DÜNDEN BUGÜNE

DÜNDEN BUGÜNE

Hasretini çektiğimiz Balkanlar, Kafkasya, Musul, Kerkük…
Acısıyla yanarken öz vatanı da almak istiyorlar ellerimizden…

Radyo sesiyle uyanırdık sabahları. Rumeli türküsü çalıyorsa eğer annemde eşlik ederdi:

“Kırmızı gülün adı var aman aman
Her gün ağlasam da yeri var…”

Bursa’ya yeni taşınmıştık. Televizyonun olmadığı o günlerde hayatımızda önemli bir yeri olan radyonun karşısına oturup, saatlerce hayal kurardım, içinde yaşayan minicik insanları, evlerini, kocaman seslerini… Arkası yarınlar, korku üzerine yazılmış radyo tiyatroları kalbimizin güm güm atmasına neden olur, kıpırdayamazdık. Seslerini dinlediğimiz sanatçılar adeta evimizin fertleri olmuşlardı, Can Gürzap, Çetin Tekindor, Ayten Gökçer hayranlarıydık.

Uzun kış gecelerinde, lambaları söndürür, perdeleri açardık. Sobamızın önündeki camlı bölmeden yansıyan kırmızı ışık, duvarlarda garip gölgeler oluştururken, tek katlı evimizin önündeki sokak lambasının aydınlığında savrulan karları izlerdik. Savrulan karlar gibi farklı coğrafyalardan göç ederek gelen annemi ve babamı anılarını anlatmaları için zorlardık…

1951’de Bulgaristan Haskova’dan gelmişti annemler. Ne zor olmuş çaresizlikten gelmeye karar vermek. Doğup büyüdüğü ev, kahkahaların çınladığı koridor, uykusuz gecelerde gözlerini diktiği tavan, özlemle uzanan ellerin açtığı kapı tokmağı, adımlanan parke taşlı sokaklar, kalbin heyecanla attığı ilk köşe başı, pikniğe gidilen orman, birlikte gülünen, ağlanan, terk etmek zorunda kalınan arkadaşları, yaşama dair ne varsa geride bırakılan istemeden, istemeden veda etmek ve göç kervanlarıyla bilinmeyene giderken güçsüz, takatsiz birbirlerinin omzuna düşen başların, birbirinden saklamaya çalıştıkları gözyaşlarının hatırası hiç silinmemiş belleğinden.

Babam şanslıydı, Türkiye’de doğmuştu. Bütün acıyı Ömer dedem yaşamıştı… Şubat tatillerinde gittiğimiz köyümüzde, gaz lambasının fitili biraz daha yükseltildikten sonra, sobanın etrafında toplanır, rüzgarla uğuldayan kavakların, değirmenin sesi eşliğinde dedemin ağzına bakardık. O, hiç acele etmeden tütün tabakasını çıkarır, yavaş yavaş sigarasını sarardı. Bizler sessiz bir sabırsızlıkla yerimizde beklerken, ilk sarılan sigara kulağın arkasına yerleştikten sonra anlatmaya başlardı. Büyük dedemiz Lıbız, Şeyh Şamil, İmamımızla birlikte savaşır yıllarca, yakalanır, Sibirya’ya sürgün edilir… Kaçarak dönmeyi başarır ama zorlu yolculuk bedenini tüketmiştir, çok kısa bir süre sonra ölür. Büyük amcalar dedemi ve kardeşlerini alarak İstanbul’a gelirler. Ancak Padişah bu savaşçı insanları İstanbul’da istemez, Adana’ya gönderilirler. Kafkasya’nın havasından sonra Adana’da sıcak ve sıtma yaşamalarına izin vermez, kayıplar olur. Kervan tekrar yola koyulur ve Maraş’a, köyümüzün olduğu yere gelip yerleşirler…

Soluksuz dinlediğimiz anlatıdan sonra, gözlerimizin önünde Şeyh Şamil’in, İmamımızın heybetli görüntüsü eşliğinde yer yataklarımıza sıralanırken, her birimiz küçücük bedenlerimiz, kocaman yüreklerimiz ile terk edilen tüm toprakları geri almaya and içen devlerdik. Göç yollarından koşarak gelinen anavatanı, bugün bölerek yok etmeye çalışan hain ve gafillerin bu kadar çok olabileceğini hayal dahi edemezdik…

Nuray GÜNAY

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Selçuk Tanyol dedi ki:

    Yazınız gerçekten de bir zaman yolculuğuna çıkardı beni, çok etkilendim. Ellerinize sağlık.

BİR YORUM YAZ