CUMHURİYET

CUMHURİYET

Mondros mütarekesi ve İstanbul’un düşman kuvvetleri tarafından işgali ile başlayan vakalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerine rastlıyordu. 1919’da Anadolu’da halk arasında “Müdafaai Hukuk” teşkilâtı kuruldu. Mustafa Kemal Anadolu umum müfettişi sıfatıyla Samsun’da karaya çıktı. Mustafa Kemal’in başkanlığında Erzurum ve Sivas’ta millî harekâtı teşkilâtlandıracak kongreler kuruldu. Bu hareketlere karşı Sadrazam Damat Ferit İstanbul’la Anadolu’nun arasını açan birtakım tedbirler almaya kalkıyordu. 28 Ocak 1920’de “Misakı Millî” ilân edildi. Bu, milletin kurtuluş savaşı için ant içmesi idi. 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildiği zaman şehirde birçok bölünme ve ayrılma arzuları, bölgesel cemiyetler kuruluyordu. İzmir’i Yunanlılar işgal etmişti. Antalya’ya İtalyanlar, Maraş’a Fransızlar girmişti. 5 Nisan 1920’de Sevres ahitleşmesi Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını ve geri kalan Türkiye’nin de sakat bir hale getirilmesini kabul ediyordu. Fakat 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı. Yeni Türkiye millî devleti kuruldu. İlk Esasî teşkilât kanunu yapıldı.

İstanbul’da düşmana kapılarını açan ve millî hareketi “isyan” diye karşılayan padişahlık hükümetine karşı mücadeleye başladı (5 Nisan 1920). Vakaa İstanbul hükümeti “Kuvayı Milliye”ye, millî istiklâl için savaşan orduya “Kuvayı Bâgiye” (âsi kuvvetler) adını vererek buna karşı İzmit’te bir “Kuvayı İnzibatiye” (disiplin kuvvetleri) kurmaya kalkmıştı. O sırada “Cemiyeti Salâhiye” ve “Yeşil Ordu” gibi birtakım gerici teşebbüsler, halkı Halîfe bayrağı etrafında toplayarak Anadolu’daki millî hareketi durdurmaya savaşmışsa da, çabuk dağıtıldı. 12 Mart 1921’de Mehmet Âkif İstiklâl Marşı’nı yazdı ve Zeki Bey besteledi. 23 Ağustos 1921’de Birinci Sakarya Zaferi oldu. O sırada Türk- Sovyet münasebetleri lehimize gelişiyordu. 26 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Başkumandanlık Meydan Muharebesi kati zaferi sağladı. Ankara ovasına kadar ilerlemiş olan Yunan ordusu mahvedildi, İzmir alındı. Mudanya Mütarekesi’yle işgal kuvvetleri İstanbul’u boşalttı. Millî ordu her tarafta işgal edilen yerleri kurtardı.

Bu olayların arkasından son Osmanlı padişahı Vahidettin ve ailesinin İstanbul’dan kaçmaları üzerine saltanat kaldırıldı (1922). 20 Kasım 1922’den 4 Şubat 1923’e kadar Lozan Konferansı toplandı ve yeni Türk devletinin millî hudutları bu ahitname ile kararlaştırıldı. 1922’de hanedanın kaldırılması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ilân edildi. Millet Meclisi’nin bünyesinde teşri, icra ve kaza kuvvetleri birleşti. Bu idare şekli 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilân edilinceye kadar devam etti. Gazi Mustafa Kemal ilk cumhurbaşkanı seçildi. Saltanat kaldırılmış, halifelik cismanî hiçbir kuvveti olmamak üzere bırakılmıştı. Abdülmecit Efendi halifeydi. Fakat bir yıllık tecrübe bu dinî görevin siyaset işlerinden uzak kalamadığını gösterdi. 3 Mart 1924’te halifelik de kaldırıldı.

1925’ten başlayarak Gazi Mustafa Kemal Türkiye millî devletinin Batılılaşma yolundaki devrimlerine girişti. 24 Ağustos 1925’te Şapka Kanunu çıktı. Daha 20 Ocak 1921’de Millet Meclisi’nden çıkan Anayasa ile lâiklik, dinin devletten ayrılması esası kabul edilmişti. Bu esasa göre 17 Şubat 1926’da Türk Medenî Kanunu çıkarıldı. Din adamlarının kıyafeti ibadet dışında bütün vatandaşların resmî kılığı olacaktı. 19 Kasım 1925’te tarikatlar kaldırıldı. 16 Ocak 1926’da milletlerarası takvim, saat, rakam ve tatil günleri kabul edildi. Aynı sırada medreseler kaldırıldı. 3 Mart 1924’te öğretimin birleştirilmesi (tevhidi tedrisat) kanunu çıkmıştı. 1 Kasım 1928’de Lâtin harfleri kabul edildi. 15 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumu kuruldu (ilk önce Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti adında çalışmalarına başladı). 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu kuruldu. Yine bu sırada Cumhuriyet hükümetinin köycülük siyaseti başladı. 1931’de iktisadî devletçilik, inhisar sistemleri kabul edildi. 1930’dan sonra tren yolları politikasına girişildi. Bütün değişiklikler Türkiye’nin yeni bir siyasî bünye halinde meydana çıktığını göstermektedir.

Meşrutiyetten Cumhuriyete Geçiş

Lutfi Fikri (1872-1934) tanınmış politika ve fikir adamlarındadır. Kosova valisi, Hüseyin Fikrî Paşa’nın oğludur. Gümüşhane’de ilk öğretimini orada yapmış. Mülkiyeyi bitirmiş, daha sonra Paris’te hukuk tahsil etmişti. 1895’te meşrutiyet için mücadelesinden dolayı 14 ay hapse mahkûm edildi. Cezaevinden çıkınca bazı memurluklarda bulunduktan sonra Paris’e kaçtı. Oradan Mısır’a giderek avukatlık yaptı. Aynı zamanda edebî ve siyasî makaleler yazdı. 1908 inkilâbından sonra İstanbul’a döndü. İlk mebusan meclisinde Dersim’den milletvekili seçildi. İttihat ve Terakki’nin cemiyet halinden siyasî parti haline geçme kararı vermesi üzerine bu teşebbüsü tenkit ederek Selânik’te bir konferans verdi (1910). Millet Meclisi’nde İttihat ve Terakki’nin inhisarcı zihniyetine karşı hücumları ile tanındı. Bir işkence hâdisesi dolayısıyla ilk defa bir “Meclis Tahkikatı” açılmasını istedi. 1910’da Mutedil Hürriyetperver Partisi’ni kurdu. Bir de “Tanzimat” adlı gazete çıkardı. 1922’de Cumhuriyetin ilânından önce geçiş şekli olarak kabul edilmiş olan “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” sistemine karşı meşrutiyet ve kuvvetlerin ayrılması fikrini savundu.

İstanbul’da Refet Paşa’nın verdiği ve bu millî hükûmet bünyesini anlatan konferansa cevap olarak “Hükümdarlık karşısında milliyet ve mesuliyet ve tefriki kuvâ mesaili” adlı küçük kitabı çıkardı. Bu yüzden İstiklâl Mahkemesi’ne çıkarıldı. Aynı mahkemede Hüseyin Cahit ve Velit Ebüzaziya ile birlikte muhakeme edildi ve beraat etti. Son zamanlarını avukatlıkla geçirdi. Tutulduğu kanser hastalığının tedavisi için Paris’e gitti ve orada öldü. Servetini İstanbul Üniversitesi’ne vakfetti.

“Selânik’te bir konferans” adlı kitabı “Bizde siyasî partiler, bugünkü hâli ve geleceği” küçük başlığını taşıyordu. Gerçek parti anlayışını belirtmesi bakımından üzerinde durulmaya değer: “İki yıldan beri bizi en çok uğraştıran hususlardan biri siyasî partilerin kurulmasıdır” diyor. Mebusan meclisinde çoğunluğu teşkil eden İttihat ve Terakki, bir de Ahrar vardı. Ayrıca 25 arkadaşımla birlikte bir fırkai müzahire kurmuştuk ki, maksadımız iki zıt partiden hangisinin fikirlerini memleket menfaatlerine uygun görürsek o tarafı kuvvetlendirmekti. 31 Mart Vakası’ndan sonra yalnız İttihat ve Terakki kaldı. Ahrar resmî olarak görünmüyor. Tabiî Müzahir parti de dağılıyor. Fakat mecliste çeşitli siyasî partilerin lüzumu herkesin, hatta İtihat ve Terakki’nin bile gözüne çarptı. Çünkü başka parti olmadığı için aynı parti üyelerinin birbirleriyle tartışmalara girdikleri görüldü. Karşılarında başka parti olsaydı tartışmalar onlarla olacak ve galip parti fertleri arasında daha çok birleşme olacaktı. Mebusanın ikinci devresinde yine çoğunlukta olan İttihat ve Terakki’den başka “Ahali”, “Mutedil Hürriyetperveran” adıyla iki partinin doğduğunu görüyoruz. “Müttefikirîn” adıyla bir başka partinin de gelecek yıl doğması bekleniyordu. Ben bu bilançodan memnun değilim, adlarını saydığım şu partilerin birbirlerine karşı hudutları nerededir? Nerede birleşip, nerede ayrılıyorlar? Programlarına göre bunu anlamada güçlük çekiyoruz.

İttihat ve Terakki Cemiyeti bundan 15-16 yıl önce kurulmuştur. Meşrutiyeti elde ettikten sonra cemiyet ne yapacaktı?

1) Eğer memlekette meşrutiyetin devamı hakkında tam kanaat hasıl olmamışsa kendisini bekçi olarak bir kenara çekilecekti.

2) Yahut cemiyet memlekette kurulması gereken siyasî cereyanlardan hangisi daha uygun görünüyorsa o tarzda bir siyasî parti halini alacaktı. Herkes “Cemiyet hükümete karışıyor” diyorlardı. Fakat işleri bırakarak bir hayır cemiyeti haline gelemezdi. O zaman bu cemiyet siyasî bir parti halini alacaksa programını tayin etmesi gerekirdi. Bir siyasî partinin teşkilâtında birtakım usul ve kaideler vardır. Avrupa’da mevcut siyasî partilerden hangisini tetkik ederseniz göreceksiniz ki bir memleketin Anayasası gibi onunda bir esas tüzüğü vardır. O tüzük partinin nasıl kurulduğunu, kuranların görev ve yetkilerini ve bunlarla neler yapacaklarını gösterir. Sonra partinin ruhu olan bir programı vardır ki kurucuları tarafından hazırlanır. Bunun değiştirilmesi bir memleketin Anayasasının değiştirilmesi kadar önemlidir. Burada yine İttihat ve Terakki Partisi ile Cemiyetini ayırmak zorunda kalacağız. Bu da cemiyetin henüz siyasî bir parti olmadığını göstermek için yeter.

Her memleketin siyasî çevresi başka olduğu için, iki ayrı memlekette muhafazacı adında iki parti kurulursa mahiyetleri birbirinden başka olabilir. Misal olarak Almanya, İngiltere ve İtalya’yı vereyim. Gerek Almanya gerek İngiltere’de muhafazacı parti başlıca büyük toprak sahibi asillerden kuruluyor. Bunlar hükümdarlık ve eski kurumların taraflısıdırlar. İşçi davalarına karşıdırlar. Halbuki İtalya’da muhafazakâr partinin çok mâkul bir programı vardır. Memleketin türlü sınıflarına mensup seçkinler ve bilginlerden birçokları bu partidedir. Nitekim Katolikler Fransa’da, İspanya’da muhafazacı parti olarak mecliste sağ kanadı işgal ettikleri halde, Alman Reichstang’ında bunlar gayet kuvvetli merkez partisini, yani mutedil partiyi teşkil ederler. Bu izahlar gösterir ki, memleketimizde gördüğümüz üç büyük siyasî cereyana göre kurulması gereken üç siyasî partinin birine “Muhafazacı”, birine “Mutedil”, birine “Ahrar” diyeceksem bu kelimelerin Avrupa’daki anlamları ile bizim partileri anlamak karışıklığa meydan vereceğinden onlar büsbütün başka şeyler olabilirler. Fransa’da en önemli siyasî ve içtimaî sorular nedir? Önce hükümdarlık-cumhuriyet, ikincisi Papalığın umumî hayatta nüfuzu olması- olmaması üçüncüsü işçi-patron çatışması meseleleridir ki bu en önemlisidir. Bu sorularda hükümdarlık, katoliktir ve patronluk taraflısı olanlar muhafazacı partiler, bunlara karşı olanlar sol kanattaki partilerdir. Sağ ve sol kanatlar arasında mutediller de merkezi teşkil ederler. Tabiidir ki bu bölümlerin her birinde bir çok nuancelar, renk farkları, çeşitler vardır. Fakat bütün partilerin esası bu saydığım meselelerdir. Memleketimize bakacak olursak, bizde bu meseleler Fransa’dakinin gayrıdır. Diyebilir miyiz? Şimdi ve daha bir süre memleketimize ait önemli içtimaî sorular nelerdir? Önce hanedanla milletin münasebeti, sonra hâkim millet olan Türklerle başka unsurların münasebetleri gelir. Buradan bizde doğacak partilerin esası anlaşılır. 1) Eski âdetlerin taraflısı olanlar (Muhafazacılar). 2) Aşırı derecede bu âdetleri bozmak isteyenler sol kanadı teşkil edecek. Âdetlerin ağır değişmesini kabul edenler ortada bulunacaktır. Olabilir ki bir parti bütün hususlarda çok hürriyetsever, ahrar ise de, merkeziyetsizlik fikrine karşı vaziyet almıştır. Zaten merkeziyetsizlik lehinde olan herkesin mutlaka hürriyetçi, merkeziyetsizliğe karşı olan herkesin mutlaka muhafazacı olması lazım gelmez. Bunu Avusturya-Macar tarihinde görüyoruz.

Bu memleketin 1860-1867 arasındaki vakalarına bakarsak görürüz ki orada merkeziyetsizlik taraflısı olanlar tarihî haklarını kazanmak, yani asillerin ve kilisenin kuvvetini arttırmak isteyenlerdir; tersine işçi sınıfı ve fabrikaların ileri gittiği şehirler halkı merkeziyetsizliğe karşı idiler. Asillere ve rahiplere karşı ıslahat yapacak kuvvetli bir merkezî hükûmet istiyorlardı. İşte bizim de böyle bir düşünceden hareketle İttihat ve Terakki’den programlı partiler çıkarmamız gerekiyor. Bunda büyük fayda görüyorum. 1) Bu tasfiyenin önce şu faydası olacak ki, İttihat ve Terakki bircinsten (homogène) bir şekil alacak, hakikî bir siyasî parti olacaktır. Şu hal devam ettikçe bu gibi toplantılara istediğiniz adı veriniz, fakat herhalde siyasî parti diyemezsizin. 2) Asıl hizmetin büyüğü bu bircinstenliğinin başka siyasî partiler üzerinde tesirinde olacaktır. İçtihatlarına göre orada kalamayanlar kendilerine göre partilere ayrılacaklar, bu suretle memleketimizde düzenli ve bircinsten siyasî partilerin meydana geldiğini göreceğiz. Tasfiye gecikirse bu hayırlı netice de gecikmiş olacaktır.

Memuriyetleri galip partiye hasretmek doğru değildir. Eğer bir partiye girmede şahsımız için büyük menfaat olduğunu, başka partilere girmede hiçbir şey olmadığını görürsek insanlık hali akın akın bu partiye girmek isteyeceğiz. Böylece parti kökünden zehirlenecektir, tersine, memuriyetlerin verilmesinde yalnız liyakate, namusluluğa bakılırsa, şu veya bu partiye girmek arasında şahsî menfaat bakımından hiçbir fark kalmazsa, insanlar siyasî içtihada rağbet edeceklerdir. Onun için mümkün olduğu kadar sectaire olmamayı, fikir ve duyguca sizinle bir olmayan kimselere karşı mutedil davranmayı tavsiye ederim. Fransa’da Briand’ın hücumlara karşı verdiği cevap bizim için ibret olmalıdır. Briand dayandığı çoğunluğa şöyle hitap ediyor: “Çoğunluk elinizdedir, diye bu memleketi yalnız sizin için idare ediyorum zannında bulunuyorsanız yanılıyorsunuz. Evet, bana kuvveti veren sizsiniz. Fakat benim söz verdiğim hükûmet ödevleri yalnız çoğunluk partisinde olanlar değil, bütün Fransızlara karşıdır. Birçok şeyler vardır ki azınlık partileri sırf azınlık oldukları için kendilerine hoş görebilirler. Fakat siz ki çoğunluksunuz, memleketin idare sorumluluğunu üzerinize almışsınız, sizin onlar gibi hislere kapılmaya hakkınız yoktur. Herşeyden önce vatanın selâmetini düşünmeye mecbursunuz.

Lutfi Fikri “Mesuliyet ve Tefriki Kuva” adlı kitabında da kısa devreli Büyük Millet Meclisi Hükûmet’inde teşriî, icraî ve kazaî kuvvetlerin bir mecliste toplandığını ve bu yüzden meclisin hem kanun yapmak, hem onu icra etmek, hem de neticelerine göre hüküm vermek haklarını birleştirince her türlü kontrolün kaybolduğunu, Fransız İhtilâli’ni hazırlayan ve zamanımız hukuk teorilerinin temeli olan séparation des pouvoirs fikrinden hiçbir surette vazgeçilemeyeceğini söylüyor. “Hükümetler ya doğrudan doğruya ya vasıtalı olarak hükûmet olur. Millî hükümeti kabul ettiğimiz taktirde millet doğrudan doğruya kendisi toplanıp hükûmet sürer. İkinci şekilde bu işi vekillerine gördürür. Halbuki birinci şekil, bir milleti bir köy kadar küçük addettiğimiz zaman tasavvur edilebilir. Az çok büyük milletlerin bu şekilde hükûmet sürmelerine imkân olamayacağından, ikinci hükûmet tarzı ileri gitmiştir. Bunun için her yerde olduğu gibi Anadolu da kendi adına hükûmet sürmek için millet vekillerini seçerek göndermiş. Fakat hükûmet vazifeleri ikidir: 1) Kanun yapmak, 2) Yapılan kanunları icra etmek, 3) Bir de bu kanunu tatbik etmek kalıyor ki o da adliyedir. Şimdiye kadar bilinen ve uygulanan esas hukuk kuralları gereğince bu üç görev ile uğraşan heyetlerin hepsi millî hükûmetin temsilcisi sayılır. Bu üç hükûmet görevinin başka heyetler tarafından yapılmasındaki zorunluluk geçmiş tecrübe ile o kadar açıklanmıştır ki Refet Paşa’nın nutukları olmasaydı bunlardan bahsetmek hatırımıza gelmezdi. Bu kurallar Montesquieu’den beri gerçekleşmiş ve dünyaya yayılmış prensiplerdir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al