’in, daha sonra da sırasıyla Selevkosların, Romalıların, Bizanslıların, Selçuklu Türklerinin ve nihayet Osmanlı Türklerinin egemenliğinde yaşamışlardır.

Ermeniler, Anadolu’da yaşadıkları uzun zaman içerisinde hiçbir zaman tam manasıyla bağımsız olamamışlar, mütemadiyen himaye altında yaşamışlar ve karşılığında da vergi ödememişlerdir. Fakat şurası bir gerçektir ki, en iyi muameleyi Türklerden görmüşlerdir. Hatta Osmanlı imparatorluğu döneminde devletin üst kademelerinde kendilerine birçok görevler verilmiştir[5]. Ancak, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, emperyalist devletlerin teşvik ve tahrikleriyle, memleket içerisinde karışıklıklar çıkarmaya ve Osmanlı Hükümeti için problem olmaya, başlamışlardır. Nitekim, dış güçlerin yardımıyla oluşturulan Ermeni komiteleri aracılığı ile memleketin her yerinde kulüpler ve kitaplıklar açılmış, buralara devam eden kişilere Ermeni Tarihi ve Ermeni büyükleri hakkında bilgiler verilerek, Ermeni milliyetçiliği aşılanmaya çalışılmıştır. Bu arada Türklüğe ve Türklere karşı Ermeni halkında nefret uyandıracak eserler de neşredilmiştir. Ermeni Patrikhanesi ise, dini yükümlülüğünü bir tarafa bırakıp, bütün mevcudiyeti ile komitecilerin karargâhı haline gelmiştir. Rus Çarlığı da, Kilikya (Adana, Maraş, İskenderun) bölgesindeki Ermenileri Ortodoks mezhebine geçirerek kendisine bağlamayı ve bu yolla Akdeniz’e çıkmayı hedeflediği için, devamlı olarak Ermenileri kışkırtmaktan geri kalmamıştır.

Balkan Harbi’nden sonra Ermeni derneklerinin siyasi faaliyetleri daha da artırmış ve Ermeni çeteleri, Türkleri katletmeye başlamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu 3 Ağustos 1914 tarihinde Birinci Dünya Harbi’ne fiilen iştirak ettikten sonra ise Ermeniler, Anadolu’da oturan ve hiçbir günahı olmayan binlerce Türkü çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden acımasızca katletmişlerdir. Elbette ki, böylesine vahim bir durum karşısında Osmanlı Hükümeti’nin birtakım tedbirler alması gerekiyordu. Nitekim çok geçmeden bu tedbir alındı. Gerçekten, Başkomutanlık makamı, Anadolu’nun birçok yerlerinde ve özellikle Doğu Anadolu’daki Ermeni isyanlarının, sabotajlarının ve silahlı eşkıyalıkların tehlikeli bir durum yarattığını görerek, İçişleri Bakanlığı’na bir teklifte bulunmuş ve 27 Mayıs 1915 tarihinde de üç maddelik bir tehcir (Göç Ettirilme) kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun ile; 2 ordu, bağımsız kolordu ve tümen komutanlarına, “askeri nedenlere dayanarak, casusluk ve hainliklerini hissettikleri bölge halkını, tek tek veya toplu olarak memleketin diğer bölgelerine gönderebilmelerine” yetki verilmiştir. Bu kanuna göre çıkarılan yönetmeliklerle de, göç ettirilen şahısların mal, can ve namuslarını koruyucu çeşitli düzenlemeler getirilmiştir[6].

Osmanlı Hükümeti ayrıca, Ermenilerin göç ettirilmesiyle ilgili olarak bir de talimat metni yayınlamıştır. Bu metinde şöyle denilmektedir: “Nakli gereken Ermenilerin yeni yerleşme bölgelerine hareket ettirilmeleri ve yolculukları sırasında rahatları sağlanmalı, canları ve malları korunmalıdır. Varışlarından, yeni yurtlarına tamamıyla yerleşmelerine kadar, iâşeleri, mülteci tahsisatlarından karşılanmalıdır. Bunlara daha evvelki mali durumları ve halihazır ihtiyaçlarına göre, mal ve toprak dağıtılmalıdır. İhtiyaç sahipleri için, hükümet evler yapmalı, çiftçi ve ihtiyaç sahibi zanaatkârlara tohum, âlet, teçhizât temin etmelidir.”

“Bu emrin tamamıyla, Ermeni isyancı komitelerinin genişlemesine karşı bir tedbir olması nedeniyle, Müslüman ve Ermeni gruplarının, karşılıklı katliama girişmelerine yol açacak şekilde yerine getirilmesinden kaçınılmalıdır.”

“Yeniden yerleştirilen Ermeni gruplarının refakat etmek üzere, özel görevliler temini için düzenlemeler yapılacak, bunların yiyecek ve diğer ihtiyaçları sağlanacak, bu amaçla gerekecek harcamalar, göçmenlere ayrılan hükümet tahsisatından karşılanacaktır.”

“Göçmenlerin yolculukları sırasında, varış yerlerine kadar, gerekli iâşeleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere, yerleşebilmeleri için, kredi verilmelidir. Yolculuk halindeki kişiler için kurulan kamplar, muntazam olarak denetlenmelidir. Bu kişilerin refahı için gerekli tedbirler alınmalı, ayrıca asayiş ve güvenlikleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere yeterli yiyecek verilmeli ve sağlık durumları, her gün, doktor tarafından denetlenmelidir… Hasta, kadın ve çocuk trenle, diğerleri ise dayanıklılıklarına göre, katırlara, araba içinde veya yaya olarak gönderilmelidir. Her konvoya bir müfreze muhafız refakat etmeli, her konvoyun yiyecek malzemeleri, varış yerine kadar korunmalıdır. Kamplarda veya yolculuk sırasında, göçmenlere karşı bir saldırı vuku bulursa, bu saldırılar, derhal önlenmelidir.”[7] Görülüyor ki, yüzyıllardan beri Türklerle yan yana yaşayan Ermeniler, güvenilir bir vatandaş olarak kabul edilmelerine ve kendilerine her türlü konuda serbestlik tanınmasına rağmen, Türkiye üzerinde çeşitli menfaatleri olan yabancı devletlerin oyununa gelerek, hata işlemişlerdir. Eğer Ermeni vatandaşlar, macera peşinde koşan Ermeni komitelerinin aklına uyarak, memleketin çeşitli yerlerinde karışıklıklar, isyanlar, eşkıyalıklar, sabotajlar ve hatta düşman hesabına casusluklar yapmasalar ve her şeyden önemlisi, en kritik durumlarda, Türk ordusunu, arkadan vurmak gibi hareketlere girişmeselerdi ve nihayet silahları ile düşman tarafına geçerek, her şeylerini paylaştıkları Türk askerine karşı savaşmasalardı elbette ki bu isyanları bastırmak için hiçbir askeri harekâta gerek kalmayacağı gibi, yurdun başka köşelerine göç ettirilmeleri de söz konusu olmayacaktı. Esasen hiçbir hükümet, kendisine sadık, görevini yapan vatandaşlarını, hele ölüm-kalım savaşında olduğu bir zamanda, cezalandırma ve göç ettirme gibi işlemlere girişemez[8].

Ancak, azınlıkların, yurt çıkarlarına uymayan ve hatta vatanı yok etmek durumuna getiren eylemlerine karşı da hükümetlerin eli kolu bağlı kaldıkları, hiçbir zaman ve hiçbir yerde görülmemiştir. Suça uygun cezayı vermek, devlet otoritesinin ve hükümet yöneticilerinin en doğal hakkı ve hatta görevidir[9].

Türk milletini savaş meydanlarında yenemeyeceklerini anlayan emperyalist devletler, Türklerle kardeş gibi yaşayan azınlıkları, çıkarları için, bir piyon olarak kullanmışlardır.

Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler tarafından öldürülen Türklerin sayısı, öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerin sayısından çok daha fazladır. Bu öldürülen Türklerin çoğu, Ermeni isyanlarında baskına uğrayan askerlerle, işi gücü ile uğraşan sivil halktı. Gözünü kin bürümüş Ermeni komitecileri, kadın, çocuk ve ihtiyarları bile öldürmüşlerdir. Bu hareket tarzı, insanlık için, medeniyet için, utanç vericidir. Ermeni komitecileri, yabancı devletlerin özendirme, kışkırtma ve her türlü yardımlarıyla hem Türk ve hem de Ermeni ırklarına en büyük kötülüğü yapmışlardır.

Ermenilerin Doğu Anadolu’daki çarpışmalarda ve tehcir sırasında kayıplar verdiği bir gerçektir. Esasen bu durumu inkar eden de yoktur. Savaştan kaynaklanan genel düzen ve güvenlik ortamı ve zapt edilmesi mümkün olmayan şahsi kin ve öç alma duyguları çerçevesinde, göç ettirilen kafilelere bir takım saldırılarda bulunulmuştur. Ancak hükümet, bu durumu, elinden geldiği kadar önlemeye çalışmış ve sorumlu gördüğü saldırganlarla görevlerinde ihmali görülen muhafızları da en ağır şekilde cezalandırmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al