DESTANDAN ROMANA KIRGIZ KÜLTÜR MİRASI VE CENGİZ AYTMATOV ÖRNEĞİ

DESTANDAN ROMANA KIRGIZ KÜLTÜR MİRASI VE CENGİZ AYTMATOV ÖRNEĞİ

A. Destan Kavramı

Destanlar ait oldukları milletlerin ansiklopedileri, yazılı ya da sözlü gelenek içinde nesilden nesile devreden millî hafızalarıdır. Yaratılıştan başlayarak bir milletin dünya sahnesindeki macerasını kimi zaman olağanüstülüklerle süsleyerek dile getirir. Tarih sahnesinde kendisine bir yer bulabilmiş hemen her köklü milletin küçük ya da büyük, ehemmiyetli ya da ehemmiyetsiz destan veya efsaneleri, kısaca kendilerini anlatan hikâyeleri mevcuttur. Tarih içinde büyük hadiselerle karşılaşmış ya da tarihin akışına yön vermiş milletlerin hayatı ve dünyayı algılama biçimi, onların türeyişlerinden devlet kurma biçimlerine kadar birçok sembol, mit ve totemin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.

Türklerin Bozkurt destanı, onların mitik değeri bakımından kurttan türediklerini işaret eder. Bu yaratılış efsanesinin arkasındaki temel düşünce Türklerin hayata ait tasarruflarında ya da kendilerini tanımlamalarında vahşi tabiatın bu ehlileştirilemeyen hayvanına karşı duyulan saygının ifadesi vardır. Yoksa biyolojik olarak zaten bir milletin bir hayvandan türemesi söz konusu bile olamaz. Türk milletinin kendisi için seçtiği totem, onun genlerinde mevcut ve Tanrı tarafından hediye edilmiş yeteneklerinde saklı davranış ve aksiyon potansiyeliyle örtüşür. Bu bakımdan Türklerin tabiatla olan mücadelesinde kendi yaşama biçimlerine yakın buldukları bir hayvanı totem kabul etmeleri ve türeyişlerini ona maletmeleri boşuna değildir.

Yine aynı şekilde Japonların Şinto Destanı da bu milletin güneşten türediğini işaret eder. Kendilerine ışığı ve sıcaklığı sembolize eden bir varlığı türeyiş kaynağı olarak görmek, Japonların hayatı ve tabiatı algılayış tarzıyla yakından ilgilidir. Bu bakımdan destanlar milletlerin kendilerini var etme adına ciddi bir görevi üstlenirler.

“Destanlar toplum vicdanının sesi olduklarından millî şuuru güçlendiren ve millî dayanışmayı sağlayan önemli eserlerdir. Ortak şuurla teşekkül eden ülkü ve gelenek gibi toplumu canlı tutan unsurlar, destanlarda bir hayat görüşü ve felsefesi olarak soylu ya da yönetici sınıftan gelen destan kahramanının şahsında dile getirilir. Bu yönüyle destanlar milletlerin soy özellikleri, sosyal yapıları, ülküleri, millî değerleri, gelenekleri ve görenekleri üzerinde yapılacak araştırmalarda ilk temel kaynağı teşkil ederler.”[1]

Destanlar mahiyet itibariyle ait oldukları milletlerin hayal güçlerini, kahramanlıklarını ve kendilerini motive edecek özelliklerini sergiledikleri birer canlı hafıza öbekleridir. Bu açıdan bakıldığında Oğuz Kağan’ın annesini bir defa emmesi, daha kırk günlükken yürümeye başlaması, et yiyip kımız içmesi; Almanların Niebelungen destanındaki kahraman Niebelungen’e ok ve kılıç işlememesi, Fars destanı Şehname’nin kahramanı Zaloğlu Rüstem’in koca bir orduya tek başına karşı koyması gibi olağanüstülükleri, millî hafızanın ait olduğu topluluğu motive etme açısından idealize edilmiş bir durum olarak görmek daha doğru olacaktır.

Fakat destanlar sadece birer kahramanlık hikayeleri ile dolu manzumeler değildir. Onlarda yaşanılan zamanın ve hayatın göç, açlık, mağlubiyet, ihanet, tutsaklık gibi bütün trajik yansımalarını da buluruz.

Bu bakımdan destanlar ait oldukları milletin birer milli ibret levhaları ve aynı zamanda öğüt ve rehber eserleridir.

B. Roman Kavramı

Teknik gelişim açısından tamamen sanayi devriminin ve burjuva toplumunun ürünü olan roman ise neredeyse destan geleneğinin bitmeye yüz tutuğu bir zamanda ortaya çıkar. Matbaa, iletişim ve ulaşım imkânlarının gelişmesi milletlerin hafızalarını ferdî (sanatçı) planda ve daha çok kendi muhayyilelerinin beslediği ve sanat yapma kaygılarının yönlendirdiği bir çabada kendisini gösterir.

Sanayi toplumunun ortaya çıkmasına kadar edebiyatta romanın işlevini destan, masal, efsane, halk hikâyeleri (romanlar) görüyordu. Bu türlerin herbiri işlevlerine göre şekillenmiş metinlerdi. Tarihî süreç içerisinde gerilere gidildiğinde romanın kaynağı olarak destan kavramı ile karşılaşmaktayız. Büyük milletlerin sosyo-ekonomik ve kültürel yapıları dikkate alındığında, yukarıda zikredilen edebî türlerin ihtiyaca cevap verdiğini söylemek mümkündür. Göçebe kültür içerisinde hayata hakim olan yaşama tarzı sürekli olarak hayatla ve tabiatla bir mücadele şeklinde tezahür eder. Tabiatla, açlıkla, düşmanla, kimi zaman muhayyilenin yarattığı tabiatüstü varlıklarla mücadele, toplumun bütün fertlerinin katılacağı bir duyuş ve düşünüş tarzının gerekliliğini mecbur kılıyordu. Bu bakımdan ilkel edebî metinlerin çoğu epik karakterlidir. Destanlarda hadiselere toptan bir bakış vardır. Fakat zaman içerisinde destanların, olağanüstü, hayalî ve lirik gibi vasıfları sırasıyla, efsane, masal ve hikâyeye doğru bir ayrışmaya gitmiştir. Böylelikle bir edebî türden birkaç edebî tür ortaya çıkmıştır.

Hangi coğrafyada ya da hangi çağda olursa olsun toplumun hayat tarzı, o hayat tarzının yansıtılacağı edebî türleri belirler. Göçebe hayat içerisinde milletin hayatı destan, efsane ve masal türleri içinde anlatılma şansı bulabilirdi. “Ümmet devrinde millet, yeni bir kültür ve coğrafyayla karşılaştığından hayat tarzı ve toplumun yapısı değişmiş; bu hayat tarzına uygun edebî türlere sıcak bakmıştır. Hayatın şekilleniş tarzı, gazel ve mesnevîye uygundu. Zira devir klâsik devirdir. Klâsik devirde toplumun değil belli bir zümrenin, seçkinlerin ve büyük ölçüde sarayın şekillendirdiği bir zevk ve estetik hayata ve sanata hâkimdir. Dolayısıyla İslâm kültür dairesine girdikten sonra kaleme alınan mesnevîler bu seçkin zümrenin zevkini terennüm etmekten öteye gidememişlerdi. Bu seçkin zümrenin dışında kalan ve büyük çoğunluğu temsil eden halk da, kendi macerasını, zevk ve estetiğini dile getirecek bir edebî türe, halk hikâyesine sarılmıştır. Her ne kadar ilk dönem halk hikâyelerinde destandan taşan bir takım unsurlar (manzum oluşu, döşeme, soylama bölümleri gibi) var idiyse de, zaman içerisinde bunlar türün içinde farklı biçimlere dönüşmüştür. Kahramanlık hikâyelerinden, dinî- tasavvufî hikâyelere, kıssadan hisse çıkartan halk zümrelerinin tasnif ettiği hikâyelerden âşık tarzı hikâyeler kadar söz konusu geniş kitle ihtiyacı olduğu şeyi terennüm etmekten geri durmamıştır.’[2]

Roman türünün kaynağı konusunda mevcut iki farklı ve hâkim görüş vardır. Birincisi toplumun sosyo-ekonomik ve kültürel yapısının değişmesiyle destandan romana geçiş sürecidir. İkincisi de modern romanın doğuşunu sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan burjuva toplumuna bağlayan Marksistlerin görüşüdür. Marx, “Özerk insan bir yandan feodalizmin toplumsal formlarının çözülmesinin, öte yandan da XVI. yüzyıldan beri gelişmekte olan yeni üretim güçlerinin ürünüdür” der.’”[3]

Batılı milletlerin geçirdiği toplumsal değişim ve gelişim dikkate alındığında, romanın kaynağı ve ortaya çıkışı konusunda Marksist görüş doğrulanmaktadır. Buna göre, sanayi devrimi ile zenginleşen orta sınıf, adına burjuva dediğimiz yeni bir toplumsal sınıf ortaya çıkarmıştır. Bu sınıf, kendisine göre bir ahlâkı, ticâret, zevk ve estetik anlayışı, dolayısıyla yaşama biçimi olan burjuva toplumudur. Bu toplum temelde ferdin hürriyet iştiyakının kamçıladığı bir hareketten doğmuştur.

O halde bu yeni toplumun hayatını anlatacak bir edebî türe ihtiyaç vardır. Feodalitenin ya da aristokrasinin hâkim olduğu bir hayatın edebî türlerini kullanamayacaklarına göre, kendilerine has bir edebî türe ihtiyaç duymaları normaldi. İşte roman bu tür bir ihtiyacı karşılamak üzere ortaya çıkmıştır.

Tarih içinde Türk toplulukları Batılı anlamda bir sanayi devrimi geçirmediklerinden, Marksistlerin ifade ettiği biçimde bir burjuva toplumuna da sahip olamamışlardır. O halde bu topluluklarda roman yukarıda işaret edilen ikinci yoldan yani destan > efsane > masal > halk hikâyesi > roman bağlamında vücut bulabilirdi. Nitekim öyle de olmuştur.

Destanın manzum oluşu, uzun asırlar boyunca milletin hafızasında yer alması ve şifahî gelenek içinde söylene gelmesi olması, milletin başından geçen büyük bir hadise olması gibi özellikler, bilhassa daha çok yerleşik bir hayata sahip milletlerde ömrünü kısaltan temel faktörler olmuştur.

Bu açıdan roman destanın sahip olduğu bütünlüğü ya da topyekûn bir milleti temsil etme iddiasından hayli uzaktadır. Bu tür daha çok sosyal bölünmüşlüğün değişik enstantanelerini dile getirmekle kendisini vazifelendirmiş görünmektedir. Destandan romana geçerken kaybolan şey, en başta vak’anın gerçekliğinin yazarın muhayyilesinin insafına terkedilmesidir. Destanlardaki gerçeklik tarihî süreç içinde olabildiğince inanırlığını korurken, roman bütünüyle kurmaca bir dünyanın ürünü olarak kendisini göstermektedir. Yerleşik hayata geçmek, sanayileşme ve bunun neticesi olarak şehirlerde yaşama süreci milletlerin mitik potansiyellerinin alan değiştirme ya da daha ferdî plânda kalmasına sebebiyet vermiştir. Bu bakımdan yeni mitik alanların oluşması hiç de gecikmemiş; özellikle şehirlerin mitolojileri oluşmaya başlamıştır. Bu da yerleşik hayatın kendisini anlatacak yeni bir edebî türe ihtiyaç duyulduğunu işaret etmektedir. İşte bu yeni mitik alanın edebiyattaki vasıtası romandır. Modern batı romanı bütünüyle yaşanılan büyük şehirlerin ya da coğrafyaların mitik alanları üzerine kurulmuş gibidir. Bu bakımdan New York’un ışıklı dünyası, Paris’in büyülü rüyası, Londra’nın sisler ve yağmurlar içindeki gizemli atmosferi, İstanbul’un her taşından, çeşmesinden tarih akan silueti ile romana yataklık edecek yeni mitik alanların örnekleri olmuşlardır. Bu açıdan artık dağların yerini gökdelenler ya da çok katlı binalar; dağ geçitlerinin yerini, metrolar, hemzemin geçitler, tren istasyonları; kurtların, kuşların ya da başedilmesi gereken engellerin yerini bizzatihi hayatın kendisi almıştır. İnsan artık ışık hızıyla düşünme zorunluluğu içindedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ