DEMOKRASİYE GEÇİŞ, DEMOKRAT PARTİ’NİN KURULUŞU, 1946 SEÇİMLERİ

DEMOKRASİYE GEÇİŞ, DEMOKRAT PARTİ’NİN KURULUŞU, 1946 SEÇİMLERİ

Osmanlı Devleti’nin son yüz elli yıllık tarihi bir değişme ve yenileşme dönemidir. Devam ederek gelişen bu süreç, Cumhuriyet devri Türkiyesi’nde şekillenmiş, 1945’te başlayıp, 1950’de büyük ölçüde sonuca ulaşmıştır.

Demokrasiye Geçiş

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmamış olsa da 1939-1945 yılları arasında ekonomik ve siyasî sıkıntılar içinde olmuştur. 1945 sonrası çok partili hayata geçiş ile birlikte muhalif partilere geniş halk kesimlerince rağbet edilmişdir. Savaşın başlamasıyla Türkiye’de savunma ihtiyacı gereği ülke gelirinin büyük bir kısmı ayrılmıştı.[1] Tarım ve sanayi sektöründen çekilen iş gücü,[2] dış ticaret hacmindeki daralma, savaş süresince izlenen politikalar ve müttefik ülkelerin Almanya ile olan ticarî faaliyetlerinin durdurulması yönündeki baskılar, savaş bitiminde etkisini hissettirmiştir. Hükümetin artan savunma harcamalarını karşılayabilmek için başvurduğu yollar enflasyon oranını yükseltirken bunun tabii bir sonucu olarak aşırı fiyat artışları, temel ihtiyaç maddelerinin yokluğuna sebep olmuştur. İhtiyaç maddelerini üreten ve pazarlayan kesimden vurguncu-tefeci gibi şahsiyetlerin çıkması ve benzerlerinin yönetimden bazıları ile ilişkili olması, vatandaşın hükümete olan güveninde sarsıntı yaratmıştır.[3] “Harp Ekonomisi” gereği hükümet, uyguladığı müdahaleci kanunlar ile birlikte diğer bazı ihtiyaçlarını karşılayan kanunî yetkilere de ihtiyaç duymuştur. Bu bağlamda 18 Ocak 1940’da kabul edilen “Millî Korunma Kanunu” hükümete geniş iktisadî yetkiler vermektir.[4] Savaş bitimine kadar tatbik edilen devletçilik sisteminin yapısı ve çok cepheliliği yüzünden belirli alanlarda uygulandığından serbest meslek sahipleri, iş adamları ve diğer orta sınıf mensuplarından oluşan grupların güçlenmesine engel olamamıştı.[5] Savaş döneminde uygulanan iktisat politikası özel teşebbüse sınırlama getirirken bazı tedbirler ile de korunuyordu. Sabit gelirlerle sözü edilen kesim arasındaki hayat standardı bazı tenkitlere sebep oldu.[6]

11 Kasım 1942’de kabul edilen “Varlık Vergisi Kanunu”[7] iktisadî şartların darlığından istismar yolu ile yüksek kazanç elde edip, kazançları oranında vergi vermeyenleri kapsıyordu.[8] Savaş yıllarında girişilen ekonomik tedbirler sebebiyle yeni ekonomik gruplar tedirgin oldu.[9] Gerek Millî Korunma Kanunu, gerek savaşın başlaması ile birlikte çeşitli maddelerin dağıtımı, ihracat-ithalat imkanları yaratma ve fiyat düzenine yapılan müdahaleler söz konusu grupların güçlenmesini sağlamıştı.[10] 1943 Haziranı’nda çıkartılan “Toprak Mahsulleri Vergisi”de, Varlık Vergisinden etkilenmeyen Müslümanları kapsamı içine aldı. Bu açıdan beklenen sonuç alınmamakla beraber büyük çiftçilerin tepkisine sebep oldu.[11]

Savaşın Avrupa’da müttefiklerin lehine sonuçlanması, otoriter rejimlerin üstünlüğü imajının zedelenmesine yol açmış, onun yerini hak, hürriyet, barış ve özgürlük kavramları almıştı. Tek parti rejimi felsefesi toplumun farklı sosyal ve siyasî ihtiyaçlarını karşılaması konusunda yetersiz olmuştur. Savunulan devletçilik politikasında orta sınıfın güçlendirilmesi istenmiş, dolayısıyla inkılâpların sağlıklı bir temele oturtulması amaçlanmıştı.[12] Ancak bu ilişki geçici bir menfaat birleşmesi özelliğini taşıyordu. CHP iktidarı Dönemi’nde çevre güçleri hoşnutsuzluk olarak değerlendirildiklerinden gözetim altında tutularak, mahallî idarelerin büyük bir bölümü parti saflarında görülmüştür. Belirttiği gibi, CHP’nin harp iktisadından kaynaklanan genel hoşnutsuzluk ile birlikte savaş dönemindeki sıkıntılar ekonomik yeni gruplarda, kitlelerde hükümete karşı parti dış muhalefeti yarattı.[13] Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk dönemlerinde iktidar karşıtı mücadelenin ileri gelenleri doğrudan üretici ve tüketim alanlarında çalışanlar oldu. Savaş döneminde gelişen ticarî kesim, kendisinde siyasî kuvvet dengesini değiştirmekte, yeterli güç görüyordu. İktidar olan asker-sivil bürokrasi bu kesimin yakaladıkları gücün farkında olarak onlara karşı bakışlarının değişmesi de etkiliydi.[14]

Savaş dönemi boyunca yaşanan farklı sıkıntı ve yaygın hoşnutsuzluğun iktidar anlamında siyasî hareket olarak ortaya çıkmasında, kanunî mevzuatların etkisiyle birlikte geçmişten kaynaklanan gelenekselleşmiş devlet otoritesine bağlılık da önemli bir yer tutmaktaydı.[15] Ancak siyasî harekete her an dönüşebilecek potansiyel bir güç de mevcuttu.

Savaş döneminden itibaren ihtiyatlı bir tarafsızlık politikası ile harp dışında kalmayı başaran Türkiye’nin,[16] takip ettiği politikalar müttefik ülkelerce zaman zaman memnuniyetle karşılanmamış, kendisi için endişe yaratan Rusya karşısında yalnız kalmıştı. Türkiye’nin menfaatlerinin Batılı devletler safında yer almakla sağlanabileceğinden hareketle Batıya daha fazla yaklaşmak gerekiyordu. Bundan dolayı Türkiye, Batılı devletlerin politikası doğrultusunda Mihver Devletler ile münasebetlerini keserek 23 Şubat 1945 günü bu devletlere karşı savaş ilân etti. Bir sonraki gün Birleşmiş Milletler Beyannamesini imzaladı. Savaşın amacının demokrasiyi, dünyaya egemen kılmak olarak belirlenmesi, Batılı demokratik ülkelerin tek-parti yönetimleriyle dayanışma içine girmeyeceklerinin göstergesiydi. Savaş sonucu tek-parti idarelerinin kalkması, Türkiye’de de tek parti rejiminin sarsılmasına sebep oldu.[17]

Gerek savaş yıllarında sosyal, siyasî, ekonomik sahada alınmış olan tedbirler sonucu ortaya çıkan hoşnutsuzluk, gerek dış gelişmelerle batıya belirli taahhütlerde bulunulması, rejimin demokratik esasları, gözetmesi ve düzeltilmesi ihtiyacını ortaya çıkartıyordu. Ortaya çıkan tabloda takip edilecek yolun sonuçlar dikkate alındığında gelecekte de iktidarını muhafaza etme ve inkılapların tamamlanması konusunda halka yönelinmesi daha uygundu. 1944 yılı başlarında Başbakan Şükrü Saraçoğlu bir konuşmasında Türk Siyasî Rejimi’nin harp sonrasında bütün ülkeler için örnek olabileceğini belirtip, 1945’de de rejimi korumak amacıyla alınmış olan tedbirlerin yeniden gözden geçirilebileceği üzerinde duruyordu.[18] Bütün bunlar, iç ve dış baskılar sonucu CHP’de görüşlerin yavaş yavaş değişmeye başladığını ortaya koymuş oluyordu. 1945 San Francisco Konferansı’nda Hasan Saka, savaş sonrası Türkiye’de her türlü demokratik cereyanların gelişmesine izin verileceğini söylüyor.[19] Birkaç gün sonra da Cumhurbaşkanı İnönü; “Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça memleketin siyasî ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir”[20] diyordu. Ülke yönetiminde artık demokratik prensiplerin itibar göreceğini haber veren bu ilk resmî beyanatın verilmesi, dış gelişmelerin ülke çıkarları açısından Batılı demokratik idarenin seçilmesini, savaş dönemindeki sıkıntıların doğurduğu hoşnutsuzluğa çözüm olarak sınırlı bir muhalefet gerekli görülüyordu.[21] İnönü’nün bu söz konusu beyanatı ve San Francisco’da imza edilen Birleşmiş Milletler Anayasası parti içi muhalefeti cesaretlendiriyordu.[22] Savaş öncesi yıllarda hazırlanmış olmasına rağmen “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocaklarının Kurulması” ile ilgili kanun tasarısı Meclis Komisyonlarına sevk edildiği sırada Birleşmiş Milletler Anayasasının Meclisteki onayı ile birlikte tek-parti yönetimine karşı olanlar kendi temsilcilerini bularak parti içi muhalefeti de ortaya çıkarıyordu.[23]

1945 Toprak Reformu çalışmaları, savaş sonunda ortaya çıkan bir mesele olmamakla birlikte İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması ve Türkiye’nin savaşa girme riskinin bulunmasından dolayı savaş sonrasına bırakılmıştı.[24] Bu tasarı ile gerçekleştirilmeye çalışılan amaç; topraksız ve yeterli toprağı olmayanlara yeterli toprak verilmesi, toprakların sınırlı ellerde tutulması, yeterli olmayacak şekilde küçülmelerinin önlenmesi, işletme yetersizliği olanlara kuruluş, onarım, vb. sermayesi, canlı-cansız demirbaş verilerek ülke topraklarının devamlı ve verimli olarak işlenmesi idi.[25] Komisyon çalışmaları ile birlikte tasarının bazı maddelerinde değişiklikler yapılarak ana prensipler ilk haliyle kabul edilmişti. Son toplantıda hükümetin müdahalesiyle işçi ve çiftçilere dağıtılmak üzere kamulaştırılması ile ilgili 17. maddenin değiştirilerek tasarıya ilave edilmesi sonucu, Mecliste sessizliğini koruyan büyük çiftlik sahipleri, muhalefetin sözcüsü durumuna geçtiler. Onları ortak hareket etmeye yönelten konu söz konusu madde ile toprakların elli dönümüne kadar olan bölümünün, devletin kamulaştırma yetkisi içine alınmasıydı. Meclis görüşmelerinin başladığı 15 Mayıs 1945’de Meclis üyeleri tasarının lehinde olup, sivil, askerî, bürokrat kökenli ve tasarının 17. maddesi dışındaki toprak reformuna karşı olmayan büyük toprak sahibi ve bazı sivil bürokratlardan oluşuyordu. Tasarının 17. maddesini eleştiren milletvekilleri toprağın bölünmeyerek sistemin korunarak ziraat yöntemlerinin geliştirilmesini savunuyorlardı. Ayrıca mülkiyet hakkı anayasa ve medeni kanunca garanti edildiği için şahsî mülklerden değil, devlet kendi topraklarından dağıtmalıydı.[26] Toprak kanunu müzakerelerinde Adnan Menderes Hükümetin son anda tasarıya müdahalesini eleştirerek dikkati çekmiş, konuşmasında; “… Memleketin selâmeti için şart olan ve son zamanlarda gelişmekte olan tartışma hürriyetinin bu kanun meclise getirilince durdurulduğunu. Tek parti sistemi devam ettikçe anayasaya aykırı olan durumun daha da esef edilecek bir hal aldığını.” belirterek masrafsız ya da az masrafla ekilen toprağın iki katına çıkarılabileceğini söylüyordu. Büyük arazi mülkiyetinin geniş olarak egemen bir oranda olmadığı, işletmeleri küçültmenin üretimin düşmesine, ekonomik krizin ortaya çıkmasına sebep olacağı, dolayısıyla toprakların daha iyi işlenmesini temin edecek ilkelerin kanuna hakim olmasına büyük faydalar sağlayacağı üzerinde duruyordu. Menderes, kurulması istenilen Çiftçi Ocaklarını ise geri bir zihniyet olarak nitelendiriyordu.[27] Tasarı aleyhine konuşan milletvekilleri Adnan Menderes, Refik Koraltan, Emin Sazak, Celâl Bayar, Fuat Köprülü, Hikmet Bayur ve Recep Peker gibi önemli isimlerin hükümete muhalif oldukları sonucunu çıkardı.[28] İsmet İnönü’nün müzakereden beş gün önceki 19 Mayıs nutku[29] muhalif milletvekillerini cesaretini artırdığı gibi, bütçeye red oyu veren milletvekillerinin gelecekte girişecekleri siyasî faaliyetlere de zemin hazırlıyordu. Takrir 17. maddenin değiştirilen şekliyle nihayet toprak kanunu tasarısı, 11 Haziran 1945 günü kanunlaştı.[30] Muhalifler, sonucu kabullenmek zorunda kaldı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ