DOĞU’DAKİ İLK TÜRK YERLEŞMELERİNDEN CUNNİ MAĞARASI

DOĞU’DAKİ İLK TÜRK YERLEŞMELERİNDEN CUNNİ MAĞARASI

Coğrafi Konum

Cunni, Erzurum’un 158 km. kadar güneydoğusunda yer alan Karayazı İlçesi’ne bağlı Salyamaç Köyü’nün 6 km. kuzeydoğusunda yer alan bir mağaradır. Karayazı’ya, Erzurum-Kars yolundaki Köprüköy yakınlarından ayrılan yol üzerinden Güzelhisar (Avnik) ve Geyikli Köylerinden geçerek ulaşılmaktadır (Harita 1). Bu yolun en önemli geçidi Gücür Boğazı’dır. Karayazı İlçesi yeryüzü şekilleri olarak yüksek dağlarla çevrilmiş olup, Karasu-Aras Dağlarının kollarından Topçu Dağı (2695 m.) ile kuşatılmıştır. Bu iki dağlık kitle arasında “Karayazı Düzü” adı ile tanımlanan ovalık ve platoluk alanların bulunduğu depresyon sahası uzanır. Bölge gerek yer altı gerekse yer üstü suları açısından son derece zengindir. Bölgede ayrıca Çikılgan Deresi, Göksu ve Elmalı Derelerinin yanı sıra, tektonik ve heyelanlar sonucu oluşan büyüklü ve küçüklü göller bulunmaktadır.[1]

Karasal iklimin etkisinde bulunan bölgede kışlar çok şiddetli geçmekte; yazlar ise, kısa ve serin sürmektedir. İlçenin denizden yüksekliği 2000-3000 metreyi bulmaktadır. Yeryüzü şekillerinden dolayı tarım fazla gelişmemiştir. Bölgede hayvancılık ön plana çıkmıştır. Tarlalar yerine çayırlar, meralar ağırlık kazanmıştır. Bölgenin bu özelliği tarih boyunca göçer kavimler için vazgeçilmez bir alan olmasını sağlamıştır.

“Karayazı Düzü”nün çevresinde bulunan dağlarının eteklerindeki kalkerli kayalıklarda çok sayıda mağara bulunmaktadır. Bu mağaralardan biri de Cunni Mağarası’dır (Harita 2). Bu mağaranın ilk defa tespiti ve bilim dünyasına tanıtımını, 1965 yılında bölgede kazı çalışmaları yürüten Dr. Hermann Vary ve Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Yalçın yapmışlardır.

Damgalar, Eski Türk Yazısı (Runik Harfleri) ve Remizler

Cunni Mağarası’nda yapmış olduğumuz incelemede iki katlı olup alt katta Apsisli bir Orta Çağ kilisesi bulunmuştur (Resim 1-2). Mağaranın ovaya bakan büyük bölmesinin kayaları üzerinde Türk boylarına ait dağınık şekilde 50 adet damga, işaret ve resimler bulunmuştur.

Damgalar üzerinde yapılan incelemelerde Oğuz boylarından 12’sinin damgası belirlenmiştir. Bu 12 boyun 29 çeşit damgası tespit edilmiştir.

Cunni Mağarası’nda tespit edilen Oğuz boyları şunlardır: Üçoklardan, Gök Han’a bağlı Beçenek, Çuvaldır (Çavuldar), Çepni; Üçoklar’dan Dağ Han’a bağlı Salgur, Eymür, Ula-Yundlu (Alayuntlu); Üçoklardan Deniz Han’a bağlı İgdir (Yigdir), Büğdüz; Bozoklar’dan Yıldız Han’a bağlı Afşar (Avşar); Bozoklardan Ay Han’a bağlı Yazgır (Yazır); Bozoklardan Gün Han’a bağlı Bayat ve Kayı (ğ) boylarıdır.

Cunni Mağarası’nda bulunan damgaların benzerleri (Resim 3-4), Belçikalı bilim adamı Prof. Dr. Cumont tarafından 1900 yılında, Sivas’ın Suşehri İlçesinin 10 km. güneyinde Aksu kaynağı yakınlarında tespit edilmiştir. Cumont[2] bu damgaların sınır işareti olabileceğini ifade etmiştir.

Taş ve kayalar üzerindeki damgaların yapılış ve kullanım nedenleri şunlardır:

  1. Otlakların belirlenmesi ve otlaklardan faydalanan kabile ve boyların işareti olması gerekir. Günümüzdeki tapu senedi yerini tutmaktadır.[3]
  2. Türklerde yuğ törenine gelenlerin damgalarını vurmaları ile ilgili olabileceğidir. Boyların beyleri veya ileri gelenlerinin yuğ törenine katıldıklarının belgesi sayılmaktadır.[4]
  3. Eski Türk geleneğinde önemli yol kavşakları ve konak yerlerine işaret etmek için kullanılmış olabilir. Ayrıca damgaların çok çeşitli kullanım alanları olduğunu bilmekteyiz.[5]

Damgaların Eski Türk kaynaklarında geçtiği şekilleri ile Cunni Mağarası’ndaki şekiller karşılaştırılmıştır (Levha).[6]

Cunni Mağarası’nda Eski Türk Alfabesi (Runik) harflerinden 5 adetinin varlığı kesin olarak tespit edilmiştir (Çizim 1).[7]

Belirlenen harflerin benzer şekillerine Yenisey Sulek Köyü yakınındaki Karayüs Yazıtı’nda,[8] Batı Türkistan’da Talas Vadisi’ndeki Açık-Taş Bölgesi’nde[9] ve Sulbur-Ula Kayalıklarında da rastlanmıştır.[10] Özellikle de gösterilen birinci harfin Orhun (Göktürk) Alfabesi’nin birinci harfi olan “A” olduğu belirlenmiştir.[11] İkinci harf Hazarların başkenti Sarkel Sur duvarları üzerinde rastlanılan damgalardan biri ile aynı özelliği göstermektedir. Bu harf Orkun tarafından “2r”olarak okunmuştur.[12] Üçüncü harf ise Çin’den İskandinavya’ya kadar uzanan sahada işaretli kayalarda ve mezar taşlarında rastlanılmaktadır. Ay-Ölüm tarlası ve dört yönü işaret etmektedir.[13] Dördüncü harf olarak görülen ok işareti bir boy işareti olarak görüldüğü gibi kaynaklarda aynı zamanda tabiiyet ve davet sembolü olarak da kullanılmıştır. Harf karşılığı “t” olarak verilmiştir.[14] Beşinci harf dört yönü ifade eden işarettir. Harf karşılığı “ı/u” olarak verilmiştir.[15]

Cunni Mağarası’ndaki bir grup işaretin ise Turfan Bölgesi’nde 13. ve 14.yüzyıllara ait Uygur hukuki belgelerinin sonunda bulunan Uygur Uruğ remizleriyle aynı olduğu görülmüştür (Çizim 2).[16]

Hayvan Resimleri ve Bunların Türk Dünyası ile Bağlantıları

1. Dağ Tekesi/Dağ Keçisi

Cunni Mağarası’nda bulunan diğer bir grup şekil ise hayvan ve binici tasvirleridir. Hayvanlardan, at, dağ keçisi/t eke resimleri bulunmaktadır[17] (Resim 5-6). Mağarada yaptığımız inceleme sonucunda burada bulunan dağ keçisinin teke (erkek dağ keçisi) olduğunu tespit ettik. Keçinin kuyruğunun var olduğu ve bunun dik olarak çizildiği dikkate alındığında bunun teke olması gerekmektedir. Türklerde börü/kurt olduğu gibi, sürünün önünde giden, onları idare eden tekeler de “kök” sıfatı ile adlandırılıyorlardı. Örneğin Kırgızlar “kök-serke” yani “gök teke” diyorlardı.[18] Kül Tigin (Köl-tigin) ve Bilge Kağan Abîdelerinde de damga olarak, dağ tekesinin kullanıldığı bilinmektedir.[19]

Dağ keçisi/dağ tekesi Türk dünyasının en eski damgalarından biridir. Bu damga yüceliği, erişilmez yerlere erişebilirliği, bağımsızlığı, özgürlüğü, kararlılığı, asaleti ve cesareti sembolize eden bir damga olarak Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olduğuna inanılan kağanı simgelemektedir.

Türk dünyasında Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya kadar bütün bölgelerde kağanı temsilen veya kağana bağlılığı belirtmek için dağ keçisi/dağ tekesi damgası kullanılmıştır.[20] Bugün Hakasya, Tuva ve Buryat’taki Türkler arasında dağ keçisi/dağ tekesi/kök çepiç hâlâ kutsal kabul edilmekte ve dağların tepesine heykelleri dikilmektedir. Altay Türkleri arasında, şamanın kötü ruhları kovmak için keçi kanıyla yıkanıp teke postuna girmesi dağ keçisi/dağ tekesine verilen önemi göstermektedir. Ayrıca Türk tarihinde önemli görevler üstlenen Teke boyu, Akkeçililer, Kızılkeçililer, Sarıkeçililer, Tekeoğulları gibi yer adları, lakaplar ve unvanlar bulunmaktadır.[21]

Orkun ve Moğolistan bölgesi abidelerinde damga olarak gözüken dağ tekesi şekilleri çizim 3’te gösterilmiştir.[22]

Türk dünyasında çeşitli dönemlere ait çok sayıda dağ keçisi ve dağ tekesi motifli eşyalara rastlanılmıştır (Çizim 4).[23]

2. At

Cunni Mağara resimlerinden bir kısmını da at resimleri oluşturur (Resim 7-8). Eski Türklerde atın çok önemli bir yer tuttuğunu bilmekteyiz. Orhun ve Yenisey Kitabeleri’nde “yılkı” ve “at” adları kullanılmıştır. Bugünkü Türk lehçelerinde ise “at”, “yılkı/cılkı/çılgı” şeklinde kullanılmaktadır. Eski Türklerin kullanmış oldukları on iki hayvanlı Türk takviminde bir yılın adı at yılıdır.[24] Türklerin ata çok önem verdikleri bilinmektedir. Atın ilk ehlileştirildiği bölge tartışmalı olmakla beraber, atı bütün Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına tanıtan Türkler olmuştur. Hunların at besledikleri ve ekonomilerinin büyük çapta ata dayandığı ve Çin’e gönderilen hediyelerin büyük bölümünü atların oluşturduğu bilinmekteydi.[25] Türkler, efsanelerinde, türkülerinde, tasvirlerinde, kaya resimlerinde, kurganlarında, şahıs ve yer adlarında bile atı kullanmışlardır.[26] Türkçedeki isim manasına kullanılan “ad”’ın da at ile alâkalı olduğu, bazı bilim adamlarınca ifade edilmektedir.[27] Türkler atın etini yer, sütünü (Kımız) içerlerdi. Pazırık Kurganlarında at tasvirli gümüş eşya, at tasvirli halı, at başı şeklinde kamçı sapı bulunduğu gibi Doğu Türkistan’da Şorcuk Mabedi’nde de at başları bulunmuştur.[28] Türkler, matem göstergesi olarak atın kuyruğunu kesiyor ve savaşa giderken atın kuyruğunu düğümlüyorlardı.[29] Türklerde at bir “kül” bir bütün olmuştur. Bazı kaynaklar “durmak dinlenmek bilmeyen Hun askerlerinin geceleyin yol alırken at üzerinde uyuduklarını”, fakat “uykuda bile atın başlarına sahip olduklarını” ifade etmektedir.[30]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ