EDEBÎ SANATLARIN TERİM OLARAK DÎVANLARDAKİ KULLANIMI ÜZERİNE

EDEBÎ SANATLARIN TERİM OLARAK DÎVANLARDAKİ KULLANIMI ÜZERİNE

Günümüzde divan şiiri ile ilgili tahlil çalışmalarında vazgeçilmez bir rol oynayan edebî sanatlar, acaba bu şiirin gerçek temsilcilerinin, yani divan şairlerinin, ne kadar gündemindeydi? Acaba bizim bugün onların şiirlerinde yaptıklarına inandığımız edebî sanatların adlarını ve tanımlarını, şairlerin kendileri ne kadar biliyorlardı? Bu bilgiler şiir yazımı için gerekli miydi? Bu soruların dolaylı cevaplarını ilk olarak bu şairlerin divanlarında, ikinci olarak belâgat ve edebî sanatlar konusunda Türkçe eser kaleme alan yazarların beyan ve imalarında aramak gerekir.[1] Bu yazıda divan şairlerinin edebî sanatları terim olarak divanlarında kullanıp kullanmadıkları konusu ele alınacaktır.

Edebî sanatlar konusunda günümüzdeki yaygın görüş, divan şairlerimizin bu sanatları çok iyi bildikleri ve şiirlerini kaleme alırlarken bu teorik bilgilerini kullandıkları yönündedir. Aslında sadece bir kanaat veya varsayımdan ibaret olan bu görüş yazılı ve sözlü kaynaklara inilerek ispatlanmaya çalışılmamıştır. Divan şairlerimizin konuyla ilgili pek fazla eser yazmamaları, onların bu konuda ne düşündüklerini kesin bir şekilde belirlememize engel olmaktadır. Konuyla ilgili elimize ulaşan eserler, daha çok âlim kimlikleri ön plâna çıkmış kişiler tarafından kaleme alınmıştır. Bunlar arasında, Ahmet el-Bardahî’nin 1502’de kaleme aldığı Kitâbü Câmi’i’l-Envâ’i’l-Edebi’l-Fârisî’si,[2] Sürûrî’nin Bahrü’l- Ma’ârif’i,[3] Şeyh İsmail Hakkı Ankaravî (öl. 1631) ’nin Miftâhu’l-Belâga ve Mısbâhu’l-Fesâha’sı[4] ve Müstakîmzâde (öl. 1788) ’nin Istılahâtü’ş-Şi’riyye’si gibi eserler vardır.[5] Bu eserlerden ilk üçü, Farsça ve Arapça birtakım belâgat kitaplarına bağımlı kalınarak hazırlanmıştır. Bu eserlerde tanımlar Türkçe, örnekler ise çoğunlukla Arapça ve Farsçadır. Arap ve Fars belâgatının daha iyi anlaşılması gayesi ile meydana getirilen bu eserleri, Türk belagat kitapları olarak kabul etmek mümkün değildir. Müstakîmzâde’nin eseri ise, her ne kadar tercüme olmasa da, edebî terimler ve sanatlar konusunda oldukça basit ve yetersiz bilgiler içermektedir.[6]

Türk belâgatıyla ilgili Tanzimat öncesi yazılmış özgün eserler yetersiz olunca, edebî sanatların klâsik Türk şairlerinin nazarındaki yerinin belirlenmesinde, başvurulacak en önemli kaynak olarak, divanlar ön plâna çıkmaktadır. Nitekim, Edebiyat Lügati’nin yazarı Tahir-ül Mevlevî, 1934 yılında, edebî sanatlar ve terimler konusunun ilmî bir şekilde ortaya konabilmesi için “hiç değilse Fuzûlî, Bâkî, Nef’î, Nâbî, Nedîm, ve Şeyh Gâlib gibi en meşhur şairlerin divanları, bunlardan başka Siyer-i Veysî, Hamse-i Nergisî ve Şefîknâme” gibi önemli mensur eserlerin taranması gerektiğini iddia etmiştir.[7] Edebiyat Lügati adlı eserinde iğrâk, münşeat, mısra-ı berceste, me’ânî, belâgat gibi terimleri anlatırken bu terimlerle ilgili divan şiirinde geçen beyitleri iktibas eden Mevlevî, yukarıda ileri sürdüğü düşünceyi, bu eserinde uygulamaya çalışmış olmalıdır. Fakat muhtemelen malzeme azlığından dolayı Mevlevî, düşüncesini söz konusu eserinde gerçekleştirememiştir.

Lügatine aldığı kelimelerle ilgili örnek bir mısra, beyit veya cümle söyleme gayreti içinde olan Muallim Nâcî’nin, lügatinde belli başlı edebî sanatlarla ilgili bir beyit veya mısra söylememesi de, divan şiirinde edebî sanatların terim olarak pek kullanılmadığına işaret etmektedir.

Şeyhî,[8] Ahmed Paşa,[9] Hayâlî,[10] Fuzûlî,[11] Muhibbî,[12] Nev’î,[13] Mustafa Âlî,[14] Nef’î,[15] Nâbî,[16] Şeyh Gâlib,[17] Sünbülzâde Vehbî[18] ve Nedîm[19] gibi şairlerimiz, şiir ve şairle ilgili düşüncelerini doğrudan veya dolaylı olarak şiirlerine ve divan dîbâcelerine[20] yansıtmışlardır. Fakat şairlerin şiir ve şairle ilgili yaptıkları teorik tanımlarda veya kullandıkları sıfatlarda, edebî sanatlar, bir kıstas olarak pek yer almamaktadır. Aksine, şairliğin bir Allah vergisi olduğunu,[21] herkesin şair olamayacağını, bunun için “tab’-ı mevzûn”, “istidâd”, “aşk”, “dert”, “ilm”in yanı sıra ilhâm (sünûhât) veya “gayb âlemi ile münâsebet”[22] gerektiğini, onun “kesb ü tahsîl”le elde edilemeyeceğini ifade ederler.[23] Şairlerin kendi şiirleri ile ilgili yaptıkları değerlendirmelerde[24] veya birbirleri hakkında söyledikleri sözlerde de edebî sanatlar, söz konusu edilmemektedir.[25] Meselâ, ideal şairin tanımı yapılırken, onun için, îhâm- pesend, tevriye-gû, leff-ü-neşr-perdâz gibi sıfatlar kullanılmamaktadır.

16. yüzyıl tezkirelerini ayrıntılı bir şekilde inceleyen Harun Tolasa, tezkirelerde “sanâyi-i şi’riyye, sanâyi-i eş’âr, sanâyi-i bediiyye” gibi ifadelerin geçtiğini, fakat yazarların bunlarla neyi kastettiklerinin genellikle belli olmadığını söyler. Tolasa’nın daha sonraki cümlelerinden, daha çok Âşık Çelebi ve Latîfî tezkirelerinde tecnîs, tevriye, îhâm, istihdâm gibi edebî sanatların adlarının nadiren geçtiğini anlamaktayız.[26] 17. yüzyıl tezkirecileri, eserlerinde yaptıkları şair ve eser değerlendirmelerinde ise kriter olarak edebî sanatları hemen hemen hiç kullanmamışlardır. Çünkü Filiz Kılıç’ın konu üzerindeki ayrıntılı çalışmasında edebî sanatlardan herhalde yalnız “tecnîs”in adı geçmektedir.[27]

Şairler, poetikalarını ifade ettikleri beyitlerde, güzel şiirin veya iyi şairin nasıl olması gerektiğini söylemişlerdir. Şiir için âbdâr, arûs, beyt-i ma’mûr-ı me’ânî, belâgat, fesâhat, cevâhir, cihân-gîr, bikr-i fikr, darb-ı mesel, dil-âvîz, dil-efrûz, dür, dürer-bâr, dürr-i şehvâr, ebkâr-ı efkâr, efsûnlu, füsûn, garrâ, güft-ü-gû, güher, hayâl-engîz, hayâl-i hâs, hemvâr, hikmet-âmiz, ibret-engîz, hoş, hoş-âyende, hoş- tab’âne, hoş-lehçe, hüner, hüsn-i beyân, yalan, hâl-bahş, hâlet-engîz, hayâl, hüsn-i edâ, ıkd-i dür-i nazm, ihtira-ı hâme-i mu’ciz-beyân, i’câz, ilhâm, ince hayâl, lâf, latîf, köhne, kumaş, levendâne, ma’mûr, ma’nî-i nâ-güfte, mesel-âmiz, metânet, metîn, mu’cize, muhkem, ter, nâzik, nezâket, nev- edâ, nükte, pâkîze-edâ, pür-ma’ânî, pür-kâr, reh-i nâ-refte, rengîn, rindâne, rengîn, sarîr-i hâme, selâset, sihr, sihr-âver, sihr-i beyân, sihr-i helâl, sûz-nâk, şeker, şîrîn, zerâfet, zarîfâne, vird-i zebân, nazm-ı pâk, vâridât-ı gayb, hâs, tâze, îcâd, cân-bahş, tâze-zemîn, selîs, i’câz, vâzıh, yâkût-ı rümmânî, nâzik, perîşân, gülistân, pür-sûz, rûh-bahş, rûşen, ince hayâl, pür-vehm, pür-sûz, hâyîde, nâ-höş-edâ, nâ-muntazam, rakîk, şûr-engîz, herze, yâve gibi kelimeler kullanılmıştır. Bu sözcükler genellikle nazm, şi’r, eş’âr, gazel, beyt, edâ, reh, tavr, tarz, üslûb gibi kelimelerle terkip oluşturmuşlardır.

Şair için ise pâkize-suhan, dür-efşân, îsâ-nefes, sencîde-edâ, me’ânî-perver, bâğ-bân, bezle-gû, bülbül, fevvâre-i ma’nî, Nizâmî-tab’, nükte-şinâs, nükte-gû, nükte-dân, nükte-perdâz, nükte-senc, gavvâs (-ı efkâr), sâhir, mucize-perdâz-ı hayâl, mu’cize-gû, mu’cize-güster, mu’ciz-tırâz, murg-ı hoş- nevâ, nev-edâ, sarrâf, tâze-gû, ressâm, nâdire-gûy, mâhir, meşşâta, bülbül, tûtî, tab’ (tab’-ı gazel-perdâz ve tevsen-i tab’ gibi), sâhir-pîşe, şeker-rîz, ta’bîri hoş, nikâtı muhayyel, beyânı şuh, hüner-ver, gencîne-perdâz, hüner-mend, peyrev, sühan-ârâ, sühan-gû, şûh, sühan-senc, sâhib-belâgat / fesâhat, hallâk-ı me’âni, nâ-hoş-edâ, safsata-gûy, düzd-i ma’nî, yâve-gû, zâğ gibi tabirler kullanmışlardır.[28] Bunların yanı sıra divanlarında mazmûn, mersiye, gazel, mısra’-ı berceste,[29] redîf,[30] kâfiye,[31] makta, matla’,[32] nesr, sec’,[33] inşâ, şâh-beyt,[34] beytü’l-kasîd,[35] metâli’, muammâ, lügaz,[36] müfred, kasîde, gazel, rübâ’î, müstezâd, şarkı,[37] tahmîs (ve diğer musammatların adları), tazmîn, belâgat, tertîb-i dîvân[38] gibi kelimelerin çoğu, edebî terim olarak, sıkça kullanılmıştır.

Bizim taramalarımızın yanı sıra, divanlarla ilgili ayrıntılı tahlil çalışmaları gösteriyor ki divan şairleri, şiir ve şair değerlendirmelerinde, edebî sanatları isim isim pek kullanmamışlardır. Yalnız, şairlerin bu sanatların adlarını kullanmamaları onların bu sanatları hiç bilmedikleri ve daha önemlisi şiir içinde yaptıkları bazı söz inceliklerinin tesadüfî olduğu anlamına gelmez. Her ne kadar adlarını eserlerinde pek telâffuz etmeseler de, şairler şiirlerindeki manaya ve lafza ait güzelliklerin veya sanatların farkındaydılar ve bunların en azından bazılarını[39] zihnî bir çaba sarf ederek, muhayyilelerini ve gramer bilgilerini kullanarak ortaya koyuyorlardı. İçinde mana ve söz inceliği bulundurmayan şiirleri sâde diyerek eleştiriyorlardı. Meselâ, Nev’î sade şiirlerinin, döneminde “ehl-i sanâyi” olarak tanımladığı okuyucular tarafından beğenilmediğini şöyle ifade eder:

Bu sâde nazmı ehl-i sanâyi’ beğenmezse
Nev’î ne gam bizüm sözümüz âşıkânedür [40]

Halbuki Nev’î’nin, şiirinin sade olduğunu söylediği bu makta beyitte, günümüzdeki yaklaşıma göre, tezat ve nida sanatı, hatta biraz zorlanırsa “ne gam”da istifham sanatları bulunabilir. Fakat bu sanatları, şair zihnî bir çaba ile bulmamıştır ve sanat olarak da muhtemelen değerlendirmemiştir. Bu, şairlerin sanat olarak gördükleri mana ve lafız inceliklerinin günümüzdeki anlayışa göre biraz daha sınırlı olduğuna işaret etmektedir.

Divan şairleri, şiirlerindeki söz ve lâfız inceliklerini daha çok “nükte”, “hüner”, sihr, efsûn, i’câz, “hüsn-i edâ”, “hayâl”, “tahayyül”, “mesel” gibi yukarıda sıraladığımız kelimelerle oluşturulmuş tabirler vasıtasıyla ifade etmişler ve bu konuda bir çeşit terminoloji oluşturmuşlardır. Divan şairlerinin ve tezkirecilerinin kullandıkları bu terminoloji, Tanzimat’tan sonra yavaş yavaş terk edilmiştir.[41]

Şairlerin şiir için kullandıkları kelimeler, söz sanatlarıyla bir bakıma sebep-sonuç ilişkisi kurmaktadır. Şairin gayesi hüner göstermek, karşıdakini büyülemek (sihr ü füsûn), mucize gibi ulaşılamaz seviyede şiir yazarak okuyucuyu aciz bırakmaktır (i’câz). Bunu yaparken edebî sanatları veya söz güzellik ve inceliklerini araç olarak kullanır; fakat kendini sonuç ilgilendirdiği için araç olan edebî sanatları şiirlerinde ifade etmez, diye düşünülebilir. Diğer bir ifadeyle, şair şiirde sihr ve i’câz dediği seviyeyi yakalamaya çalışırken 19. yüzyıldan itibaren tasnif ve tanımları ortaya konulmaya çalışılan edebî sanatları bir araç olarak kullanmıştır. Fehîm-i Kadîm bir gazelinde geçen “fenn-i i’câz” tabiriyle herhalde edebî sanatları veya belâgat ilmini kastetmektedir. Fehîm, bunları kitaplardan değil de sevgilinin büyüleyici bakışından öğreneceğini nükteli bir şekilde ifade eder:

Fenn-i i’câzı serâpa bileyim dirse
Fehîm Gamze-i sâhir-i cânân ana üstâd yeter [42]

Şairlerin şiir ve şair değerlendirmelerinde kullandıkları bazı kelimelerle edebî sanatların adları arasında ilgi kurulabilir. Meselâ, divanlarda geçen pür-mesel,[43] mesel-gû, mesel-âmîz ve darb-ı mesel[44] gibi tabirler, irsâl-ı mesel yerine kullanılmış olabilir.[45] Divan şiirinde çok rastladığımız güzel sanatlardan olan hüsn-i ta’lîl, hayale bağlı bir sanattır. “Hüsn-i ta’lîl” tabirine divanlarda pek rastlanılmamaktadır. Fakat, şairler, şiirle ilgili doğrudan veya dolaylı olarak yaptıkları değerlendirmelerde, “hayal”in şair ve şiir için taşıdığı önemi sıkça ifade veya ima etmişlerdir. Meselâ, aşağıdaki beyitlerden ilkinde Şeyh Gâlib, hayal etmenin şair için taşıdığı fevkalâde önemi dile getirir. İkinci beyitte Tacizâde Ca’fer Çelebi, Hevesnâme’de Şeyhî ve Ahmed Paşa’yı eleştirirken onların özgün hayaller bulamadıklarını söyler. Bu beyitlerdeki şiir ve şair değerlendirmesinde kıstas olarak “hayal”in alındığı vurgulanmalıdır:

Bu söze Kur’ân gibi îmân eder ehl-i sühan
Şâirin Gâlib tahayyül rütbe-i i’câzıdır[46]

Hayâl-i hâssa çün kadir degüller
Hakîkatde bular şâir degüller[47]

Aşağıdaki beyitte Bâkî, “rengîn” ve “şîrîn” sıfatlarıyla vasıflandırdığı şiirindeki herhangi bir söz inceliği veya sanatı için “nükte” ifadesini kullanır:

Sözüm vasf-ı leb-i la’lünle hem rengîn ü hem şîrîn
‘Adular nükteyi fehm eylemezler sâdedür dirler [48]

Şiir değerlendirmelerinde kıstas olarak şairler tarafından sıkça kullanılan ve muhtemelen edebî sanatları da içine alan kelimelerin en önemlilerinden bir tanesi de hünerdir. Mehmed Çavuşoğlu “Divan Şiiri” başlıklı makalesinde edebî sanatlar için hüner kelimesini ısrarlı bir şekilde, konuya vâkıf bir araştırmacı sıfatıyla kullanmaktadır: “Divan şairi iki hüneri yeni mazmûn bulmakta, manâ yaratmakta çok kullanmıştır: Hüsn-i ta’lil ve teşbih”, “edebî sanatlar denilen bir sürü hüneri bilmek gerekiyordu”… “Teşbihin en ileri derecesi istiâre denilen hünerdir”.[49] Ali Nihat Tarlan da “Divan Edebiyatında Sanat Telâkkisi” başlıklı yazısında divan şairlerinin “Türk dilin kıvraklığından, cinas ve tevriye kabiliyetinden de istifade ederek İran edebiyatından çok ayrılmışlar, hattâ ondan çok fazla hüner göstermişlerdir.” demektedir.[50]

Aşağıdaki birinci beyitte Nef’î, hüner olarak adlandırdığı söz ve lâfız inceliklerinin (edebî sanatlar) kolayca anlaşılmadığını söylemektedir. İkinci beyitte ise ta’lik hattıyla mürettep bir divan hazırlamanın şair değerlendirmesinde geçerli bir ölçüt olmadığını söyler.

Kadrim anlar katı az olsa n’ola ey Nef’î
Çok hünerdür gazeli böylece pâkîze demek[51] Şâ’irim derse eger şâire isbât-ı hüner
Hat-ı ta’lîk ile divânı mürettep degil a Nef’î

Birçoğu itibariyle medrese tahsili görmüş olan divan şairlerinin[52] edebî sanatların adlarını ve tanımlarını bilmediklerini düşünmek elbette yanlış olur. Çünkü belâgat bir ilim dalı olarak medreselerde okutulmaktaydı. Ayrıca bazı sanatların adları konuşma diline bile geçmişti. Dolayısıyla seyrek de olsa birtakım edebî sanatların adlarına bazı divanlarda rastlamaktayız. Bosnalı Alâ’eddîn Sâbit, bir beytinde leff ü neşr-i müşevveşi, maaş işleri bir türlü düzene girmeyen perişan bir kişinin durumuna benzetirken söz konusu eder:

O leff ü neşr-i müşevveş gibi perîşânun
Medâr-ı emr-i ma’âşı olınmazdı tanzîm[53]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ