ERKEN OSMANLI’NIN FETİH VE YERLEŞİM SİSTEMİNDE AKINCI BEYLERİNİN STRATEJİK ÖNEMİ

ERKEN OSMANLI’NIN FETİH VE YERLEŞİM SİSTEMİNDE AKINCI BEYLERİNİN STRATEJİK ÖNEMİ

Erken Osmanlı döneminin yerleşim sistemi, üç ana temel prensip üzerinde şekillenmektedir. Sistem, Osmanlı idaresinin, toprak yönetiminin ve toplum yaşamının yeni alınan yerleşim bölgelerine yerleştirilmesi amacını taşımaktaydı. “Uç savaşçıları” olarak nitelenen gaziler, fethettikleri bölgelerde bir süre sonra kendi beyliklerinin yöneticileri durumuna gelmiştir. Akınlar sonrasında fethedilen yerleşim bölgeleri, lokal kaynaklar ile idare edilmek zorunda kalınmış bu suretle teşkilatlanma ve imâr işlerine zaman ayrılmıştır. Böylece yeni alınan topraklarda bulunmayan unsurlar kolaylıkla yerleştirilmiştir.[1]

Bolu, Ankara ve Konya üzerinden gelen yolların önemli kavşak noktalarında bulunan Bizans şehirleri Osmanlıların eline geçtiği sırada, savaşlardan dolayı, halkın çoğunun ölmesi ve kaçması ile birlikte, bazılarının da mallarının müsaderesi sonucu boşluklar meydana gelmiş, ancak Anadolu’dan ekonomik sıkıntı içerisindeki halkın büyük bir kısmı yeni alınan bu şehirlere gelerek kendilerine ev ve arazi edinmişlerdir. Ayrıca Anadolu’nun her tarafındaki Ulema ve tarikata mensup kişiler Osmanlıların hizmetine girmiş böylece fetih ve iskân faaliyetlerinin kısa bir sürede gerçekleşmesi için uygun bir ortam sağlanmıştır.[2]

Osmanlı beyliğinin mali kaynağı, akın ve fetih gelirlerine dayanmaktaydı. Akıncılık sistemi fetihlerle ganimet elde edip, malî desteği sağlamakta önemli bir etken olarak dikkati çekmekteydi.[3]

Moğol istilası sonucu, Türkmen aşiretleri, Orta Asya’dan gelip Bizans sınır bölgelerine yerleştirilmiş, zamanla nüfusun da artmasıyla akınlar da yoğunluk kazanmıştır. Türkmenlerin Bizans’tan aldıkları topraklar üzerinde zamanla bağımsız beylikler kurulmuştur. Türkmen akınları Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda, özellikle sınır boylarının güvenliğinde önemli roller üstlenmiştir. Hıristiyan ahaliye can, mal ve din özgürlüğü verilmiş olması, Selçuklu geleneğinin Bizans arazisine yerleşmesini sağlamıştır. Osmanlıların Balkan topraklarında uyguladığı yerleşim politikasının başarısını H. İnalcık Türklerin getirdiği bu adalete bağlamaktadır.[4]

İlk aşamada fethedilen toprakların mülkiyet ve ücretim ilişkilerine dokunulmamış, sadece yerel beylerin yıllık vergiye bağlanmasıyla yetinilmiştir. Devlet mülkiyetinin yerleştirilmeye çalışılmasıyla birlikte tımar sistemi ile fethedilen araziler yükümlülük karşılığında dağıtılmış, ancak kurumsal ve idari değişikliklerle kalıcı olunamayacağını bilen Osmanlılar, bu bölgeleri gönüllü ve zorunlu göç yoluyla iskana tabi tutmuşlardır.[5]

Osmanlıların yeni almış oldukları bölgelerde uyguladıkları bir başka iskân sistemi de “Kolonizatör Türk Dervişleri” denilen bir grup tarafından gerçekleştirilmekteydi.[6] Bu dervişlerin üstlenmiş oldukları zaviyelerin çoğu boş toprak bulmak, kendilerine yer ve yurt edinmek için gelip, yeni alınan Hıristiyan topraklarına yerleşen göçebelerden oluşmaktaydı.

Issız, tenha, tehlikeli geçit noktaları ve boğazlarda inşa edilen zaviyeler bir çeşit güvenlik noktalarını oluşturmaktaydı. Manisa’nın Saruhan kazasının Nif (Kemalpaşa) nahiyesinde Kapukaya denilen mevkide Hamza Baba adındaki derviş için, “Dest-i rencile açup ihya idüp, su getirüp bir zaviye bina idüp, bağ diküp, Allah rızasiyçün oradan gelüp geçene hizmeti dokunduğu sebeple; Sultan Bayezid tarafından öşürden affedilmiştir.” denilmektedir.[7] Dervişlerin önderliğinde gerçekleştirilen iskan faaliyetleri sonucunda bölgelerin Türk ve İslâm kültürü ile kaynaşması sağlanmıştır.

Osmanlıların fetih ve iskân politikaları üzerine bilgiler aktaran S. Yarasimos, Osmanlı fetihlerinin ilk yıllarda; maceracı, yarı savaşçı ve dini toplulukların, oluşum süreci içerisindeki bir devletin hizmetine girmekten çok yeni fethedilen topraklardan kendilerine pay çıkarmaya çalıştıklarını; Osmanlı sınırlarının yeni akınlara imkânlar açan tek yol haline gelmesinden dolayı “gazi” ruhunun akınları besleyen bir etken haline geldiğini belirtmektedir.[8]

Osmanlı fetih ve iskân politikasının dayandığı temel unsurların; dini, ekonomik ve sosyal nedenlere dayandığı görülür. Bu üç neden içerisinde, dini faktörlerin oynamış olduğu rolün daha fazla olduğu; insanları dini bağ ile birleştiren ve toplum içinde güçlü kılan bir özellik taşıdığı anlaşılmaktadır.

Osmanlıların fetih ve iskân politikası içerisinde almış oldukları topraklarda uyguladıkları tımar sistemi de; yeni alınan bölgelerde Osmanlıların daha kalıcı hale gelmesini sağlayan önemli unsurların başında gelmektedir. Herhangi bir yükümlülük karşılığında verilen tımarlar sayesinde, devletin topraklar üzerindeki etkinliği daha da güçlenmiştir.

Tımarlar sahiplerine sağladıkları yarar bakımından iki kısma ayrılmaktadır. Birincisi “serbest tımar” (has, zeamet, dizdar ve vakıf tımarları) olup, bu tımara sahip olanlar, dirliklerini oluşturan arazileri de korumakla görevliydiler ve bunu sağlarken kendilerine “rüsum-u serbesti” adını alan bir gelir sağlamaktaydılar. Ancak bu durum, Kadı’nın kontrolüne ve hükmüne bağlıydı. Bunların “tevcih beratları”ında serbest tımarların “ulumûm rüsûm-ı şer’iye ve tekalif-i örfiyeleriyle tevcih” olunmuş oldukları kayıtlı bulunduğundan, yasaların raiyyete yükledikleri bütün vergiler tamamıyla kendilerine aitti. Devlet serbest tımar raiyyeti üzerindeki en mühim haklarını yine kendisine bırakmaktaydı. Serbest olmayan tımarlar ikinci grubu oluşturmaktaydı. Bunlar genelikle “sipahi tımarları”dır. Gelirleri de sipahi (tımar sahibi süvari eri), subaşı (güvenlik görevlisi) ve sancak beyine ortak yazılmıştır. Serbest tımardan en büyük farkı irsi olmasıydı. Tımar sistemi içinde sancak beylerinin konumu da şu şekildeydi. Sancak beyi başında bulunduğu sancağın asla “sahib-i raiyyeti” değildi. Ancak bu sancağın herhangi bir kazasında bulunan bir veya iki nahiyedeki has topraklarının sahibi durumundaydı ve askeri görevini yerine getirdiğinden, hizmetinin karşılığı olmak üzere verilmekteydi.[9]

Yükümlülükleri karşılığında verilen tımarları sivil ve askeri tımarlar olmak üzere iki ana grup altında inceleyebiliriz. Bunlardan sivil tımarlar, toplumun değişik kesiminden statü ve konum olarak farklı kişilere verilmekteyken, askeri tımarların, süvari (atlı) olsun veya olmasın askeri görevlilere verilirdi. N. Beldiceanu askeri tımarları da kendi içerisinde, atlı hizmet karşılığında verilen tımarlar ve süvari olmayanlara verilen tımarlar olmak üzere iki gruba ayırmıştır. Son grubu da iki gruba ayrılarak kale komutanlarına ve garnizonlardaki askerlere verilen tımarlar ile görevleri denizle ilgili olan kişilere verilen tımar olarak ele almıştır.[10]

835 H./1431 M. tarihli Arvanid sancağı tımar defteri incelendiğinde, tımar sahibi kişilerin değişik görevde ve statüdeki kişilerden oluştuğu ve Saruhan ilinden zorunlu olarak göç ettirildikleri anlaşılmaktadır. Devlet tarafından tımar verilerek bu bölgeye iskân ettirildikleri anlaşılmaktadır. Örneğin 47 b nolu kısımda, Tımar-ı Yusuf’tan bahsedilirken:

“Saruhanlu sürülüp gelmiş, merhum sultan zamanında Umur ve Ali yermiş, sultanımız zamanında mezkûra vermişler, elinde paşa bitisi vardır”[11]

Tımar sistemi, Osmanlıların toprağın kullanım hakkının değerlendirilmesi bakımından önemli ve vazgeçilmez bir uygulama olarak varlığını yüzyıllarca sürdürmüştür.

Akıncı beylerinin tımar edinmeleri ile başlayan yerleşim ve iskan etkinliğinin birinci süreci hakim oldukları üs merkezlerinde, imâr faaliyetleri için gerekli mali desteği sağlamaları ile devam etmiştir. Tarihi kaynaklardaki bilgiler akıncı beylerinin tımar almalarına ilişkin hiçbir şüpheye yer vermemektedir.[12]

“Karamürsel derler ki bahadır vardı. O kıyıyı ona tımar verdiler. Orasını tımarlara bölüştürdüler tımar erlerini kıyıya getirdiler ki İstanbul’dan yeni çıkıp memleketi varmasın. Yalova’yı da tımara verdiler. Akcakoca ile olan gazileri buraya topladılar…”

Orhan Gazi döneminde akıncı beylerinin tımar edindiklerini belgeleyen bu bilgiden, fethedilen toprakların tımarlara bölünerek dağıtıldığını ayrıca, tımarların öncelikle o toprakları alan tımar erleri ve akıncı beyleri arasında pay edildiğini göstermektedir.

I. Murad Dönemi’ndeki Gümülcine, İskeçe ve Büre’nin alınmasına ilişkin vermiş olduğu bilgilerde ise şu kayıtlar dikkati çeker.[13]

“Veziri Hayreddin Paşa’ya emretti: “Varın Evrenüz ile o illeri fethedin” dedi Evrenüz, Gümülcine’yi yer edinip oturdu. Büre’yi İskeçe’yi Marulya’yı fethetmişti. Haracını Murad Han’a gönderdi. Daha başka memleketlere de hücum ederdi. Aldıkları yerlerde padişahlık kanunu tatbik ettiler hana gönderilmesi gerekli olanı gönderdiler gazilere verilmesi gerekli olanı verdiler. o dahi bütün civarı ile fetholundu memleketini tımar erlerine paylaştırdılar. Kafirlerine haraç tayin ettiler oradan devletle yine buna geldiler Evrenüz Gazi’ye Serez’i uç verdiler”

Akıncı beylerinin fetih ve yerleşim politikasında rol oynayan önemli faktörlerden birisi de tarikatlara mensup şeyh ve dervişlerin etkin faaliyetleridir. A.Yaşar Ocak heterodoks tasavvuf akımlarına mensup şeyh ve dervişler olarak nitelediği bu grubun tekkelerde toplanmak yerine 13. yüzyıldan itibaren sınırlardaki fetih hareketlerine katıldıklarını, yeni alınan topraklarda gayri müslimlerle temasa geçerek onların bölgeleri müslümanlaştırdıklarını belirtmektedir. Yazar I. Bayezid devrinde Rumeli fetihlerine katılan ve Dimetoka’da bir zaviye açan Kalenderi şeyhi olan Seyyid Ali Sultan’ın rahiplerin aracılığı ile Hırıstiyan halkı müslümanlaştırdığını Menâkıbnâmesi’ne dayanarak aktarmaktadır. Yazar’ın Kalenderiler ve Bektaşilik üzerine verdiği bilgilerden de, Osmanlılar’ın fetih ve iskân politikasında tarikatların önemli rolü olduğunu öğreniyoruz.[14]

Akıncı Beyleri tımar edinmekle brlikte fethettikleri toprakların sancakbeyi olarak idari sorumluluğunu da almışlardır. Bu duruma en iyi örneğimizi; I. Murad’ın, Gazi Evrenos Bey’e Sancaklık yerler verildiğini gösterir bir beratnâmesidir.[15]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ