DUKHA HALKI – MOĞOLİSTAN

DUKHA HALKI – MOĞOLİSTAN

Moğolistan’ın kuzeybatı sınırında, Sayan Dağları’nda, rengeyikleriyle birlikte göçebe hayatı süren ve Türkçenin bir lehçesini konuşan Dukhalar… Avlarını paylaşarak, ormanlardan yemiş toplayarak, doğayla uyum içinde ortaklaşmacı bir toplum halinde yaşıyorlar.

Sık ormanların ve yüksek dağların kuşattığı, en yakın yerleşim yerinden onlarca kilometre uzaktaki taygada (iğneyapraklı orman), atlarımızın üzerinde, neredeyse altı saattir ilerliyorduk ve çevrede hâlâ hiçbir insan izi yoktu. Kuzey Moğolistan’da, Sagannur köyünden ayrılırken bir bacağı sakat, koltuk değneği kullanan yaşlı adamın söylediği bir cümle aklımdan çıkmıyordu. Burada geçireceğim süre içinde kulağıma küpe olsun diye beni uyarmış ve şöyle demişti:

“Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin… Bu yüzden soluk aldığın her an, bunu fark etmeli ve çok dikkatli olmalısın! Böylece hiçbir canlının ruhuna saygısızlık yapmamış olursun…”

Köyden ayrıldıktan sonra gün boyu at sırtında yol almış ve gece de ormanda konaklamıştık. Ertesi gün yine yollardaydık. Bir yandan o yaşlı adamın bana ne demek istediğini düşünüyor, bir yandan da aklım hep, sızlayan bacaklarıma gidiyordu. Buradaki atlar neredeyse hâlâ yarı vahşi denilecek kadar sağı solu belli olmayan hareketler yaparak beni tedirgin ediyorlardı. Arkamdaki atın üzerinden rehberimiz Ultzi bana seslendi:

“Eki bi? Gorkba gorkba sen eki munar ata!” (İyi misin? Korkma, korkma sen ata iyi biniyorsun!)

Yüzümde bir gülümsemeyle, ancak, arkamı dönersem atımı tedirgin etmekten korkarak cevapladım:

“Jok Jok men eki munbaz! Meem atım dehk jörür, men gorkar!” (Yok, yok ben iyi binemiyorum. Benim atım hızlı yürüyor, ben korkuyorum!)

Dün yolculuk esnasında eşyaların yüklü olduğu at tedirgin olup birdenbire dörtnala koşturmaya başlamış, ondan etkilenen atlarımız da ürkünce son anda yere atlayarak kurtulmuştuk. Bundan dolayı Ultzi benim korkup korkmadığımı sık sık soruyordu.

Oysa şu an beni korku ya da tedirginlikten çok daha güçlü hisler sarıyordu. Yüzümdeki gülümsemenin nedeni de buydu. Aylardır hayalini kurduğum bir coğrafyada, Kuzey Moğolistan ile Altay Dağları arasında, ülkemden binlerce kilometre uzaktaydım ve burada, ulaşımı güç dağların yamaçlarında sıkışmış, göğü avuçlayan, iri, eğri boynuzlu renge­yikleriyle birlikte hayatta kalma mücadelesi veren ve benimle aynı dili konuşan Dukhaların obasını ziyaret edecektim. İki ay boyunca da sabahları onların çadırlarında gözümü açacaktım. Rengeyiği Türklerine ulaşmak için günlerdir yoldaydık ve benim sabredecek gücüm artık kalmamıştı. Geçtiğimiz her dağın ardında, uzakta beliren ak izleri veya belirsiz karaltıları Dukhaların çadırları sanıyor, her seferinde rehberimize obaya gelip gelmediğimizi soruyordum.

Yol boyunca bazen gökyüzünün yükseklerinde dolanan, bazen sivri pençeleriyle saçlarımızı okşayacak kadar yaklaşan kartalları izliyorduk. Galiba, daha önce hiç bu denli her şeyden uzak bir coğrafyada bulunmadım. Önümüzde beliren bir yamacı daha atlarımızla tırmanıp, dağın dik tarafından büyük bir vadiye indikten sonra, hesaplayamadığım bir süre daha ilerledik ve sonunda, uzakta, aylardır görmeyi beklediğim şeyi gördüm. Vadinin sonuna değin yayılmış ak çadırlar ve o çadırların sivri tepelerinden çıkan dumanlar, bana sanki çok eski zamanlardaki bir Kızılderili obasına varmışız hissi verdi. Yüksek yamaçta bu gerçeküstü manzarayı izleyerek ilerlerken gözlerim doldu taştı. Şaşkınlık ve hayranlık dolu, bu görülmedik manzarayı büyük bir merakla bir süre izledim. Atımdan atlayıp ayaklarımın ucundaki yeri öpmemek için kendimi zor tutuyordum. Atlardan indiğimiz anda bütün tedirginliğim geçmişti; gerçekten tarifi zor güzellikte bir yere gelmiştik. Çadırların ortasında tüm rengeyikleri bir araya toplanmışlardı ve göğü avuçlayan dev boynuzlarına güneş vurmuş, altın gibi parıldıyorlardı. Daha önce hayatımda hiç rengeyiği görmediğim için, gözlerimi hayranlıkla açarak bu harika yaratıkları, küçük bir çocuğun sevinciyle izlemeye koyuldum.

Kuzey Moğolistan’ın ücra bir köşesinde, Rusya sınırına yakın dağlarda yaşayan göçer Dukhaların obasındaydık. Tam karşımda duran üçgen, iki beyaz çadırın arasından gülüşmeler işittim; bana doğru koşarak gelen bir rengeyiğinin üstüne küçük bir kız çocuğu binmiş, minik elleriyle hayvanın boynuzlarını yakalamıştı. Hayranlığım ve şaşkınlığım daha da arttı, etrafta o yana bu yana koşturan çocukların çığlıkları vadide yankılanıyordu. Buraya ulaşmak zordu belki, ama bir kez gelince kendimi hemen evimde hissetmiştim.

Ortadaki çadırın önünde toplanmış ve yere çömelmiş oturan yaşlılar bizi izlemeye koyulmuşlardı. Selam vermek için yanlarına gittiğimde bana Moğolca selam verdiler. Ben de karşılığında Moğolca yerine Dukhaların kaybolmak üzere olan anadillerinde merhaba anlamına gelen “eki” (iyi) diyerek selamlarına karşılık verdim. Hepsi şaşkınlık içinde yüzüme baktı. Buraya gelmeden önce Türkçe ile aynı aileden olan Dukhacayı biraz çalışmıştım. “Men Moğol dil bilbez, sizlerin sösünü bicce bicce bilir” dedim. O an insanların suratındaki şaşkınlık ve mutluluk ifadesini anlatmam olanaksız. Birdenbire herkes başıma toplandı. Uzaklardan gelen bu yabancının, onların bile unutmak üzere olduğu ve Moğollar tarafından aşağı görülen anadillerini nasıl olup da bildiğini anlayamıyorlardı. Sonradan obanın erkek Şamanı olduğunu öğrendiğim Gambat heyecanla sordu:

“Sen gerden gelgen?”

Herkes ne diyeceğimi merak ederek yüzüme dikkatlice bakıyordu. Etrafta kim var kim yoksa, başımıza toplanmıştı.

“Men Türk ulusundan gelgen. Meem adim Selcen.”

Herkesin yüzüne kocaman birer gülümseme yayıldı; kıkırdamalar ve fısıldaşmalar çok belirgin duyuluyordu. Bazıları hâlâ nasıl dillerini konuştuğumu anlayamamıştı. Birbirlerine Türk ulusunun nerede olduğunu soruyorlardı. Bilenler bilmeyenlere anlatıyordu.

“Meem sösüm sizlernin sösü pile dömey (benzer)” diyerek devam ettim.

Oba yerini birden daha büyük bir heyecan sardı. Dillerimizin benzer olduğunu daha önce bilmeme rağmen, bu kadar yol gelip, böyle inanılmaz bir topluluğun içinde insanlarla anlaşabiliyor olmak beni de çok heyecanlandırmıştı. Söyledikleri her şeyi anlayamıyordum elbette ama basit cümlelerle anlaşmaya çalışıyorduk. Tek tek herkese Dukhaların dilinde söylendiği gibi “Seen ading gim” diyerek adlarını sordum ve hepsiyle tanıştım.

İlk kez tanıştığımız halde, karşılıklı olarak aslında “tanıdık” olduğumuzu hemen anlamıştık ve birbirimize soracak çok şeyimiz olduğunu hissediyorduk. Bütün gece çadırın içinde bizi ziyarete gelen insanlarla anlaşabildiğimiz kadar anlaştık, anlaşamadığımız yerde birbirimize bakıp güldük ve dillerimiz arasındaki her ortak sözcüğü keşfettiğimiz anda çocuklar gibi sevindik. Hatta bu oyun hepimize o kadar heyecan verici gelmişti ki, onlar kendi dillerinde bir şey söylüyor, ben de kendi dilimdeki karşılığı eğer biliyorsam söylüyordum:

Dukhacada “cörü”, Türkçede “yürü” anlamına geliyordu; gız, kız; ool, oğul; geerde, nerede; guş, kuş. “Süt içher bi” ise “Süt içer misin” demekti.

Daha ilk günden buradaki insanlarla aramızda farklı bir bağ oluşacağını anlamıştım. Bu heyecan verici oyun oldukça uzun sürmüş olmalıydı ki saatin çok geç olduğunu fark etmemişiz. Yatma vakti geldiğinde buraya gelirken yaşadığımız bütün zorlu yolları ve yorucu saatleri unutmuştuk bile.

Ertesi sabah uyandığımızda iki ay boyunca kalacağımız ailenin yanına yerleşmeye gittik. Köyde tanışmış olduğumuz ve burada yaşayan rengeyiği çobanı bir Dukha ile evli Moğol kız Zaya çok iyi İngilizce biliyordu ve bizi bir ailenin yanına yerleştirmişti. Zaten antropoloji öğrencisi olan Moğol arkadaşım Ariuntamir de dil konusunda yardımcı olmak için burada benimle kalacaktı. Dukhaların anadili bizim konuştuğumuz Türkçeye çok yakın olsa da, basit konuların dışına çıktığımızda henüz anlaşamıyorduk. Ariuntamir bizim anlaşamadığımız yerde onlara Moğolca sorup bana çeviriyordu. Oysa geçen iki ayın sonunda, artık, çevirmenim Ariunta’ya benim çevirmenlik yapmaya başlayacağımı bilmiyorduk elbette.

Yanında kaldığımız aile, 53 yaşında Boyuntuktuk adında bir kadın ve onun 20 ile 16 yaşındaki kızları Sarol ve Holun’dan oluşuyordu. Boyuntuktuk hiç evlenmemiş olduğu için çocuklarını tek başına büyütmüştü ve o yüzden tayganın en güçlü kadınlarından biri olarak biliniyordu. Onun hayatında kaldığımız kısa sürede buna kendimiz şahit olacaktık zaten. Yan çadırda ise Boyuntuktuk’un büyük kızı ailesiyle birlikte yaşıyordu. Onların bir buçuk ve iki buçuk yaşındaki küçük kızları da sık sık anneannelerini ziyaret etmek için bizim çadıra gelerek burada kaldığımız süre içinde hayatımızı oldukça neşelendireceklerdi.

Dukhalar günümüzde Moğolistan’ın en küçük etnik grubu olarak kuzeydeki tayga bölgesinde yaşıyorlar. Dağlarda göçebe olarak yaşayanların sayısı yaklaşık 200 kişi. En yakındaki köyde yaşayan Dukhaları da dahil edince Moğolistan’daki toplam nüfusları yaklaşık 500 kişi kadar. Dukhaların ataları aslında 1940’lı yıllarda Rusya sınırları içinde olan Tuva’dan çıkıp dağların arasında geyikleriyle yolculuk ederek buralara göç etmişler ve Rusya – Moğolistan sınırının kapanmasından sonra Moğolistan sınırları içinde kalmışlar. Obanın en bilgili kişilerinden biri olan Öviy’e Dukhaların geçmişlerini sorduğumuzda şöyle anlatmıştı;

“Geçmişimizle ilgili bildiğimiz en önemli şey, Tuva’dan geldiğimiz ve atalarımızın atalarının atalarının bile rengeyiği yetiştirmiş olması. Benim anneannem hep Tuva’dan çıkıp dağların arasından, rengeyiklerinin sırtında yaptıkları uzun yolculukları anlatırdı. Artık bugünlerde kültürümüz Moğol kültürüyle karıştı, çocuklar dilimizi öğrenmiyor ama gene de bizim Moğol olmadığımızı ve farklı bir kültürden geliyor olduğumuzu biliyorlar.”

Dukha halkını Moğollardan ayıran en belirgin özellik, yüksek yamaçlarda rengeyiği yetiştirerek göçer hayatlarını sürdürüyor olmaları. Zaten Moğolistan’da onlardan başka rengeyiği yetiştiren bir topluluk da yok, bu nedenle Moğolcada “rengeyiği insanı” anlamına gelen “Tsaatan” diye adlandırılıyorlar. Rengeyiğini öncelikle sütü için ve kışın ava giderken üzerine binmek için kullanan Dukhalar, zorda kalmadıkları sürece geyiklerini et ihtiyacı için kesmiyorlar. Geleneksel olarak asıl geçimlerini yabani hayvan avlayarak ve doğadan topladıkları bitkilerle sağlıyorlar. Ancak bu tarz yaşam da yavaş yavaş değişiyor. Obanın en yaşlısı seksen yaşındaki Ponsul’a taygada değişen yaşamı sordum:

“Eskiden, köye inmediğiniz zamanlarda neler yerdiniz? ”

“Eskiden sadece doğadan topladıklarımızı yerdik. Erkekler özellikle sonbahar ve kış aylarında rengeyiklerine binerek günlerce süren uzun avlara çıkardı. Biz ise dağlardan yemiş, yabani patates ve diğer bitkileri toplardık. Artık gençlere köyden un almak daha kolay geliyor, oysa yabani patatesle yaptığımız un yüksek tansiyona çok iyi geliyordu.”

Ancak gene de erkekler ava gitmeye devam ediyor. Avlanarak ve yabani yemiş toplayarak sürdürdükleri yaşam Dukhaların toplumsal ilişkilerini de belirliyor. Dukhalar av etini mutlaka paylaşıyor. Yeterince av hayvanı bulmak artık iyice güçleşmiş olsa da, avcılar avladıkları hayvanların etini, obada her aileye dağıtıyorlar, ava katılsınlar ya da katılmasınlar, bu eşit paylaşma erdemi değişmiyor. Toplumda lider yok ve herkes eşit haklara sahip. Bu konuda konuştuğumuz ve “Sizde kararları kim verir” sorusunu yönelttiğimiz hemen herkes aynı yanıtı verdi:

“Kararlarımızı her zaman beraberce, konuşarak veririz. Örneğin göç zamanı nereye ya da ne zaman gidileceğini belirlemek için bir araya gelir konuşuruz.”

“Peki yaşlılar daha fazla söz hakkına ve güce sahip değil mi?”

“Tabii ki yaşlıların sözüne saygı duyarız ve onların fikirleri bizim için çok önemlidir. Ama yaşlılar hiçbir zaman bizi kendi fikirlerine uymamız konusunda zorlamaz. En fazla, ben bu sene şuradaki obaya göçmeyi düşünüyorum çünkü orada çimler daha iyi, gibi şeyler söylerler ve biz de zaten o kişiye güveniyorsak onu takip ederiz.”

“Peki ya çadırda kararları kim alır? Kadınlar mı, erkekler mi?”

“Çadırda da kararları mutlaka beraber alırız aslında. Bizde Moğollarda olduğu gibi erkek egemenliği yok. Kadınlar da her konuda söz hakkına sahip.”

Bu konularda, bir yandan da yürüttüğüm akademik araştırmam için insanlara bir dolu soru yöneltiyordum. Ama gözlemleme şansı bulduğum konular bana, sorulardan daha çok fikir veriyordu. Dukhalar yılda yaklaşık dört kez göçerler ve bu göçler mevsime göre belirlenir. Yazları daha yükseklerde kalınırken, kış yaklaştıkça daha alçak alanlara inilir. Hatta kışın ormanın içinde kalırlar ki, sert ve soğuk rüzgârlardan korunabilsinler. Göç sırasında rengeyiklerini binek hayvanı olarak kullanarak eşyalarını geyiklere yüklerler ve at gibi rengeyiklerine binerler. Tayganın coğrafi koşullarında rengeyikleri atlardan daha güçlüdür, çünkü bu yükseklikte ve sık ormanın içlerindeki yolculuklarda daha rahat hayatta kalabilirler. O yüzden de Dukhalar için rengeyiği hayati bir önem taşıyor.

Dukhaların yanına ilk ulaştığımızda yaz obasındaydılar. Ancak hava ağustos ortalarına doğru iyice soğumaya başlamış ve bu da göç zamanının geldiğinin işareti olmuştu. Ancak tam olarak ne zaman yola çıkılacağını sorduğumuzda kimse bize belirgin bir şey söylemiyordu. Aldığımız cevap genellikle “yarın da olabilir, bir hafta sonra da” şeklindeydi. Yola çıkış kararının nasıl alındığını çözmeye çalışıyorduk ki, yanında kaldığımız Boyuntuktuk, “Ben yarın yola çıkıyorum” diyerek toplanmaya girişmiş ve böylece de göçü başlatan kişi olmuştu. Biz yola çıktıktan sonra bütün aileler bizi takip ederek sonbahar obasına göçmüştü. Elinde asası bütün geyiklerini yükleyip yola koyulan Boyuntuktuk, Dukhalarda kadınların ne kadar güçlü olabildiğinin bir kanıtı gibiydi.

Göç zamanında oba birden hareketlenmişti. Herkes harıl harıl çadırları topluyor, hepsi taşınabilir eşyalar geyiklere yükleniyor, yolda atıştırmak için kızarmış hamurlu yiyecekler hazırlıyordu. En sonunda da, çocuklar ve bebekler geyiklerin üzerindeki eyerlere bağlandı, bütün eşyaların ipleri sıkıca gerildi ve yola çıkıldı. Sürüde hiçbir geyiği geride bırakmadan sonbahar obasına varmak en büyük hedefti o an. Boyuntuktuk elindeki asası ile bindiği geyiğin üzerinde sürünün önünü çekiyordu, onun geyiğine bağlı diğer yük geyikleri hemen arkasında hepimiz onu takip ediyorduk. Ailenin kızları Sarol ve Holun sırtına bindikleri rengeyikleriyle en arkada yavru geyikleri toplamaya çalışıyorlardı; havayı dövdükleri sopalarıyla ve yol boyunca kopardıkları “huuu huuu” çığlıklarıyla, sürüye nerede olduklarının işaretini veriyorlardı. Yaklaşık altı saat süren göç boyunca geçtiğimiz vadiler, küçük göller, seslerimizin yankılandığı kayalıklar, dağlar ve nehirler güzellikleriyle bizi o denli büyülemişti ki, hiçbir şey yapmadan, sadece geyiklerin üzerinden düşmemeye çalışarak etrafı izliyorduk. Yol üzerinde ufak tefek sorunlar da yaşadık. Örneğin geyiklerden birinin yükü fazla ağır olduğu için bir ayağı sakatlandı. Boyuntuktuk onun yüklerini başka bir geyiğe aktarmak zorunda kaldı. Ayrıca çocuklar yolda birkaç kez mızmızlanmışlardı. Ama gene de genel olarak büyük bir sorun yaşamadık ve karanlık olmadan yeni oba yerine varmayı başardık. Burası daha alçakta ve bu yüzden daha ağaçlık bir yerdi. Zaten hava da artık iyice soğumaya başlamıştı. Hatta bir iki hafta sonra bir gün kalktığımızda kar bile yağmıştı.

Hava sıcaklığının sıfırın altına indiği gecelerden birinde çadırda uyumakta zorluk çekip bir o yana bir bu yana dönüyordum ki dışarıda uzaklardan gelen bir davul sesi duydum. Uzun süre sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştıktan sonra kalkıp bakmaya karar verdim. Fenerimi elime aldım ve telaşla çadırın dışına çıktım. Ses hemen yan tarafımızda yaşayan Gambat’ın çadırından geliyordu. Çadıra yaklaştıkça davul sesi iyice arttı ve kapıya geldiğimde artık kalbim hızlı çarpıyordu. Girip girmeme konusunda kararsızdım ama merakım kararsızlığımın önüne geçti ve kapıyı araladım. İçerisi zifiri karanlıktı ama Gambat’ın eşi Purve eliyle içeri girmemi işaret etti. Çadırın içinde en az dört beş kişi vardı ve Gambat hayvan tüylerinden oluşan Şaman kıyafetini giyinmişti. Zaten içeriye girer girmez bunun bir Şaman ayini olduğunu anlamıştım.

Gece yarısı başlayan ayin saatlerce sürdü ve bu süre içinde Gambat görünmez ruhlarla iletişime geçerken bazen hayvan sesleri çıkarıyor, bazen bağırıyor, çığlıklar atıyor, bazen de kendinden geçip yere düşüyordu. Çadırın içindeki herkes sessiz ve biraz korkmuş halde, kıpırtısız onu izliyordu. Gambat’ın karısı ayin esnasında ona yardım ediyordu. Şaman davulu döngürü hiç durmadan çalan, zıplayan ve şarkı söyleyen Gambat’ın gerçekten kendinden geçmiş halde olduğu belliydi. Ayin bittiğinde çok yorulduğu için Şaman, soruları ertesi gün yanıtlayacaktı. Uyumak için çadırıma gittim ben de, döngür sesleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Ertesi gün Zaya’ya orada olanları ve ayinin amacını sordum.

“Neden Şaman ayini yapıldı dün gece Zaya biliyor musun? Dünün bir özelliği mi vardı”

“Hayır, özel bir gün değildi. Obadan bazı insanlar, özellikle de bir kişi ciddi sorunlar yaşıyormuş. Bu yüzden de Gambat’tan ayin yapmasını istemiş.”

“İnsanlar kötü şeyler yaşadıklarında Gambat’tan yardım istiyorlar yani öyle mi?”

“Şöyle açıklayabilirim, tabii ki başımıza gelen her ufak sorunda gidip Şamana danışmıyoruz. Ama eğer bir kişinin işleri uzun süredir ters gidiyorsa, o zaman bir yerde bir yanlış yaptığını düşünüp Şamana gidebilir. Şaman kimi zaman yardımcı ruhunu da kullanarak, diğer ruhlarla ya da ata ruhlarıyla iletişime geçip sorunun kaynağını bulmaya çalışır.”

“Ne gibi konular olabilir peki bunlar?”

“Kişinin hayatında ters giden herhangi bir şey olabilir. Örneğin geçen sene benim sürümdeki hayvanlardan altısını kurt kapmıştı. Böyle şeyler olabilir tabii ama o kadar hayvanın arasından ölenlerin sadece benim rengeyiklerim olması düşündürücüydü. Acaba bilmeden yanlışlıkla kötü bir şey yaptım ve onun cezasını mı çekiyorum diye kendimi sorgulamaya başladım ve en sonunda obamızın diğer Şamanı Sensıtık’a danışmaya gittim. Sebebini bulmak için özel bir ayin düzenledi.”

Merakım iyice artmıştı: “Öğrenebildiniz mi peki nedenini? Eğer sormamda sakınca yoksa tabii…”

“Şaman, eşimin birkaç ay önce ava gittiğinde öldürmemesi gereken yavru bir ceylanı nehir kıyısında öldürdüğünü söyledi. Bu çok ciddi bir hata, çünkü bizde hem küçük hayvanları öldürmek yasaktır, hem de nehir kenarında hayvan öldürmeyiz. Çünkü hayvan suya düşüp nehri kirletebilir.”

“Ne yapmanızı önerdi peki?”

“O nehrin kıyısına gidip orada doğaya çay ve süt serperek sunumlarda bulunması ve öldürdüğü hayvanın ruhundan özür dilemesi gerekiyormuş. O da tabii ki kendine söyleneni yaptı ve o zamandan beri hayvanlarımızın sağlığında bir sorun çıkmadı.”

Zaya’nın anlattığı bu öyküye çok şaşırmıştım ama daha sonra Dukhaların yanında kaldığım süre boyunca doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinde ne kadar hassas olduklarına birçok kez şahit olmuştum. Doğadaki hiçbir canlı ile hiyerarşik ilişkilere girmeden, yaşayan her şeye saygı duyuyorlardı.

Örneğin nehirlerinin temizliği konusunda çok duyarlıydılar. Bir nehrin içinde ellerini yıkamak bile tabu olarak görülüyordu; çünkü özellikle sabun kullanırsanız nehri kirletiyordunuz. Bu yüzden bir şeyler yıkarken mutlaka suyu bir kovayla dışarıya alıp o şekilde yıkıyorlardı. Doğadan elde ettikleri şeyleri onlara verilmiş bir hak olarak değil, doğanın onlara sunduğu bir armağan olarak değerlendirmeleri Dukhaların bu hassas yaklaşımının sebeplerinden biri. Obada uzun süre kalan Danimarkalı bir antropolog bana başına gelen bir olayı anlatmıştı.

“Bir sabah kalktığımda boğazlarım ağrıyordu. Yan çadırda yaşayan ailedeki yaşlı kadın bana arkadaki dağlarda bulunun bir bitkinin soğuk algınlığına iyi geldiğini söyledi. Ben de toplamaya gittim ve elbette Batı’da alışkanlığımız olduğu gibi daha sonra da kullanırım diye kendim için bol bol koparıp bir demet de fazladan topladım. Belki obadaki dostlarıma veririm diye de düşünüyordum. Çadıra geri dönüp yaşlı kadına topladıklarımı gösterince yüzünde beliren dehşet ifadesini unutamam. ‘Neden bu kadar çok topladın ki? Sadece kendine bugün için yetecek kadar toplaman gerekiyordu. Tekrar ihtiyacın olursa ertesi gün çıkıp tekrar toplayabilirsin’ dedi. Bu benim için güzel bir ders oldu. Dukhalar her şeyi sadece ihtiyaçları kadar alıyorlar, çünkü doğadaki bir şeyi israf etmek onlar için ürkütücü bir fikir.”

Dukhaların bu konularda pek çok inancı da mevcut. Dışarıdan bakıldığında belki de kimilerinin “ilkel ya da geri” olarak adlandırdığı bu insanların aslında birçok konuda bizden daha “ileri” olduklarını orada kaldığım süre içinde bizzat gözlemledim. Bizimle kıyaslanamayacak derecede ileri olan duyarlılıkları elbette yüzyıllardır çevreleriyle karşılıklı birbirlerine bağımlı yaşamalarıyla da ilgiliydi.

Bugün Dukhalar eski geleneklerinin birçoğunu hâlâ sürdürürken, son yıllarda meydana gelen değişiklikler elbette büyük. Artık çocuklar okula gittikleri için kışları köyde kalıyorlar ve çocuğu olan ailelerin bazıları da kışın köyde kalıp sadece yazları taygaya geliyor. Okulda eğitim dili Moğolca olduğu için çoğu aile çocuğuna Dukhaca yerine Moğolcayı öğretmeyi tercih ediyor ve bu da dilin yavaş yavaş kaybolmasına neden oluyor.

Şu an Dukhalardan toplam sekiz kız büyük şehirlerde üniversiteye gidiyor. Çocukların okula gitmesi beraberinde para ihtiyacı doğuruyor elbette. Uzun yıllar boyunca Sovyet döneminde devletten destek gören Dukhalar, serbest pazar ekonomisine geçişle birlikte çok büyük sıkıntılar yaşamışlar. Ama son zamanlarda yeni yeni ortaya çıkan ekolojik turizm sayesinde yeni bir gelir kaynakları olmuş. Geyik boynuzlarından yaptıkları süs eşyalarını gelen yabancılara satıyorlar ve bu sayede köyden un, şeker, tuz gibi ana gıda malzemelerini alıp, çocuklarını okula gönderebiliyorlar.

Bu değişimi nasıl değerlendirdiğimiz çok önemli. Artık dünyanın birçok yerinde insanlar dış dünya ile iletişim halinde ama bunun ne kadar neyi değiştirdiğini anlayabilmek o kadar kolay değil.

Üniversitede okuyan genç kızlardan birine fikrini sormuştum, o da bana şu yanıtı vermişti: “Bazen buraya gelen yabancılar bizim kot pantolon giymemize ya da güneş paneli ile elektrik kullanıp radyo ya da televizyonu biliyor olmamıza çok şaşırıyorlar. Onlar bizi hiçbir şeyden haberi olmadan dağda yaşayan insanlar olarak hayal ediyorlar sanırım ve hayal kırıklığına uğruyorlar. Oysa anlayamadıkları şey şu ki, bizim ne giyiyor olmamız kafamızın içini değiştirmiyor. Ve biz dış dünyadan haberdar olduğumuz halde gene de burada yaşamayı tercih ediyoruz. Ben okulu bitirince hemşire olacağım ve gelip burada kendi halkıma hizmet edeceğim. Birçok insan başka seçenekleri ve dünyaları bildiği halde buraya geri dönüyorsa, bu bence daha da kıymetli bir şey…”

Tüm bunlar yanlarında kaldığımız süre içinde Dukhalardan öğrendiklerimizin sadece bir kısmıydı. Henüz buraya gelmeden önce köydeki yaşlı adamın söylediği cümleyi hatırlamıştım, demişti ki: “Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin…” Şimdi taygadan ayrılırken onun ne demek istediğini gayet iyi biliyorum.

Fotoğraf: Kuzey Moğolistan’ın Sayan Dağları’nda kimi zaman kış erken gelir. Dukhaların göçtüğü sonbahar kampında henüz ağustos ayının sonları olmasına rağmen kar yağışı başlamıştır bile. Ancak kışın neredeyse eksi 40 dereceye düşen sıcaklıkta bile çadırlarda yaşamaya alışkın olan Dukhalar için bu hava soğuk sayılmaz.

Yazı ve Fotoğraflar: Selcen KÜÇÜKÜSTEL

Atlas Kasım 2012 / Sayı 236

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Abdullah dedi ki:

    Tebrık ederım.

BİR YORUM YAZ