CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ

CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ

Türkiye-İran ilişkilerine tarihsel olarak bakıldığında sürekli çekişmeler ve dönem dönem savaşlarla dolu olduğu görülür. İran’da Şii Safevi Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki taraf ya karşılıklı savaşmışlar ya da birbirlerini zayıf buldukları anda üzerine giderek istediklerini elde etmekten çekinmemişlerdir. İki ülke Doğu Anadolu-İran Azerbaycanı ve Irak-Batı İran üzerinde bir yönüyle dini ve siyasi, diğer yönüyle stratejik ve mali sebeplerle toprak kazanmaya yönelik mücadelelerini sürdürdüler. Osmanlılar için Azerbaycan ve Kafkasya, İran için Irak hedefti. Bu rekabet 19. yüzyılda Batı emperyalizmi karşısında zaman zaman dayanışmaya dönüşse de, aslında 1918’e kadar devam etmiştir.[1]

Kurtuluş Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı’na

1920’lerin ilk yarısında iki komşu ülkenin, Rıza Han İran’ı ve Mustafa Kemal Türkiyesi’nin, dış politika amaçları ve çıkarları örtüşmekteydi. 1921 Şubatı’nda Rıza Han isminde milliyetçi bir subay hükümet darbesi yaparak siyasi kaosa son vermiş, önce ordu komutanı ve milli savunma bakanı, daha sonra başbakan olarak İran’ın iç ve dış politikasında söz sahibi olmuştu. Milliyetçi, anti- emperyalist, tam bağımsızlıkçı ve dini/mezhebi önyargılardan arınmış iki rejimin de ortak düşmanı İngiltere, kısa vadeli dostu Sovyet Rusya idi. Bu doğrultuda işbirliği yapmaktan ve birbirlerine ‘manevi’ destek vermekten kaçınmamışlardır. İran hükümeti İstanbul’daki elçisini korurken, 1922 Haziranı’nda Ankara hükümeti nezdine de bir elçi göndermiştir. Ankara hükümetinin ilk büyükelçisi, Muhittin Paşa, ise 1922 Sonbaharında atandığı görevine 1923 Şubatı’nda başlamıştır. Her iki tarafın devlet adamları her vesileyle sıcak ve samimi mesajlar vermekten kaçınmadılar. İleriye yönelik işbirliği ve dayanışma için gerekli ortam mevcuttu. Ancak Türk ve İran milliyetçiliklerinin uzlaşamadığı konular, iki ülkenin birbirine zıt politikaları ve tehdit algılamaları kısa zamanda su yüzüne çıkmakta gecikmedi.[2]

Türkiye-İran sınırının iki tarafında yaşayan yarı-göçebe Kürt aşiretleri ‘sınır tanımaz’ bir şekilde davranmaktaydılar. İki ülke arasındaki sınırı tam olarak belirleme çalışmaları bütün Tanzimat ve II. Meşrutiyet dönemleri boyunca devam etmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışıyla kesilmişti.[3] Aşiretlerin karşılıklı sınır-ötesi geçişleri ve bunun yarattığı problemler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kürt meselesi siyasi bir boyut kazandıkça daha da kaygı verici olmaya başlamıştır. İki ülkenin kendi sınırları içerisinde yaşayan Kürtlere karşı uyguladığı farklı politikalar birbirleri açısından endişe kaynağıydı. İki taraf da birbirinin ‘bağımsız/özerk bir Kürt devleti’ni desteklediği ya da destekleyebileceği şüphesi içindeydi. Özellikle cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Türkiye’de Kürt meselesi isyanlarla büyüdükçe Ankara’nın en büyük endişelerinden biri İran’ın ‘Kürt kartı’nı kullanabileceğidir.[4] Buna karşılık İran’ın en büyük kaygılarından biri Türkiye’nin ‘Azeri kartı’nı oynayabileceğiydi. İran’ın Türkiye sınırında önemli miktarda Azeri nüfus yaşamaktadır ve Azeri milliyetçiliği Tahran için ciddi bir endişe kaynağıdır. Ayrıca Azeri milliyetçilerinin en önemlileri o sırada Türkiye’de yaşamaktadırlar.[5]

İki ülke için bir diğer endişe kaynağı ise birbirlerinin bölgedeki iki büyük güç olan Sovyet Rusya ve İngiltere ile olan ilişkileridir. Türkiye’nin en büyük endişelerinden biri güçsüz bir İran’ın etnik problemler sonucu parçalanması ve Sovyetlerin işgaline uğraması veya İngiltere’nin Ortadoğu’nun her yerinde yaptığı gibi İran’ı da nüfuzu altına almasıdır. Türkiye hiç olmazsa doğu sınırında bağımsız bir İran’ın yaşamasına hayati bir önem atfetmiş, örneğin İran’ın Azerbaycan’da uyguladığı sert politikalara ses çıkarmamıştır. Öte yandan İngiltere ile olduğu kadar Sovyetlerle de ciddi problemleri olan İran’ın en büyük endişelerinden biri ise Türkiye’nin Sovyetlerle yakın bir işbirliği içine girmesidir. Bu nedenle Kürt meselesinde Türkiye karşısında daima geri adım atmak ihtiyacını hissetmiştir.[6]

Türkiye’nin İran’ı Sovyetler Birliği ve İngiltere’den bağımsız ve kendi tarafında görme isteğinin en önemli göstergelerinden biri Türkiye’nin İran’da da cumhuriyet ilan edilmesi için gösterdiği çaba olmuştur (Sonbahar 1923-İlkbahar 1924). Türkiye’nin teşviki sonucu Rıza Han, ordu, basın ve bir kısım milletvekillerini arkasına alarak cumhuriyet ilanı için bir kampanya başlatmıştı. Ancak cumhuriyet taraftarlarının kamuoyunda giderek ağırlık kazandığı bir sırada Türkiye’de Hilafetin kaldırılması bütün planları alt üst etti (Mart 1924). İran’da büyük ağırlığı olan din adamları Rıza Han’ın cumhuriyet isteğini Türkiye’deki gibi din karşıtı politikalar için bir zemin hazırlığı olarak görerek muhalefete başladılar. Sonunda Rıza Han monarşiyi seçmiş ve 1925 İlkbaharında Rıza Şah Pehlevi olarak taç giymiştir.[7]

1925’ten itibaren Türkiye’de başlayan ve aralıklarla devam eden Kürt isyanları iki ülke ilişkilerini sürekli gerilim halinde tutmuştur.[8] Özellikle Ağrı bölgesindeki isyanlar Türkiye’yi zora sokmaktadır: isyancılar İran sınırını rahatça kullanmakta, İran tarafındaki aşiretlerden yardım almakta ve Türkiye topraklarında sıkıştırılınca kolayca İran’a kaçmaktaydılar. Türkiye’nin protestoları karşısında önce 22 Nisan 1926’da Tahran’da bir güvenlik ve dostluk antlaşması imzalandı. Bu da sorunları çözmeyince 15 Haziran 1928’de 1926 antlaşmasına ek bir protokol imzalandı.[9] Ama bu da yeterli olmayacak, 1930 Ağrı İsyanı ilişkileri kopma noktasına getirecektir. Türk basınında İran aleyhtarı bir kampanya başlamıştır: Sınırdaki olaylardan İran hükümeti sorumlu tutulmakta, asilerin sınırı kullandıkları ve İran tarafından her türlü yardım, silah ve mühimmat aldıkları yazılmaktaydı. Bir yandan büyükelçi değiştirilerek, diğer yandan sert protestolarla İran’ın asilere karşı işbirliği sağlanacaktır.[10] Nitekim yaklaşık iki yıllık yoğun bir diplomasi sonucunda Türkiye’nin isteği olacak ve İran Türkiye’nin isyanları kolayca bastırabilmek için talep ettiği sınır değişikliklerine evet diyecektir. 23 Ocak 1932’de imzalanan sınır antlaşmasına göre Ağrı Dağı’nın tamamının Türkiye topraklarına katılması karşılığında İran’a Van sınırında bir toprak parçası (Kotur) verilmiştir.[11]

1930’ların başından itibaren İran’la kurulmaya başlanan iyi ilişkiler doruk noktasına Rıza Şah’ın 1934 yılındaki Türkiye ziyareti ile ulaşmıştır. Şah’ın bu gezisi hem iki ülke ilişkilerinin her alanda gelişmesinde bir basamak olurken hem de bölgesel bir işbirliği teşebbüsü olan Sadabad Paktı’na giden yolda önemli bir adım olmuştur.[12] 1930’larda yine İngiltere ve Sovyet Rusya arasında sıkışıp kalan ve bu iki ülkeyle ilişkilerinde problemler yaşayan Rıza Şah’ın en büyük hedefi, bir yandan Almanya ve ABD gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmek diğer yandan Türkiye, Irak ve Afganistan’la iyi ve kalıcı ilişkiler kurmaktı. Sadabad Paktı’nın öngörüşmeleri Türkiye, İran ve Irak arasında 1933’te başlamış ve paktın metni üzerinde daha 1935’te mutabık kalınarak parafe edilmişti. Ama ortaya çıkan bazı sorunlar (İran ve Irak arasındaki Şattü’l-Arab ve pakta Afganistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin katılıp katılmayacağı meseleleri) resmen imzalanmasını 1937 Temmuzu’na kadar geciktirdi. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan Sadabad Paktı bir savunma anlaşması değildi; ülkelerin birbirlerine karşı saldırıdan ve kışkırtmalardan kaçınmak ve bölgede barışı korumak üzere aralarında danışmalar yapılması temeline dayalı bölgesel bir siyasal işbirliği sistemiydi.[13]

Ancak İkinci Dünya Savaşı’na giden yolda uluslararası ve bölgesel gelişmeler Sadabad Paktı’nın yaşamasına izin vermeyecektir. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Türkiye ve İran’ın yolları ayrıldı; her iki ülke de kendi problemleriyle meşgul oldu. Savaşın başında İran tarafsızlığını ilan etmişti. Ancak Sovyetler Birliği’nin İngiltere ile müttefik olmasından sonra gerek transit yolu garantiye almak gerekse Alman nüfuzunu kırmak için 1941 Ağustosu’nda iki ülke İran’ı kuzeyden ve güneyden işgal ettiler. Rıza Şah oğlu adına tahttan feragat ederek ülkeyi terk etti. Ocak 1942’de İran, İngiltere ve Sovyetler Birliği ile ittifak anlaşması imzaladı.[14] Bu dönemde Türkiye İran’ın toprak bütünlüğünden ve Sovyetlerin İran’daki varlığından, özellikle de Kürt ve Azeri milliyetçiliklerinin teşvik edilmesinden ciddi bir rahatsızlık duymuştur. Bu rahatsızlığını İngilizlere her fırsatta dile getirmesine rağmen savaşın gelişmeleri içerisinde sesini duyuramamıştır. Savaşın bitiminde Sovyetlerin İran’da kurdurduğu Kürt ve Azeri cumhuriyetleri Türkiye’nin kaygılarını haklı çıkaracaktır. Ayrıca İran’daki Türk menşeli aşiretlerden Kaşgayların Almanya’ya yakın durdukları için İngilizlerce cezalandırılmak istenmesi Türkiye’nin tepkisiyle karşılaşmıştır.[15]

Soğuk Savaş Yılları

Türkiye ve İran’ın yolları İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle tekrar kesişmeye başladı. Sovyet Rusya’nın tehdidiyle karşılaşan iki ülke de Batı bloğuna yönelmeye başladılar.[16] Ama uluslararası arenada benzer problemlerle karşılaşmalarına ve benzer politikaları benimsemelerine rağmen siyasi, iktisadi ve askeri ilişkilerinin gelişmesi yaklaşık on yıl sürmüştür. Bu durum çeşitli iç ve dış faktörlerle izah edilebilir: ABD dış politikası; Sovyetler Birliği-İran ilişkileri; İngiltere-İran ilişkileri; iki ülkenin kendilerine özgü iç yapıları; ve askeri dengesizlik.[17]

ABD, dış politikasında, Türkiye ve Yunanistan’a ayrı İran’a ayrı çerçevelerde yaklaşmaktaydı. İran ile Sovyetler Birliği arasında çeşitli problemler vardı ve kendisi de Sovyet tehdidi altında olan bir Türkiye’nin kendi güvenliğini garantiye almadan İran’la yakın ilişkiye girmesi Sovyet tehlikesini arttırabilirdi. İran ile İngiltere arasındaki anlaşmazlıklar, özellikle petrol anlaşmazlığı çözülmeden Türkiye’nin İran’la yakınlaşması Türkiye’nin bel bağladığı Batılı müttefikleri rahatsız edebilirdi. İki ülkenin kendine özgü iç yapısını, siyasi ve sosyal problemlerinin kendine özgülüğünü de hesaba katmalıyız. İran’ın iç ve dış politikasında istikrarsızlık hakimdi. İran’da tarihsel olarak Türkiye’ye olumlu ve olumsuz bakan politikacılar ve bürokratlar vardı; bunların iktidar mücadelesindeki başarılarına göre Türkiye’ye olan yaklaşım değişiyordu. Aynı zamanda iç politikada milliyetçilik ve dış politikada tam tarafsızlık eğilimi kamuoyunda giderek ağırlık kazanıyordu. Belli sürelerle Türkiye yanlısı politikacılar iktidara gelseler bile yoğun kamuoyu baskısı onları planlarını gerçekleştirmekten alıkoymuştur. Ayrıca, İran ordusu 1941 yılındaki İngiliz-Sovyet ortak işgali sırasında çökmüş ve bir daha toparlanamamıştı. 1946’da İran ordusu yüz bin kişi tahmin olunuyordu. Bu rakam 1953’de yüz yirmi bine ulaşırken, iki yüz bini bulması 1960’ların ilk yarısında mümkün olacaktır. Dolayısıyla askeri bir işbirliğinin zemini de henüz hazır değildi. Üstelik İran’da belli kesimlerde Türkiye’ye karşı bir çekingenlik vardı. Güçlü bir Türkiye ile güçsüz bir İran işbirliğine veya ittifaka girdikleri takdirde Türkiye doğal olarak hakim güç konumuna geçecekti. Zaten, Türkiye de bu dönemde Batı bloğu içinde güvenliğini sağlama almadan Ortadoğu’daki komşularıyla herhangi bir işbirliği ya da ittifak ilişkisine girmeme tavrını benimsemişti.[18]

Türkiye tıpkı Yunanistan’a yaptığı gibi Sovyet tehdidi altında olan hiç bir komşusuyla kötü geçinmek niyetinde değildi. Problem yaratabilecek konular varsa da gündeme getirilmekten kaçınıldı. 1945 sonrasında Şah’ın, bazı İran’lı devlet adamlarının ve ABD’nin arzusuna rağmen ilişkiler iki ticari (20/3/1951 tarihli Hava Ulaştırma ve 28/12/1949 tarihli Ödeme) antlaşma, ve birkaç sportif ve kültürel alışverişten öteye gidemedi. Üstelik İran iç politikasında bir yandan Musaddık ile temsil edilen İran milliyetçiliğinin ve bunun dış politikadaki tezahürü olan tam tarafsızlık görüşünün hakim olması, diğer yandan Sovyet yanlısı Tudeh partisinin güç kazanması, aynı dönemde Batı bloğu içerisinde yerini sağlamlaştırmaya ve aktif bir rol oynamaya başlayan Türkiye ile İran’ın ilişkilerindeki gerginlikleri arttırdı. Musaddık’ın iktidara gelmesi öncesindeki bu dönemde iki ülke arasındaki gerilimin dışa yansıması ‘basın savaşları’ şeklinde olmuştur. İki ülke basınının karşılıklı söz düellosunu tasvir eden ‘basın savaşları’ o günlerden bu günlere iki ülke ilişkilerinin değişmez özelliklerinden biri olacaktır.[19]

Musaddık dönemi ise (Mayıs 1951-Ağustos 1953) Türkiye-İran ilişkilerinin iyice gerginleştiği, kopma noktasına geldiği bir dönem olmuştur. Türkiye Musaddık hareketinden rahatsızdı. İran’da güçlenen Komünist hareketi de hesaba katarak, Musaddık’ın izlediği siyaseti İran’ı istikrarsızlığa ve iç kargaşalığa sürükleyecek ve böylece Sovyetlere bölgede avantaj kazandıracak bir araç olarak görüyordu. Türkiye’nin Musaddık rejimine bir Sovyet komplosu olarak yaklaşması ve petrol meselesinin gündeme geldiği uluslararası platformlarda İngiltere’yi desteklemesi ilişkileri en alt düzeye indirmiş ve yeni ‘basın savaşları’na yol açmıştır. Türkiye bu dönemde İran’a uygulanan petrol ambargosuna da uymuştur.

1950’li yılların ilk yarısı Ortadoğu savunmasına çözüm arayışları dönemidir. Türkiye’nin de aktif olarak katıldığı bu ittifak teşebbüslerinde İran’a doğal olarak yer verilmemiştir. Musaddık devrildikten sonra bile Ağustos 1954’de İngiltere ile yeni bir petrol antlaşması imzalayana kadar İran bu hesaplar içine dahil edilmeyecektir. ABD Musaddık sonrası dönemde Türkiye-İran yakınlaşmasını sürekli teşvik etmesine rağmen, İran böyle bir ittifak/pakt için ideal bir üye görülmemektedir. Hem askeri bakımdan zayıftır hem de tam tarafsızlık eğilimi kamuoyunda Musaddık sonrasında da hakim olmaya devam etmektedir. Türkiye-İran ilişkileri bu dönemde iki ülkenin kendi saikleri ve çıkar algılamaları doğrultusunda değil, genellikle ABD’nin çizdiği yörüngede gelişecektir. Sonuçta, ABD’nin (son aşamada tereddüt gösterse de) teşviki, Türkiye’nin arzusu ve Şah’ın kendi şahsi teşebbüsü sonucu 1955 Kasımı’nda İran da Bağdat Paktı’na dahil oldu.[20]

Ancak kurulması için bu kadar uğraşılan Bağdat Paktı ve 1959’da Irak ayrıldıktan sonraki ismiyle CENTO (Merkezi Antlaşma Teşkilatı) bekleneni verememiş ve başarısız bir örgüt olarak kalmıştır. Her üyenin katılım amacı ve beklentileri farklı farklıdır ve bunlar zaman içinde uyuşturulamamıştır. Örneğin İran NATO benzeri bir güvenlik şemsiyesi yaratılması beklentisi içindeydi. Beklediklerini bulamayan İran (ve Pakistan) 1960’lı yıllarda giderek CENTO’ya sırt çevirmeye başlamışlardır. Üstelik aynı dönemde yumuşama süreci ile birlikte ABD’nin CENTO’ya ilgisi azalırken, Türkiye de dış politikasına farklı bir yön vermeye çalışmaktadır. Bununla birlikte CENTO Türkiye ve İran arasında ticaret, ulaşım ve iletişim alanlarında bazı işbirliği ve gelişmelere vesile olmuştur. İşte bu iktisadi, teknik ve kültürel işbirliğini geliştirmek arzusudur ki Türkiye, İran ve Pakistan arasında Kalkınma için Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (RCD) kurulmasını hazırlamıştır. 1964’te kurulan RCD yine sınırlı bir örgüt olarak kalmasına rağmen ticaret, ulaşım ve iletişim alanlarında belli başarılara imza atmıştır.[21]

1960’larda Türkiye-İran ilişkilerinin yeni bir çerçeveye oturduğunu, ABD çerçevesinden çıkarak doğrudan iki ülke çıkarları açısından tanımlanmaya başladığını görüyoruz. Türkiye bir yandan dış politikasındaki ahde vefa ilkesi gereğince CENTO’ya bağlılığını korurken, diğer yandan yeni benimsediği çok yönlü dış politikasına uygun olarak İran’la ilişkilerini sağlam bir zeminde tutmaya çaba göstermiştir. Özellikle 1960’ların ikinci yarısında Adalet Partisi hükümetlerinin Türkiye’nin çıkarları açısından CENTO’yu yaşatmak ve Türkiye-İran ilişkilerini belirli bir seviyede tutmak için çaba gösterdiklerini görüyoruz. Bu dönemde ikili ilişkilerin bir yandan CENTO-RCD (yani siyasi, iktisadi ve askeri işbirliği) boyutunda devam ettiğini, diğer boyutun ise iki ülke arasında tekrar problem haline gelmeye başlayan bazı sınır güvenliği meseleleri ve Kürtler konusunda oluştuğunu söyleyebiliriz. Özellikle 60’ların ikinci yarısında Şah’ın Irak’ta yükselen Kürt hareketini desteklemesi Türkiye için kaygı verici olmuştur. Bu bakımdan Türkiye kendi çıkarları açısından tehlikeli bir hal almaya başlayan İran-Irak ilişkilerinde arabuluculuk rolü oynamaya teşebbüs edecektir. İran açısından ise Türkiye’de bu yıllarda özellikle sol çevrelerde yer alan Şah aleyhtarı yazılar/beyanlar ve Türkiye’de okuyan İranlı öğrencilerin rejim muhalifi faaliyetleri rahatsız edici olmuştur.[22]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ