CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÖRGÜN EĞİTİM KURUMLARINDAKİ DİN EĞİTİMİ

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÖRGÜN EĞİTİM KURUMLARINDAKİ DİN EĞİTİMİ

Bu yazının başlığı oldukça geniş bir alanı söz konusu etmektedir. “Cumhuriyet Dönemi” denince, 1924’ten günümüze kadarki zaman dilimi anlaşılmaktadır. Cumhuriyet dönemi eğitimini, 3 Mart 1924’te çıkarılmış olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile başlatıyoruz. Zira, Yücel’in ifadesiyle, “Cumhuriyet maarifinin inkilap safhası bu prensibin ilanıyla başlamıştır.”[1] Bu durum, din eğitimi için de geçerlidir.

Başlıktaki “örgün eğitim kurumlarındaki din eğitimi” ifadesi ise, ilköğretimden yüksek öğretime kadar bütün örgün eğitim kurumlarında yürütülen din eğitimi faaliyetlerini kapsamaktadır. Burada yaygın din eğitimi faaliyetlerine yer verilmemesine rağmen konu, bu makalenin sınırlarını alabildiğine zorlayacak kadar geniştir. Onun için, ister istemez burada, belirtilen sınırları içinde konunun bir genel panoraması ortaya konacaktır.

Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi

Din eğitimini bilimselleştirme çabaları, Türkiye’de 20. Yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Yani, Batı’dan neredeyse bir asır sonra. Bununla birlikte din eğitiminin teorisini oluşturup geliştirmeye yönelik bilimsel araştırmaların ancak yirmi yıllık bir geçmişi olduğu söylenebilir. Bunun en önemli sebepleri arasında, genelde bilim adamlarının, özelde ise eğitim bilimleriyle uğraşanların dinle, eğitimin din boyutuyla ilgilenmemiş, onu adeta dışlamış olmaları zikredilebilir.

Din eğitimi meselesinin bilimsel düzlemde ele alınmaması, onun politik meta olarak görülmesine, politikacılar arasında polemik konusuna dönüştürülmesine yol açmıştır. Okullardaki din öğretiminin meşruiyyetinin hâlâ tartışılıyor olması, bunun en bariz göstergesi olsa gerektir. Bundan dolayı, Cumhuriyet dönemi din eğitimi uygulamaları, belli bir standarda kavuşturulamamış, zaman içinde hakim politik tutumlara göre farklı nitelikler kazanmıştır. Bu özelliği nedeniyle Cumhuriyet dönemi din eğitimi uygulamaları, bu makalede birbirinden farklı özellikler taşıyan üç ana döneme ayrılarak ele alınacaktır.

A. 1924-1948 Dönemi

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile başlayan bu dönem, birbirinin zıddı iki farklı din eğitimi anlayışına sahne olmuştur. Başlangıçta, bu kanunun ruhuna uygun bir yaklaşım söz konusu iken, daha sonra bundan adım adım uzaklaşma ve tamamen o anlayışı terk etme vardır:

  1. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na Göre Yapılan Düzenleme

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yeni devletin eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması için radikal bir girişimdir. Bu yapı içinde din eğitim-öğretimi ihmal edilmemiş, eğitim sisteminin bütünlüğü içinde onun yerini ve nasıl uygulanacağını bu kanun yeni anlayışla belirlemiştir. Bu kanunun 4. Maddesi şudur: “Maarif Vekaleti, yüksek diniyyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darulfünun’da bir ilahiyat fakültesi tesis ve imamet, hitabet gibi hidemat-ı diniyyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir.”

Bu madde hem ortaöğretim (ilköğretim ikinci kademe ve lise) hem de yüksek öğretim düzeyinde mesleki din eğitim-öğretiminin yürütülmesinin açıkça ve doğrudan dayanağıdır. Nitekim bu kanun yürürlüğe girer girmez, hemen 29 İmam-Hatip Mektebi ve İstanbul Darulfünun’da İlahiyat Fakültesi açılıverdi.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, sadece mesleki din eğitimin değil bu okulların dışındaki ilk ve orta dereceli okullarda din derslerine yer verilmesinin de yasal dayanağıdır/güvencesidir. Çünkü, bu kanun yürürlüğe girdiğinde her tür ilk ve orta dereceli okulların, ilköğretime öğretmen yetiştiren kurumların müfredat programlarında Din Bilgisi dersi yer almaktaydı.[2] Bu fiili durumla ilgili hiçbir maddenin Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nda yer almaması, kanun koyucunun bu uygulamayı onayladığını, aynen kabullendiğini göstermektedir. Şayet bu uygulamalar benimsenmeseydi, kanunda mutlaka bu konuyla ilgili bir veya birkaç maddeye de yer verilirdi. Nitekim bu kanunun arefesinde, yeni devletin eğitiminin niteliklerini belirleme çabaları sürerken, devletin okullarında dinin öğretilemeyeceği fikri savunulmuştur. Mesela, dönemin rektörü olan ve görüşlerine Atatürk’ün çok değer verdiği İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Şubat-1924’te Atatürk’e şunları söylüyor: ”Din içtimai bir müessesedir. Realitede yaşamaktadır. Fakat devlet onu mekteplerinde öğretmeye mecbur değildir. Devlet terbiyesinin karakteri ancak milli olabilir. İnkilap Maarif müesseselerini laikleştirmelidir.”[3] Bu görüşü Atatürk’ün benimsemediğinin en açık delili, bu konuşmadan bir kaç hafta sonra vaz edilen bu temel kanundur.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan din adına endişe edenler vardı. Devrin Başbakanı İsmet İnönü, bu kimselere cevap olarak yaptığı konuşmada şu değerlendirmeye yer vermektedir:

“Yaptığımız işi dine münafi (zıt) görmek, yapılan işi görmemektir. Biz şu kanaatteyiz ki, azimle, muvaffakiyetle tuttuğumuz bu yolda yürüyelim; on sene sonra bütün dünya ve şimdi bize muarız olanlar, yahut tutuğumuz yoldan din namına endişe edenler göreceklerdir ki, müslümanlığın asıl temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli eylemiştir.”[4]

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile oluşturulan eğitim sisteminde din eğitimi uygulamaları ana hatlarıyla şöyleydi: İlkokul programında “Kur’an-ı Kerim ve Din Dersleri” adıyla 2, 3, 4 ve 5. sınıflarda ikişer saat; ortaokul 2 ve 3. (bugünkü 7. ve 8.) sınıflarda “Din Bilgisi” adıyla birer saat din öğretimine yer verilmiştir.[5] Liselerin 1924’ten sonraki programlarında din öğretimine ilişkin ders bulunmamaktadır.[6] İlkokula dayalı dört yıllık İmam-Hatip Mektebi 29 ilde açıldı. Buralarda, din hizmetlerini yerine getirecek memurlar yetiştirilecekti. Yüksek din uzmanları yetiştirmek için de, İstanbul Üniversitesi’ne (Darulfünun) bağlı bir İlahiyat Fakültesi açıldı. Bu Fakültenin, hocaları uluslararası üne sahip oldukça iyi yetişmiş kimselerdi. Çıkardıkları dergilerdeki yazılar da onların bilimsel düzeylerinin yüksekliğini kanıtlamaktadır.[7]

Açıkça görülmektedir ki, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, laiklik ve din adına endişe taşıyan kimilerinin iddia ettikleri gibi, din eğitim-öğretimini ortadan kaldırmak için çıkarılmış değildir. Aksine o, din eğitim- öğretimini genel eğitim sistemi içine yerleştirmek ve onunla bütünleştirmek amacını taşıyan bir kanundur.

  1. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Tatbikatı

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile oluşturulan yapı, din eğitim-öğretimi açısından oldukça iyi bir başlangıçtı ve zamanla geliştirilmesi gerekirdi. Fakat, ileriki yıllarda bu yapıyı geliştirmek şöyle dursun, ondan adım adım uzaklaşıldığı görülmektedir.

Başlangıçta 29 tane olan İmam-Hatip Mektepleri giderek azalmış, 1928-30 yıllarında ikiye düşmüş ve 1930’da tamamen kapanmışlardır.

1927 yılında Orta mektep (İlköğretim İkinci kademe) programından, 1931’de öğretmen okullarının programından din dersi çıkarılmıştır.

Talim ve Terbiye Heyeti’nin 30.11.1929 tarihli kararıyla, ilkokullardaki Din Derslerinden öğrencilerin imtihana tabi tutulmayacakları belirtilmiş. 28.10.1930 tarihli M.E. Bakanlığı genelgesiyle de sadece ilkokul 5. sınıf öğrencilerinden isteyenlere Perşembe günleri öğleden sonra program dışı yarım saat bu dersin okutulacağı bildirilmiş ve o yıl hazırlanan programda din dersine yer verilmemiş, ama programa düşülen notta bu uygulamaya işaret edilmiştir.[8] Bu durum, yalnız şehir ilkokulları için söz konusudur ve bu okulların programından 1933’te din dersi tamamen çıkarılmıştır. Köy ilkokullarında ise 1927’de sadece üçüncü sınıfta Perşembe günleri öğleden sonra yarım saate indirilen din dersi 1939’da tamamen kaldırılmıştır.[9] Bütün bunlar, hiçbir mevzuat değişikliği yapılmaksızın gerçekleştirilmiştir.

Üniversite ile mevzuatça ve zihniyetçe bütünleşmiş olan İlahiyat Fakültesi ise 1933’te yapılan Üniversite reformuyla kapatıldı.[10]

Bu durumu aydınların çoğunluğu da tasvip etmiyor, laikliği savunan kişiler olarak buna itiraz ediyorlardı. Meclis gündemini bu meselelerin tartışmaları meşgul ediyordu. Bizzat Cumhuriyet Halk Partisi içindeki insanlar, bu uygulamaları, bu yaklaşımı benimsemediklerini açıklıyorlardı.[11]

Tek parti döneminin Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu da, bu dönemi tenkidi bir açıdan değerlendiriyordu.[12]

Ülkede, mevcut uygulamaların yanlışlığı ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ruhuna dönme konusunda adeta bir ittifak oluştu ve yeniden din eğitim-öğretimine dönüş düzenlemeleri başladı.

B. 1948-1982 Dönemi

Bu dönem, orta ve yüksek mesleki din eğitimine ve okullarda din derslerine yeniden dönüş dönemidir. Ancak, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile oluşturulan yapıda olduğu gibi din dersleri mecburi edilmemiş, ihtiyari kılınmıştır. Daha sonra programa konan Ahlak dersleri ise

mecburidir. Yeniden din eğitimine dönüş hareketi, on aylık İmam-Hatip kurslarının açılmasıyla başladı. Böylece, halkın çok acil din görevlisi ihtiyacını en asgari düzeyde ve hızla karşılamak hedefleniyordu. Bunu diğerleri izledi.

  1. İlkokulda (İlköğretim Birinci Kademe) Din Dersi

19 Şubat 1948’de ilkokulların 4. ve 5. sınıflarına yeniden Din Bilgisi dersleri konuldu; ama bu dersin fiilen okutulmasına 15 Şubat 1949’da başlandı. Bu ders, “program dışı ve ihtiyari” idi; çocuklarının bu derse “devam etmesini arzu eden ebeveyn bu hususu okul idarecilerine bildireceklerdi.” Bu dersin ihtiyari oluşu, hem öğrenci için hem de öğretmen için söz konusuydu. Bu dersten sınıf geçme yoktu.[13] 1950’de din dersi, yine ihtiyari olmak üzere programın içine alındı. Ayrıca seçme usulü de değiştirildi: “Çocuklarına din dersi aldırmak istemeyenler bu hususu sene başında yazılı olarak okul idaresine bildireceklerdir… Böyle beyanda bulunmayan kimselerin çocukları için imtihan ve dersler otomatik olarak mecburidir.”[14] Ancak, Beşinci Milli Eğitim Şurası’nda (5-14 Şubat 1953) “İhtiyari olan bu dersler için not takdiri lüzumlu görülmüş, fakat bunun sınıf geçmede müessir olmaması” kabul edilmiştir.[15]

Milli Eğitim Bakanlığı’nca hazırlanan istatistik, din derslerini Türk halkının çok olumlu karşıladığını ortaya koymaktadır: 1949-1950 öğretim yılında öğrencilerin %99’u, 1950-1951 öğretim yılında ise %3’ü din dersini seçip devam etmiştir. Devam etmeyenlerin yaklaşık beşte üçünü gayrimüslimler oluşturmaktadır. Din dersinin program dışı veya program içinde olması, durumu değiştirmemiştir. Bir yabancının yaptığı “Münevverler ve Din Dersleri” adlı alan araştırması da, laik bir öğretim ve eğitim sistemi içinde yetişmiş olan genç Türk aydınlarının büyük çoğunluğunun (%85), okullarda din dersleri verilmesini onayladıklarını ortaya çıkarmıştır.[16]

5-14 Şubat 1953’te toplanan Beşinci Milli Eğitim Şurası’nda İlkokullardaki din dersleri de değerlendirilmiş, bir takım kararlar alınmıştır.[17]

Bu Şura’da konuşulanlardan, programa konmasına rağmen bu dersi okutmayan öğretmenlerin olduğu anlaşılmaktadır.[18]

Esasen din dersini okutacak olan öğretmenler, eğitimlerinin hiç bir kademesinde din dersi okumadıklarından dolayı, bu dersi okutacak bilgi ve kültür birikimine zaten sahip değillerdi. Yeterli bir alan bilgisi ve özel öğretim bilgi ve becerisine sahip öğretmenleri bulunmayan bir dersin programda yer almasının ne anlamı olacağını düşünmek gerekir! Nitekim CHP milletvekili Nihat Erim, bu öğretmenlere din dersinin havale edilmesini, derme çatma bir çözüm olarak nitelendirmiştir.[19] Bu sınıf öğretmenlerinin alan bilgilerinin olmayışı veya ideolojik karşıtlıkları nedeniyle din dersine karşı takındıkları olumsuz tutumlar ve bunlardan halkın şikayetleri,[20] basında yer aldığı gibi T.B.M.M.’de de gündemi meşgul etmiştir.[21]

İlkokullardaki din dersi öğretmeni sorunu, 1960’lı yıllardan itibaren giderek kısmi düzelme göstermektedir. Ancak, bu sorun hala çözülmüş değildir; ciddiyetini korumaktadır.[22] Bu konuda ilk ciddi adım, 1997’de bazı İlahiyat Fakültelerinde İlköğretim D. K. ve A. Bilgisi Öğretmenliği Bölümü’nün açılmasıyla atıldı. Bunun ürünleri önümüzdeki yıldan itibaren alınmaya başlanacaktır. (Bu konuya ilerde temas edilecek)

1974-75 öğretim yılında ilkokul 4. ve 5. sınıflara haftada birer saat olmak üzere zorunlu Ahlak dersi kondu. Dokuzuncu Milli Eğitim Şurası’nda bu dersin, “ilkokullarda sınıf öğretmenlerince veya mümkün olduğu takdirde, okul yöneticileri tarafından” okutulacağı kararlaştırıldı.[23] Bu programda, “Din Bilgisi” dersi haftada bir saat ve ihtiyari olarak yerini aldı ve 1982 yılına kadar böyle devam etti.

  1. Öğretmen Yetiştiren Kurumlarda Din Dersi

İlkokullara yeniden Din dersi konulunca, bu dersleri okutacak öğretmen sorunu ortaya çıktı. Çünkü bu dersi okutacak olan sınıf öğretmenlerinin çoğunluğu, örgün eğitim kurumlarının hiçbirinde din dersi okumamışlardı. Tabibi ki bunlar, bilmediklerini öğretemezlerdi. Bu yüzden ilkokullara öğretmen yetiştiren kurumların programlarına din dersi koymak gerekti.

Kasım 1951’de İlköğretmen Okullarının 4. ve 5. (lise 1. ve 2.) sınıflarının programlarına haftada bir saatlik ihtiyari/isteğe bağlı Din Bilgisi dersi kondu.[24] Beşinci M.E. Şurası kararları gereği bu ders 1953 yılı programında zorunlu hale getirildi.[25] 1956 yılında ortaokullarla birlikte ilköğretmen okullarının orta 1. ve 2. sınıflarına haftada birer saatlik ihtiyari Din Bilgisi dersi kondu.[26] 1976 yılında da, ortaokul, lise ve dengi okullarla birlikte bu okulların son sınıflarına da bu ders yayıldı.[27]

1 974’te bu okullar öğretmen liselerine dönüştürüldü ve ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere iki yıllık Eğitim Enstitüsü açıldı. Bu okulların programının 2. sınıfın ikinci dönemine 1979 yılında iki saatlik Din Bilgisi Öğretimi adıyla bir ders kondu.[28] Adı, bir metot dersi olduğu izlenimini vermekle birlikte bu dersi okutacak eleman olmadığından, sıradan bir din dersi olarak algılanmak durumundaydı.

Öğretmen yetiştiren kurumların programlarına din dersleri konulunca yine bunları okutacak öğretmen yoktu. 1960 yıllardan itibaren, İlahiyat Fakültesi, Yüksek İslam Enstitüsü mezunları birer birer görev almaya başladıkça bu ihtiyaç giderilmeye çalışıldı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ