DÖNEMİN RESİMLERİNDE AVUSTURYA TAKVİYE KUVVETLERİNİN KANİJE’YE YÜRÜYÜŞÜ

DÖNEMİN RESİMLERİNDE AVUSTURYA TAKVİYE KUVVETLERİNİN KANİJE’YE YÜRÜYÜŞÜ

Kanuni Sultan Süleyman Macaristan’a gerçekleştirdiği son askeri sefer sırasında 1566 yılında Zigetvar’ı ele geçirdi. Osmanlılar bu şekilde güney Tuna bölgesindeki en önemli kaleyi işgal ederek güney-batı istikametinde Tuna nehri boyunca gerçekleştirdikleri ilerlemeyi önemli oranda daha da genişletiyorlar ve Balaton Gölü’nün güneyinde kalan alanların büyük kısmını yönetimleri altına alıyorlardı. I. Süleyman’ın ölümüyle birlikte Osmanlı fetihlerinin yayılmacı aşaması sona ermiş oldu. Onun oğlu Sultan II. Selim ile Avusturya İmparatoru Maximillian, 1568 yılında Edirne’de, sekiz yıl boyunca barış içinde yaşanmasını garanti altına alan ve daha sonra birkaç defa uzatılacak olan bir anlaşma imzaladılar. Bunun bir sonucu olarak, 1590 yılının başlarına kadar geçen dönem içinde iki büyük güç arasındaki ilişki oldukça barışçıl bir şekilde gerçekleşti; bununla beraber bu dönemde bile sınır boyunca sık sık çatışmalar yaşanmaktaydı. “Küçük savaş” olarak isimlendirilen bu çatışmalar 16. yüzyılın sonunda On Beş Yıl Savaşları olarak isimlendirilen büyük çaplı bir savaşa dönüştü; bu savaş da 1606 yılında Zitvatorok Anlaşmasının imzalanmasıyla sona erdi.[1] Taraflar lehine farklı aşamalar kaydeden bu savaş sırasında her iki devlet de 1541 yılında Budapeşte’nin ele geçirilmesiyle üç bölgeye bölünmüş olan Macaristan Krallığı’nın tamamını kendi yönetimleri altına almak için mücadele vermekteydiler. Macaristan Krallığı’nın batı ve kuzey bölgelerinde gerçekleştirdiği faaliyetlerine güvenen ve temelde Osmanlı tebaası konumundaki Transilvanya (Erdel) Prensi tarafından doğu bölgesinde desteklenen Habsburg İmparatorluğu, orta bölgeleri kontrolü altında bulunduran Osmanlı kuvvetlerini bölgeden atma girişiminde bulundu. Diğer tarafta Osmanlılar ise Transilvanya’daki konumlarını korumak ve Habsburg İmparatorluğu’nun elinde bulunan toprakları yönetimleri altına alacak şekilde genişlemek için çaba göstermekteydiler. İki tarafın da savaştaki uzun dönemli stratejik amacı, düşmanın güç merkezini ele geçirmekti. Habsburglar Budapeşte’yi, Osmanlılar da Viyana’yı işgal etmeyi planlıyordu. Bu şekilde karşı tarafı psikolojik olarak çökertecekler ve toprak vermek zorunda bırakacaklardı. Bu amaç doğrultusunda Habsburg kuvvetleri iki defa (1598 ve 1602 yıllarında) Budapeşte’yi işgal etme denemesinde bulundular, fakat çabaları boşa gitti. Osmanlılar açısından bakıldığında Habsburg İmparatorluğu’nun başkentine ulaşmak çok daha zor görünüyordu. O dönemde askeri kuvvetler Viyana’ya sadece iki stratejik yolu izleyerek ulaşabilirlerdi: ya Tuna nehrinin ya da Drava nehrinin vadilerini takip ederek. Tuna nehri boyunca uzanan yol daha iyi bir seçimmiş gibi gözüküyordu, çünkü seyre elverişli bu su yolu askeri kuvvetlerin ilerlemesine ve ikmal malzemelerinin taşınmasına imkan tanıyordu. 1594 yılında, yani savaşın başlangıcında, Osmanlılar, yakındaki Gyor (Raab/Yanık) Kalesi’ni işgal ettikten sonra Habsburgların başkentini ele geçirebilmek için oldukça iyi bir konuma gelmişlerdi. Burada oluşturdukları savaş karargahı Viyana’dan sadece 120 kilometre uzaklıktaydı. Ancak bu derece büyük bir orduyu erzak ve ordu donatım malzemesiyle yeterli olacak derecede teçhiz etmenin imkansız olduğu ortaya çıkacaktı. Gyor’un doğusunda yer alan ve Tuna bölgesindeki su yolları ile Vag nehrinin ağzını kontrolü altında bulunduran Komarom (Komorn/Komarno) Kalesi Habsburgların elinde bulunmaktaydı. Bu durum, Osmanlı askeri liderliğinin, batı bölgelerindeki askeri kuvvetlerine ikmal malzemesi sağlamak için Tuna’yı kullanmalarını imkansız hale getirmekteydi. Bir sonraki yıl Osmanlılar Estergon’u (Gran/Esztergom) kaybedince durumları daha da zorlaştı. Bunun sonucunda yeni ele geçirilmiş olan Gyor, izole edilmiş oldu ve Habsburg askeri liderliği de Budapeşte’ye saldırma fırsatı yakaladı. 1598 yılının ilkbaharında Habsburg kuvvetleri Gyor Kalesi’ni, burada bulunan Osmanlı garnizonunu şaşırtarak -hileyle ve o zamanının en modern askeri teknolojisinin bir örneği olan barut kutusu (bir çeşit fişek) kullanarak- yeniden ele geçirmeyi başarınca Osmanlıların Macaristan’daki askeri konumu aşırı derecede zorlaştı. Böylece hem Gyor’un hem de Estergon’un kontrolünü ele geçiren Habsburglar, stratejik olarak üstün bir konuma geçtiler ve saldırı başlatabilecek duruma geldiler. Aynı yılın sonbaharında Habsburg kuvvetleri Budapeşte’yi ele geçirme teşebbüsünde bulundular, fakat sert hava koşulları başarılı bir hareket gerçekleştirilmesini engelledi. Böylece Budapeşte de Osmanlıların elinde kaldı.

Askeri açıdan avantajlı olan diğer yol ise güney Macaristan boyunca uzanmaktaydı: Drava ve Mura nehirlerinin seyre elverişli su yollarının kullanılmasıyla Viyana’ya ulaşılmasını sağlıyordu. 1532 yılında Kanuni Sultan Süleyman, etrafındaki bölgeleri işgal etmeksizin bu yolu kullanarak Viyana’ya ulaşmayı denemişti. Bu askeri seferin başarısız olması, Viyana’ya karşı başarılı bir askeri operasyon gerçekleştirebilmek için Osmanlıların bölgenin daha önemli olan kalelerini ele geçirmelerinin ve güvenli bir ikmal yolu oluşturmalarının gerekli olduğunu ortaya koydu (bu yöndeki ilk adım Zigetvar’ın işgal edilmesi olmalıydı). Osmanlı askeri liderleri On Beş Yıl Savaşları sırasında bu yolu kullanmayı zaten düşünmüşlerdi, fakat bu yönde girişimde bulunmayı ancak Gyor’u kaybettikten sonra ciddi olarak ele aldılar. Diğer taraftan ise Budapeşte’nin bir Habsburg saldırısına karşı koyma konusunda yeterince güvenli ve güçlü olmadığının hissedilmesi gerçeği, güney-batı yönünde saldırı gerçekleştirilmesini erteledi. Böylece 1599 yılı sonbaharında gerçekleştirilen ilk barış görüşmeleri sırasında Osmanlılar, kendi ellerinde bulunan Eğri’ye (Erlau/Eger) karşılık olarak Estergon’un kendilerine verilmesi konusunda ısrar ettiler. Ancak savaş 1600 yılında da sürdü ve Osmanlı güçleri Estergon kalesini yeniden ele geçirmek için girişimde bulunmayı düşündüler. Bu kez de Macaristan’da bulunan ve başka problemlerin daha fazla aciliyet taşıdığını düşünen Osmanlı askeri liderlerinin oluşturduğu etki yüzünden başlangıçtaki Osmanlı savaş planı Ösek (Eszek/Osiek) toplantısında değiştirildi.

O zamanlar Macarların elinde bulunan Zigetvar (Szigetvar) yakınındaki Bobofça (Babocsa) ve Kanije (Kanizsa) kalelerinde bulunan askeri birlikler bölgedeki Osmanlı garnizonuna düzenli olarak saldırılar düzenlemekte ve Osmanlılara teslim olmuş olan Macar köylerinin halklarını rahatsız etmekteydi. Bu serbest olarak dolaşan grupların saldırıları Osmanlı ordu donatım malzemelerinin Tuna üzerindeki Budapeşte’ye taşınmasını tehlikeye sokuyordu. Bundan dolayı Zigetvar Sancak Beyi Deli Nasuh’un ve Tiryaki Hasan Paşa’nın tavsiyesiyle harekete geçen Macaristan’daki askeri operasyonlardan sorumlu Sadrazam İbrahim Paşa bu iki Macar kalesini işgal etmeye karar verdi.[2]

İstanbul’da Divan-u Hümayun, bu kalelerde bulunan Macar askerlerinin gerçekleştirdiği saldırıların sona erdirilebilmesi, Kanije’ye karşı gerçekleştirilecek beklenmedik ani bir saldırıyla Avusturya askeri liderlerinin şaşırtılabilmesi ve böylece Viyana’ya kadar uzanan güney yolu üzerindeki en önemli kalelerin işgal edilebilmesi için Sadrazamın bu kararına onay verdi.

1600 yılı Ağustos ayının sonunda Diyarbakır beylerbeyi Murad, Osmanlı öncü kuvvetleriyle Bobofça’ya saldırdı. Birkaç gün süren kuşatmadan sonra 4 Eylül tarihinde -200 Macar ve 100 Alman askerinden oluşan- kaleyi savunan askeri kuvvetler teslim oldu ve onları serbest bir şekilde kaleden ayrılmalarına izin verildi. Bundan sonra da Osmanlının ana ordusu Kanije’ye doğru yola çıktı.

Hem Batı Macaristan eyaletlerini hem de Habsburgların miras yoluyla aldıkları eyaletleri savunan sınır kaleleri sistemi, temelde Mura ve Raab nehir vadilerinde inşa edilmişlerdi.[3] Bu savunma hattında bulunan en önemli noktalardan bir tanesi, Kanije nehri bataklığından ortaya çıkmış bir ada üzerine inşa edilmiş olan Kanije kalesiydi. Bu kale daha önce Tamas Nadasdy’ye aitti; onun 1568’de ölümünden sonra dul karısı kaleyi Avusturya İmparatoru II. Maximillian’a verdi. Avusturya İmparatoru hemen bir sonraki yıl kaleyi yeniden inşa etmeye başladı, fakat inşaat süreci çok yavaş ilerliyordu. 1577 yılı kalenin tarihinde bir dönüm noktasının başladığına işaret edecek derecede önemli bir yıldı. Bu tarihte yeni yönetici İmparator II. Rudolf ile Saray Savaş Konseyi daha önce takip edilen askeri stratejiyi değiştirdi. Osmanlı yönetimi altındaki Macar topraklarının yeniden ele geçirilmesi amacıyla saldırı savaşı düzenlenmesi fikri bir kenara bırakıldı, onun yerine birbirine sıkı bir şekilde bağlanmış kaleler zincirinden oluşan güçlü bir savunma hattının oluşturulması üzerinde yoğunlaşılmasını gerektiren bir strateji benimsendi. Sadece Mura nehri vadisini değil, fakat aynı zamanda İç Avusturya’yı oluşturan üç eyaleti, yani Carniola (Krain), Carinthia (Karnten) ile Styria’yı (Steiermark) koruma görevi gördüğü için Kanije Kalesi’ne bu sistemde çok hayati bir rol verildi. Kale, İtalyan askeri mühendislerinin tasarlamış olduğu bir traces italienne (kale burçları) oluştursa da en güçlü kaleler arasında yer almıyordu, çünkü taştan yapılmamış, bunun yerine etrafındaki çit, toprak ve keresteden inşa edilmişti. Daha açık ifadelerle belirtmek gerekirse bu yapı, ince dallarla birbirine bağlanmış iki sıra kazıktan yapılma çitten oluşmaktaydı. İki sıra halindeki kazıkların arasındaki alan toprakla doldurulmuş, dış tarafı sıvanmış ve üstü de tahta kiremitlerle örtülmüştü. Bu tür bir duvar top atışlarına karşı oldukça dayanıklı olabilirdi, çünkü atılan top gülleleri bu duvarı yıkamaz, fakat içine saplanır kalırdı. Fakat çitin yan tarafına ateş edilirse sıvası dökülebilir, böylece tüm bir duvar kolayca ateş alabilirdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ