CUMHURİYET TÜRKİYE’SİNDE TOPRAK REFORMU VE UYGULAMALARI

CUMHURİYET TÜRKİYE’SİNDE TOPRAK REFORMU VE UYGULAMALARI

1. Toprak Reformu ve Tarım Reformu Kavramları

geleneksel anlamda Toprak Reformu denilince, toprak mülkiyetinin belirli bir tavan sınırından yukarısının kamulaştrılarak, topraksız ya da az topraklı köylülere dağıtımı anlaşılırdı.[1]

Bugün ziraatte bünye bozukluklarının düzeltilmesi için alınan tedbirler toprak reformu içinde toplanmaktadır. Bu bakımdan toprak reformu arazi tasarruf sisteminin ıslahı, arazi toplulaştırması, parçalanmanın önlenmesi ve kiracılık-ortakçılık münasebetlerinin düzeltilmesi ile ilgili organize edilmiş tedbirleri ihtiva eder.

Dar mânâda toprak reformu, büyük mülklerin parçalanarak topraksız çiftçilere dağıtımı için devletçe alınan tedbirleri kapsar.

Geniş mânâda toprak reformu ise ziraatle ilgili ekonomik ve sosyal müesseselerin ıslahı, için alınan her türlü tedbirleri ifade eder. Bu anlamda toprak reformu, bütün yönleriyle arazi tasarruf sisteminin ıslahı, arazi toplulaşması, kiracılık münasebetlerinin düzenlenmesi, ziraat işçisinin çalışma şartlarının ıslahı ziraî yerleşim, vergi sistemi ile ilgili reformlar ve uygun şartlarla kredi temini ile ilgili bütün tedbirleri ve hatta köylerde tesis edilecek sanayi tesisleri, kooperatifleşme ve pazarlama ile ilgili müesseselerin kuruluş ve gelişmesini de içine alır.

Tarım Reformu kavramı da, ziraî üretimin artırılması için alınması gereken bilûmum tedbirleri ifade eder. Tarım reformu, ziraî üretim faaliyetlerinin düzenlenmesi ile ilgili bütün tedbirleri kapsadığı için toprak reformunu da içine alır.

Görüldüğü üzere geniş anlamda toprak reformu kavramı tarım reformu kavramına yaklaşmaktadır. Bunun için her iki terim çoğu zaman birbiri yerine kullanılmakta, bazen toprak reformu adı altında geniş ziraî kalkınma plânları tatbik edildiği gibi, bazen de tarım reformu adı altında sadece arazi mülkiyetindeki bünyevî bozuklukların ıslahı ile ilgili tedbirlerle yetinilmektedir.[2]

Dengesiz toprak mülkiyeti düzenini değiştirmeden, tarım reformu tedbirleri almak bir toprak reformu değildir. Bunun gibi toprak dağıtımını sağladıktan sonra, gerekli tarım reformu tedbirlerini almamak da meseleyi çözümlemez. Gerçek bir toprak reformu kavramı bunların ikisini birden kapsar.[3]

Sonuç olarak, gerek Türkiye’deki tartışma ve yayınlarda, gerekse yabancı dillerdeki yayınlarda toprak reformu ile tarım reformu kavramlarının birbirleri yerine kullanıldıkları görülmektedir.[4]

2. Toprak Reformunun Kısa Tarihçesi ve Çeşitli Memleketlerdeki Uygulaması

Arazi tabiat vergisi olduğu ve miktarca arttırılamadığı için diğer servet ve mallardan farklı olarak muameleye tâbi tutulmakta ve fertlerden önce cemiyetin malı olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden arazi sahipleri toprağı iyi ve etkili bir şekilde kullanmak, tabiî ve teknik tahriplere karşı korumak ve verimi arttırıcı tedbirler almak zorundadırlar. Arazinin bu özelliğinden dolayı bütün dünya devletleri ziraat arazisinin mülkiyet ve tasarrufuna müdahale etmiş ve çoğu zaman özel mülkiyet haklarının sınırlandırılması yoluna gitmişlerdir.

Genellikle devletler, tarım alanında faaliyette bulunan kimseler, bu sektörde mevcut çeşitli bünye bozuklukları yüzünden, çalışma arzularını kaybettikleri, ziraî üretim için teşvikler kalmadığı veya azaldığı, cemiyet içinde servet ve gelir dağılışının gayri adil bir hal alması yüzünden huzur ve istikrarın bozulduğu zamanlarda toprak reformu yaparlar. Devletin bu müdahaleleri ve aldığı tedbirlerle iktisadî ve sosyal hayatın yeniden normal bir şekilde işlemesi, cemiyetin huzur ve istikrara kavuşması sağlanır.[5]

Toprak Reformu yeni bir fikir değildir. Toprak Reformu eski Çin, Mezopotamya, Yunan ve Roma Medeniyetlerinden beri üzerinde durulan bir konudur. Bu eski uygulamalarda zaman zaman ailelere toprak dağıtılmıştır. Bu ilk dağıtımlarda gaye, herkesin eşit imkanlara sahip olmasını temin edecek şartları yaratmaktı. Son zamanlarda toprak reformu anlayışı oldukça değişmiştir. Bugün toprak reformu, arazinin kullanılışı ve mülkiyeti ile ilgili sosyal ve ekonomik değişikliği ifade etmektedir.

İlmî ve kültürel alandaki gelişmeler, haberleşme ve ulaştırma sahasındaki ilerlemeler dünyada gayri memnun nüfus miktarını arttırmıştır. Bu ilerleme ve gelişmelerle daha önce tecrit edilmiş bölgelerde mahalli standartlarla yaşayan topluluklar kendilerinden farklı hayat standardına sahip topluluklardan haberdar olmuşlardır. Bunun sonucu olarak derebeyliğin hakim olduğu devrelerde köylüler derebeylere karşı ayaklanarak (1789 Fransız İhtilâli ve 1848’de Fransa’da köylülerin ayaklanması gibi) arazi tasarruf şartlarının düzeltilmesini istemişlerdir. 19. yüzyılın ortalarında Orta ve Kuzey Avrupa’da başlayan bu hareket 2. Dünya Harbi’nden sonra gelişmiş Asya, Afrika ve Ortadoğu’daki ülkelerin önemle üzerinde durduğu bir konu olmuştur.

Toprak reformu uygulaması her devlete göre farklılık arzeder. Genellikle reformun tatbik edileceği memleketin ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik şartlarına uygunluğu onun başarı şansını artırır. Reformun bazı genel prensipleri muhtelif memleketlerde tatbik edilebilir ve bir memlekette alınan sonuçlar başka bir memleket için faydalı olabilir.

Komünist memleketlerde toprak reformunun tatbikatı, arazilerin sahiplerinden alınarak kolektif işletmeler (Kolhozlar) kurulması istikametinde olmuştur. Bu memleketlerde mülk sahiplerinin tasarruf hakları ellerinden alındığı gibi, karşılığında bir şey ödenmemiş, çiftçiler devlete ait kollektif çiftliklerde çalıştırılmışlardır. Hür memleketlerde ise, toprak reformu demokratik yollarla yapılmaktadır. Bu memleketlerde mülk sahiplerinin arazilerinin hepsi ellerinden alınmadığı gibi istimlâk edilen kısmın kıymeti tazminat olarak ödenmektedir.[6]

İktisaden ileri memleketler genel olarak büyük toprak mülklerinin parçalanması ile ilgili problemleri hallettikleri için bu memleketlerde toprak reformunun gayesi ekonomik olarak yaşayabilir aile işletmelerini hakim kılmak, parçalanmış olan, arazileri toplulaştırmak, kiracılık ve ortakçılık münasebetlerini düzenlemektir. Meselâ; Avustralya, Yeni Zelanda, ABD, Kanada, İrlanda, Danimarka, Almanya, İsveç, Finlandiya ve Avusturya’da aile işletmelerinin kurulması ve yaşatılması, kiracılık suretiyle çiftçilik yapanların mal sahibi olmalarının sağlaması ziraî bünye ıslahatının temelini teşkil etmiştir. Bundan başka Avrupa memleketlerinin bazılarında (İsveç, Hollanda, Almanya’da) arazi toplulaştırmasına özel surette önem verilmektedir.

İktisaden geri kalmış memleketlerde ise, toprak reformunun gayesi, topraksız çiftçileri topraklandırmak, arazi mülkiyeti dağılımındaki adaletsizliği önlemek, parçalanmanın önüne geçmek, arazi toplulaştırması, tasarruf sistemindeki aksaklıkları düzeltmek (mal sahibi ile ortakçı ve kiracı arasındaki münasebetleri düzenlemek) gibi bünye bozukluklarının ıslahıdır. Bu memleketlerden bazılarında (Çin, Hindistan, Pakistan, İran, Irak, Suriye, Mısır, Meksika, Kolombiya, Guatamela, Bolivya ve Venezuella’da) toprak reformunun esasını çok büyük mülklerinin topraksız köylülere dağıtılması teşkil etmektedir.[7]

A. Kuruluş Yılları (1923-1930)

  1. Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması

Osmanlı Devleti Selçukluların İktâ sistemini esas alıp geliştirerek “Mîrî Arazi Düzeni” denilen kendi toprak düzenlerini oluşturmuşlardır. Bu düzenin esası, toprağın çıplak mülkiyetinin devletin olmasıdır.[8] Mîrî topraklar dirliklere ayrılıyordu. Büyüklüklerine göre has, zeamet ve tımar diye ayrılan bu dirliklerin idaresi “Sâhib-i arz” denilen kişilere verilmişti. Sâhib-i arzlar bir nevi devlet memuru statüsündeki kişilerdi. Bunlar çiftçinin devlete vermekle yükümlü oldukları vergileri, devlet adına topluyorlardı. Ancak Sâhib-i arz’lar topladıkları vergileri, devlete nakdî olarak verme yerine, bu verginin karşılığında belirli sayıda asker eğitmek ve savaş anında eğittikleri askerlerle birlikte savaşa katılmakla mükelleftiler.[9]

Mîrî toprakların kullanımı ve işletilmesi sürekli kiracı durumundaki Reâyâ denilen köylüye bırakılmıştı. Reâyâ kira anlaşmasını dirlik yönetimini elinde bulunduran Sâhib-i arz’a “tapu resmi” adı altında peşin bir kira bedeli ödeyerek alırdı.[10]

Mîrî toprak düzeninin en belirgin temel niteliği büyük bir orduyu her zaman için savaşa hazır bir durumda tutmakla birlikte zirai üretimin sürekliliğini de sağlamakta olmasıdır. Tımarlı sipahilerin denetimindeki eyalet askerleri merkezdeki ordunun aksine yalnızca tüketici değil aynı zamanda üreticidir. Savaşta asker, barışta üretici olan bu eyalet askerleri geçimlerini ve savaş için gerekli donanımlarını kendileri sağlıyorlardı.[11]

Mîrî toprak düzeni 16. yüzyıldan itibaren bozulmaya başlamıştır. Bu düzenin bozulmasını bir ek sebebe bağlamak mümkün değildir. Bununla birlikte, Batı’daki ekonomik gelişmeler sonucu Avrupa devletlerinin Osmanlılara karşı sağlamış olduğu ekonomik ve ticari üstünlükler, bu düzeni temelden sarsan iki sebeptir.[12]

Koçi Bey tımar sisteminin bozulmasının başlangıcı ile ilgili tarih de vermiştir: “992 (M.1584) tarihine gelinceye kadar köyler ve tarlalar, kılıç ehli elinde ve ocakzâdelerde olup, yabancı ve kötü asıllı kişiler girmemiş idi…”[13]

Savaş tekniğinin gelişmesi ve bir merkez ordusu ihtiyacı ve bunun sayısının arttırılması eyalet askerlerinin önemini azaltmış, buna bağlı olarak Tımarlı sipahilerin ellerindeki topraklar alınarak gelir elde etmek için iltizama verilmiştir. Devlet bu tımarları, vergilerinin toplanmasını ihaleye çıkararak mültezimlere devretmiştir. Çoğu ticaret ve tefecilik gibi yollarla zenginleşmiş olan Mültezimler vergi kaynağı olan toprağa en fazla üç yıl için sahip olabilmekteydi. Bu sebeple bu üç yıl içerisinde kazançlarını en yükseğe çıkarabilmek için üretimde verimliliği ve reâyâ’nın durumunun iyileştirilmesini düşünmüyor, aksine köylüyü eziyorlardı. Yani onlar devlete ödemiş oldukları paranın fazlasını toplayabilmek amacında idiler. Gelecek yılların üretimi onları pek fazla ilgilendirmiyordu. Kısacası, İltizam Usulü’ne geçiş, toprakta devlet mülkiyetinin çözülmesi yolunda atılan önemli bir adım olmuştur.[14]

Mültezimler zamanla güçlerini arttırmışlar, hatta devlete vergi ödemeden toprağa sahip olmaya başlamışlardır. Böylece devlet zayıfladığı oranda bunlar zenginleşmişlerdir. Sâhib-i arz’ların yerini Mültezimlerin alması, tarımda üretimin düşmesine, köylünün ırgatlaşmasına sebep olurken, toprakta devlet mülkiyetinin kalktığına dair hukukî bir karar olmamasına rağmen topraklar fiilen işleyenin olmuş ve belirli ellerde toplanmaya başlamıştır.

Nihayet Hicri 1274 (M.1858) tarihinde Osmanlı Devleti’nde ilk kez toprak rejimini ayrıntılarıyla düzenleyen bir Arazi Kanunnâmesi kabul edildi. Bu kanunnâme ile özel mülkiyete ve miras tanıma hakkına geçiş dönemi başlamıştır.

  1. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan Devraldığı Ziraî Yapı

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Türkiye’de mevcut ziraî işletme sayısı ve bunların büyüklükleri hakkında yeterli bir bilgiye rastlanamamaktadır.

Türkiye’de ilk tarım sayımı 1927 yılında yapılmıştır. Bu sayımın sonuçları itibariyle, toprak mülkiyeti ve kullanımına ilişkin bilgilerin yeterli bir seviyede olmadığı görülmektedir. Yine de söz konusu yılda, ortalama olarak 25 dönüm büyüklüğünde 1.751.239 aile işletmesinin bulunduğunu söylemek mümkündür.[15]

İmparatorluğun çökmeye başladığı yıllarda mülkiyeti hukuken devlete ait olan mîrî topraklar, daha önce de belirttiğimiz gibi özel kimselerce ele geçirilmiştir. Bu topraklar zaman geçtikçe miras yoluyla bir aileyi geçindiremeyecek kadar küçük ünitelere parçalanmış, çoğu zamanla parseller halinde ufalanmış ve dağılmıştır. Tarımsal üretimin etkinliğini azaltan ekonomik ve teknolojik ilkelere ters düşen bu durumu düzeltecek, hiç olmazsa olumsuz etkilerini azaltacak özel hükümler Medeni Kanun’da yer almamıştır. Bu durumda, tarım arazilerinde mülkiyet ve kullanım sistemi gittikçe kötüleşmiş toprak meseleleri çoğalıp yoğunlaşmıştır.

Bu dönemde ülkede bir yandan parçalanmış ufalanmış küçük mülk ve işletmeler görülürken, öte yandan bazı bölgelerde büyük mülklerin az sayıda kişilerin ellerinde toplandığı görülmektedir. Kuruluş döneminde Osmanlılardan devralınan tarımsal yapının belirgin bir özelliği küçük köylü işletmelerinin büyük çoğunluğunun asgari geçimlik seviyesinin altında olmasıydı. Köylünün %85’i 3-6 hektar dolayında bir toprak parçasına sahip olup, büyük ölçüde kendi ihtiyaçlarına yönelik üretime yönelmişlerdi. Üretim ve verimliliğin düşük olması sebebiyle, bunların pazarlayabilecekleri ürün miktarı da sınırlı seviyedeydi.

Küçük köylü işletmeleriyle varlıklarını bir arada sürdüren büyük toprak sahipleri ise bu dönemde toplam toprakların yaklaşık %65’ini ellerinde bulunduruyorlardı.

Topraksız ya da az topraklı köylüler, ortakçılık ya da kiracılık ilişkisi içerisinde kendi üretim araçlarını kullanarak elde ettikleri ürünleri, kiracısı ya da ortakçısı olduğu zengin toprak sahipleriyle paylaşmaktaydılar. Ne var ki bu büyük toprak sahipleri, elde ettikleri bu rantları tarımda verimliliği arttırıcı yatırımlarda kullanmak yerine genellikle tüketime yöneltmişler ve dolayısıyla tarım kesimi pek fazla gelişememiştir.[16]

1927 yılı tarım sayımı sonuçlarına göre, ekili arazi miktarı 43.638 bin dönüm civarındadır. Bu rakamın tüm ülke topraklarına oranı %4.86’dır. Oysa tarıma elverişli ekilebilir arazinin ülke topraklarına oranı ise %32 civarındadır. Bir başka deyişle ekili alanlar, üzerinde tarım yapılabilecek toprakların ancak yedide biri oranındadır.[17]

  1. Cumhuriyet’in Kuruluş Yıllarında Toprak ve Tarımla İlgili Çıkan Kanunlar

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden beri toprak davasıyla ilgili olarak çeşitli mevzuâtın çıkarıldığı görülmektedir. Özellikle mübadilleri ve göçmen mültecileri topraklandırmak için çıkarılan yasalar önem kazanmaktadır. Bu yasalar meseleyi ülke çapında ele almamakta, daha çok mahalli uygulamalar olarak kalmakta ve belirli konular için çıkarılan rast gele yasalar niteliğinde olmaktadır. Bununla birlikte küçümsenmeyecek boyutta toprak dağıtılmıştır. Bu yasaların başlıcaları şunlardır:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ