CUMHURİYET DÖNEMİNDE DEPREMLER

CUMHURİYET DÖNEMİNDE DEPREMLER

Tasarım inşaat ve sonra yeniden inşa aşamasında konut ve sanayi yapıları için uygun imar yasalarının planlanması ve doğru uygulanmasındaki yetersizlik, dünya genelinde meydana gelen doğal afetler sonucunda, sıklıkça felaketler, toplu kayıplarla ve ciddi tahribatla sonuçlanmaktadır. Bu durum, deprem olduğunda Türkiye’de özellikle geçerliliğini korumaktadır.[1]

İnsanların çevreyi ve çevrenin insanları nasıl etkilediğine ilişkin doğal afet kaynakları genellikle determinizm, olasılıkçılık ya da pozitivizm etrafında gelişmiştir. Çağdaş Batı kaynakları ise, afetlere “yol açan” ya da katkıda bulunan insan faaliyetlerini belirleme eğilimleri üzerine yoğunlaşmaktadır. Palm (1990), Blaikie, Cannon, Davis ve Wisner (1994), Drabek (1986) ve Ebert’in (1993) çalışmaları, doğal afetlerin etkilerini azaltma konusunu değerlendiren kapsamlı çalışmalara verilebilecek iyi örnekler arasındadır.[2]

Depremleri önceden tahmin etmek ya da önlemek imkansızdır, ancak büyük ve şiddetli depremler sonrasında ölü sayısını ve tahribatın çapını azaltmak mümkündür. Açıkçası araştırmalar, doğa olaylarının insan afetleri haline dönüştüğü durumlarda insanların tahribatın büyük kısmına yol açtığını ve bundan sorumlu olduğunu göstermektedir (Blaikie, Cannon, Davis ve Wisner, 1994, s. 3- 4).[3] Bütün idari düzeylerde hükümetler ve vatandaşlar bu mükerrer doğa olaylarını önleyebilir ya da olumsuz sonuçlarını önemli ölçüde azaltabilir. Doğal tehlikelerinin etkisini azaltmaya yönelik bilgi, teknoloji ve yasalar Türkiye’de genellikle mevcutur. Bunların kabul edilmesi ve uygulanması ise çoğunlukla ekonomik, sosyal ve tutumsal kısıtlamalar nedeniyle sınırlı olmaktadır. Sorun, halka bilgi aktarılmasında, geliştirme ve planlama aşamalarının en erken evreleri de binaların takviye edilmesinde ve yeni yapılar için imar yasalarını uygulamaya koymadadır.[4] Bu da, hem insan hem de fiziksel coğrafya unsurlarını içeren karmaşık bir sorundur.

Türkiye ya da başka herhangi bir ulus ne insani, ne ekonomik ne de siyasi açılardan afet olana dek oturup bekleyemez ya da sonraki depreme dek benzer ve kabul edilemez tepkilerini yineleyemez. Neyse ki bunun böyle olması gerekmemektedir ve Türkiye’nin geleceği için böyle olmamalıdır da.

Büyük ölçüde Gediz (1970), Lice (1976), Çaldıran-Muradiye (1977), Erzurum (1983), Erzincan (1992), Dinar (1995), Kocaeli (İzmit) ve Düzce (1999) depremlerinden elde edilen deneyimlere dayalı olan bu araştırma, bu 30 yıllık zaman dilimindeki verilerden yola çıkmakta ve Türkiye’nin “afet yönetimi” olarak adlandırılan deprem etkilerinin azaltılmasında nerede durduğunu değerlendirmektedir.[5]

Ağustos 1999’da, nüfusun yoğun olduğu ve sanayinin kalbi olan Kocaeli çevresinde 7.4[6] şiddetinde bir deprem oldu. Bu, 20. yüzyılda meydana gelen en kötü kent afetlerinden biriydi. Bunun üzerinden daha üç ay geçmeden bu kez Ağustos depreminin meydana geldiği noktaya 80 km uzaklıkta, Düzce’de 7.2 şiddetinde bir deprem daha oldu. Bu depremler, ölümlere depremlerin değil “kötü inşa edilmiş yapıların” yol açtığını bütün ulusa gösterdi. Kocaeli’nde meydana gelen korkunç deprem siyasi, sosyal ve ekonomik artçı şoklara yol açtı. Bu da, son yıllardaki depremlerden öğrenilen ve belki de unutulmuş olan derslere göre hareket edilmesinde bir katalizör görevi üstlenebilir.

Gelişmekte olan diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de deprem mağdurları doğal bir afete, kaderin cilvesine ya da Allah’ın iradesine maruz kalmış insanlar olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir deyişle, doğal tehlikeler ölüme ve tahribata yol açmakta ve savaşlardan farklı olarak bunun sorumlusu insanlar olmamaktadır. Böylesi bir isnat doğru değildir. Deprem afetlerinde görülen kayıp ve tahribatlar genellikle insanların kararlarıyla, seçimleriyle ve faaliyetleriyle yakından ilişkilidir.

Depremler Türkiye için kuşkusuz sürekli bir sorundur. 1970’den bu yana olan yedi deprem sonucunda binlerce insan hayatını kaybetmiş, binlercesi yaralanmış, yanlış alanlara ve kötü inşa edilmiş binlerce yapı çökmüş, diğer ekonomik kayıpların yanında binlerce büyük ve küçükbaş hayvan telef olmuştur. Bu tür sahneler bununla da kalmamaktadır: Afetin hemen ardından makul olmayan ve yetersiz arama-kurtarma çalışmaları, bölgeye akan ulusal ve uluslararası yardımlar, kısa süreli medya öfkesi ve her şeyin yeniden inşa edileceğini vaad eden politikacıların mecburi ziyaretleri gelmektedir. Olayın medyadaki etkisi azaldıkça olay da mağdurlar dışındaki kamuoyu tarafından unutulmaktadır.[7] Bu senaryo Türkiye’de meydana gelecek diğer depremler için böyle olmayabilir. 1999’da Türkiye’nin batısında görülen sismik olaylar olumlu ve uzun vadeli değişiklikler için katalizatör etkisi görebilir. Etkileri azaltma ve örgütlü tepkide görülen başarısızlıklar artık Türk hükümeti ve vatandaşları için kabul edilebilir görünmemektedir.

Depreme Duyarlılık ve Afet Önleme

Önümüzdeki on yıl içerisinde Türkiye’de büyük bir depremin meydana gelmesi kuvvetle muhtemel görünmektedir. Türkiye’nin Alpler-Himalayalar fay hattının aktif sismik bölgesinde yer alması ve özellikle de Kuzey Anadolu fay hattı ülkeyi depreme karşı çok duyarlı hale getirmektedir. Enerji bir anda açığa çıktığında ve hareketler meydana geldiğinde sarsıntı binaların çökmesine; su, elektrik ve yol şebekelerinin hasar görmesine ve yerel, bölgesel ve ulusal sosyal-ekonomik faaliyetlerin sekteye uğramasına yol açacaktır. En kötüsü ise, büyük rakamlarda ölümler meydana gelebilecektir. Türkiye’de 20. yüzyılda meydana gelen 59 önemli depremdeki onaylanan can kaybı 97.000’dir.[8]

Türkiye çok çeşitli doğal tehlikeler ile yüz yüze olmasına karşın, bunlardan en sık görüleni depremdir. Bunun böyle olması normaldir, zira kentlerin %90’ı dahil Türkiye nüfusunun %92’si aktif deprem bölgelerinde yaşamakta, sanayi tesislerinin %75’i ve barajların da %90’ı bu bölgelerde yer almaktadır (Ataç 1995, B1).[9] Türkiye’deki işyerlerinin ve meskenlerin 2/3’ünün tahrip olması ve meydana gelen can kaybının büyük kısmı depremler ve buna ek olarak yetersiz etki azaltma çalışmaları yüzünden olmuştur.

Dinar (1995) ve Kocaeli (1999) depremleri öncesinde Türkiye 20. yüzyıl süresince 55 deprem geçirmiş ve bu depremler büyük can ve mal kaybına yol açmıştır. Bu 55 deprem sonucunda 192.000 can kaybı olmuş ve 410.000 bina hasar görmüştür (Gülkan ve Ergünay, 1992, s. 10). Çoğu binanın yer seçimi doğru değildir. Bu binalar düzgün inşa edilmemişler ve yeterince takviye görmemişlerdir. Bunlar Türkiye genelinde bilinmektedir. Dinar depremi (1995), Erzincan depreminin (1992), sadece 3 yıl ardından meydana geldi ve kamuoyu bilincinde ve medya protestosunda ciddi bir artışa yol açtı (Mitchell, 1996). Kamuoyunun tutumu “artık yeter” biçimindedir. Vatandaşların büyük bölümü çekilen acıların azaltılması ve afetlerden kurtulma adına hükümetlerden eylem beklentisi içerisindedir.[10] Bu itiraz sesleri özellikle kent çevrelerinde güçlüdür.

Kent Duyarlılığı [11]

Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde kent nüfusu yılda %6, buna karşılık genel nüfus %2.3 artmıştır. 1990 yılında Türkiye nüfusunun %55’i kentlerde yaşamakta idi. 21. yüzyıla gelindiğinde bu oranın %70’e ulaşması beklenmekteydi (Parker, 13).

Kentsel büyümenin büyük çoğunluğu, köylülerin Doğu’nun ekonomik açıdan yaşanması güç olan bölgelerinden büyük kentlerin gecekondu kesimlerine göç etmelerinden kaynaklanmaktadır.[12] Bu yerleşim yerleri fazla kalabalıktır ve bu kesimlerde yaşayanlar birçok çevresel ve teknolojik sorunlarla karşılaşmaktadır. Ayrıca, depremden zarar görme riskleri çok fazladır. Bu sorun gittikçe büyümektedir.

Günümüzde Türkiye’nin kentlerindeki meskenlerin %30’u gecekondulardan oluşmaktadır (Çevre Bakanlığı, 1992).[13] Deprem tehdidiyle en fazla yüz yüze olan şehir İzmir’dir. Türkiye’de nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu ve Türkiye’nin ikinci en büyük limanına sahip olan İzmir’de meydana gelebilecek bir deprem 90.000 kişinin hayatını kaybetmesine ve 500.000 kişinin evsiz kalmasına yol açabilir. Türkiye’nin en büyük kenti olan İstanbul’da ise can kaybı olasılığı 40.000 ve evsiz kalacak insan sayısı da 1.100.000’dir.[14] Bu hasar ve can kaybı rakamları, deprem olasılığının en fazla olduğu bölgedeki (I=VIII) yüksek risk kuşağına dayalı öngörülerdir. Üçüncü en riskli kent Bursa’dır. Bursa’yı Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzurum izlemektedir (Coburn, s. 73-76, 1995). Bunun dışında, bu kentler Türkiye’nin en hızlı gelişen kentleridir. Ülke geneline baktığımızda, 11.8 milyon insanın evlerinin tahrip olması riskiyle karşı kaşıya olduğunu görmekteyiz (Coburn, s. 71).

Türkiye’de Afet Etkilerinin Azaltılması: Neler Yapılıyor?

Türkiye, tarih boyunca depremlerden ve diğer doğa olaylarından mağdur olmuştur.[15] Gülkan ve Ergünay, Cumhuriyet öncesinde de ulusal hükümetlerin İstanbul’da 1509 yılında meydana gelen depremden itibaren risk azaltma deneyimleri edindiğini ortaya koymuşlardır (192, s. 3).

Son yüzyıl içerisinde hükümetlerin afetlere yönelik yaklaşımı, yalnızca enkaz kaldırmaktan ve mağdurların zararlarını telafi etmekten ibaret kalmış görünmektedir. Üzücüdür ki, 1939 Erzincan depreminden sonra bile daha tahrip edici birçok deprem olmuş ve 1994 yılında afet öncesi ve sonrası sorumluluklara ilişkin bir yasa çıkarılmıştır.[16]

Türkiye’nin uzun süredir geçirdiği bu afetler sonrasında afetlerdeki faaliyetlerin bütün aşamalarıyla ilgili çok sayıda yasa, yönetmelik çıkarılmış ve aynı yoğunlukta kılavuz ve belgeler yayımlanmıştır.[17] Türkiye’nin ilk sismik haritası ve imar yasaları 1945 yılında yayımlanmıştır. Açıkçası, yaralanmaları ve hasarı önlemeye yönelik en etkin faaliyet kamu binalarını ve özel binaları depreme dayanıklı biçimde inşa etmektir. Şehir planlamasında gösterilecek özen de yaralanmaları ve hasarı azaltıcı rol üstlenecektir.

Kentlerdeki hızlı büyüme, öncelikle kırsal kesimlerden kentlere olan göçten ve plansız kentleşmeden kaynaklanmaktadır. Bunlar da nüfusu aşırı yoğun kentlerde afete duyarlılığın artmasına yol açmaktadır. En belirgin sorun altyapı bulunmamasıdır. Planlayıcılar, 1. ve 2. derecede risk taşıyan deprem bölgelerine olan yoğun göç akışını engelleyecek bölgesel önlemler alabilirler. Normal göç sürecini değiştirmek için kuşkusuz ulusal ekonomi teşvikleri gerekli olacaktır. Keleş ve Geray bu soruna yönelik uygulanabilir çözümler ortaya koymuşlar (1995), gecekondu yerleşim kesimlerinde yatırımlar ve yatırımlara ilişkin özgül stratejiler konusunda önerilerde bulunmuşlardır. Arazilerin kamulaştırılması ve yasadışı evlerin yıkılması kalıcı çözüm getirmeyecektir. İstihdam ve makul arazi satın alma olanakları gibi alternatifler atılabilecek olumlu adımlardır.

Öyle görünmektedir ki, jeolojik olarak sağlam alanlar için geliştirilmiş tam ve standart kamu binaları tasarımları yüksek sismik risk taşıyan alanlarda kullanılmamalıdır. Bazıları, her projenin tek ve duruma bağlı olarak ele alınması gerektiğini ortaya koymuşlardır. Sözgelimi, tıbbi tesisler belki de aşırı yoğun bölgelerden başka yerlere yapılmalıdır. Ne var ki, Türkiye’de bu hiç böyle olmamıştır (Durkin, 1995).[18]

Türk bilim adamları deprem riski taşıyan bölgeleri dikkatli biçimde belgelendirmiş ve bu bölgelerin haritalarını çıkarmışlardır. Ülke, en son sismotektonik teknolojisinden ve sismoloji mühendisliğinden yararlanarak şu an yoğunluk bölgelerine ayrılmış durumdadır. Potansiyel tehlike iyi bilinmekte ve belgelenmekte, ancak, sistematik olarak ulusa açıklanmamaktadır. Gelişen bölgelerde meskenler için gerekli jeolojik alan çalışmaları yapılmamakta ve imar yasaları uygulanmamaktadır. Barajlar da ayrı bir sorun oluşturmaktadır. Açıkçası, ülkedeki barajların yaklaşık 1/3’ü en riskli iki bölgede yer almakta ve 2/3’ü de en riskli üç kombine risk bölgesinde bulunmaktadır. Ergünay ve Gülkan’ın yönelttikleri “Daha tehlikesiz bölgelerde daha uygun alanlar mevcutken hükümet ve uluslararası finansörler barajların yüksek riskli bölgelere inşa edilmesini nasıl açıklayacaklardır?” sorusu, daha fazla araştırma yapıldıktan sonra yeniden sorulmalıdır (Ergünay ve Gülkan, 1990; Parker, s. 18).

1999 depremlerinin şiddeti ve etkileri, Türkiye’yi etki azaltma konusunda önlem almaya zorlamıştır. 1999 yılından bu yana çıkarılan çok sayıda kararname bu gerçeğe delil oluşturmaktadır.[19]

Türkiye’de Meydana Gelen Yedi Depreme Kısa Bir Giriş

20. yüzyılın son 30 yılında (1970-1999) Anadolu’da meydana gelen yedi büyük depremden öğrenilecek çok şey vardır. Gediz, Lice, Erzurum, Erzincan, Dinar, Kocaeli ve Düzce depremlerinin her biri insanların afetlere uyum sağlamasına ilişkin olumlu ve olumsuz deneyimler sağlamaktadır.[20] Yine, her depremden çıkarılan dersler zaman zaman benzer, bazen de farklı olmuştur. Ancak, yalnızca ders çıkarmak etki azaltma önlemlerinin gelecekte uygulanacağının teminatı değildir. Anılar silinmekte, siyasetçiler vaatlerini yerine getirmemekte, hükümetler değişmekte ve tarih aynı acı sonuçlarla tekerrür etmektedir.

Gediz Depremi [21]

28 Mart 1970 gecesi saat 23.02’de Gediz’de Richter ölçeği ile 7.1 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. 1086 kişi hayatını kaybetti ve 1265 kişi yaralandı. En az 19.957 bina tahrip oldu ya da hasar gördü. Olayın meydana geldiği yer, tarih ve zaman göz önüne alındığında Türk hükümetinin, yabancı hükümetlerin ve acil kurtarma ekiplerinin harekete geçmesi çok çabuk oldu. Ağır yağmura rağmen tıbbi ekipler depremden üç gün sonra çevre köylerde hastalıklara karşı aşılama faaliyetlerine başladılar. Birçok ülke ve örgüt kurtarma yardımda bulundu. Özellikle Batı Almanya önemli yardım katkılarında bulundu. Açıkça görünmekte idi ki, Türk hükümeti depremden kaynaklanan yıkımı en aza indirme konusunda çok kaygılı idi ve bunun için bu ve diğer afetler sonrasında yeniden inşa çalışmaları için oldukça büyük miktarlarda kaynak tahsis etti. Öte taraftan, yapılarda kullanılmış olan yontulmamış taşlar ya da kerpiç duvar istinat malzemelerinin orta şiddette depremlere bile dayanmaları mümkün değildi. Beton sütunları bulunmayan yuvarlak kereste iskeletli yapılar ve tuğla binalar da orta (ve güçlü) şiddette depremlere dayanıklı değildi.

Hükümet tarafından inşa edilen evler teslim edildikten sonra köylüler bu evlere taşındılar, ancak, bir süre sonra eski yerlerine dönerek hasarlı evlerini yeniden inşa ettiler. Sonuçta yeni evlerde oturulmadı. Bunlar çürümeye terk edildi ve paraları ödenmedi. Bunun nedeni yer seçimi, inşaat kalitesi, evlerin ve pencerelerin büyüklüğü konusundaki anlaşmazlıklardı.

Yeni evlerin yerleri, jeolojik olarak sağlam alanlara inşa edilecek biçimde seçilmişti. Ancak, evlerin tam konumları ve fiziksel düzenlemeleri planlamacılar tarafından belirlenmişti. Bu konularda köylülere çeşitli alternatifler sunulabilmiş olsaydı, köylüler planlama çalışmalarına katılabilecek ve olasılıkla da daha fazla tatmin edilebileceklerdi. Hasarlı birçok köyde inşa edilen yeni evlerde su tesisatı bulunmaktaydı, ama evlerde su akmıyordu. Bazı köylüler de pencerelerin büyüklüğünden ve yerlerinden memnun değildiler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ