CUMHURİYET DÖNEMİ ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ SÜRECİNDE İLK GİRİŞİM: TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

CUMHURİYET DÖNEMİ ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ SÜRECİNDE İLK GİRİŞİM: TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

Milli Mücadele Dönemi, aynı zamanda Türk siyasi hayatında yeniden yapılanma sürecinin de başlangıcı oldu. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.” ilkesi uygulama alanı buldu. Bu ilke, 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nda yer alarak anayasa hükmü oldu.

Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun kabul edilmesinden sonra Büyük Millet Meclisi’ndeki nispî birlik hali bozularak meclis muhafazakârlar ve yenilikçiler olmak üzere ikiye ayrıldı. Olay hukuk alanına da yansıdı ve 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu yanında 1876 Kanunu Esasi de yürürlükte kaldı.[1]

Millî Mücadele’nin kazanılmasının hemen akabinde, toplumu yeniden yapılandıran devrimlere başlanıldı. 1/2 Kasım 1922’de Saltanat kaldırıldı. Bunu 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı izledi. 3 Mart 1924’te ise, Halifelik kaldırıldı.[2]

Doğal olarak Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan itibaren siyasi alanda cereyan eden hızlı değişimler, tepkileri de beraberinde getirdi ve muhalefet hiç eksik olmadı. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi’nde Tesanüt Grubu, İstiklal Grubu, İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu, Halk Zümresi, Islahat Grubu adları altında ortaya çıktı.[3]

Ancak bunlar bağımsız bir siyasi parti olarak teşkilatlanamadığından çok partili hayata geçilemedi. Cumhuriyet Dönemi’nde ilk defa çok partili hayata geçiş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasıyla gerçekleşecekti.

1. Siyasi Durum ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Kuruluşu

1921-1924 yılları arasında süren köklü ve hızlı değişimler, kaçınılmaz olarak kırgınlıklara ve tepkilere yol açmakta gecikmedi. Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin ilk evrelerinde büyük desteklerini gördüğü ve yakın işbirliği içinde olduğu arkadaşlarıyla arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar günden güne artmaktaydı. O bu durumu, “… Milli Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, milli hayatın bugünkü cumhuriyete kanunlarına kadar gelen tekâmülatında, kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu bittikçe bana mukavemet ve muhalefete geçmişlerdi.”[4] şeklinde dile getirmekteydi.

Karşı taraf ise olayı başka bir açıdan değerlendirmekteydi. Anadolu’ya Mustafa Kemal’le ya da daha önce gitmiş olan Kazım Karabekir, Ali Fuat, ve Refet Paşalar ile Eski Başbakan Rauf Bey’le Eski Bakan Dr. Adnan Bey, milli harekete daha geç katılanlar tarafından git gide geriye itildikleri düşüncesine kapıldılar. Milli Mücadele’ye sonradan katılıp şimdi ön plana çıkan grupta ise İsmet (İnönü), Kılıç Ali, Recep (Peker), Ali (Çetinkaya), Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi isimler yer almaktaydı.

Birinciler, Ankara’da kendilerine karşı haksız yere cephe alındığı kanısındaydılar ve temel siyasi kararlarda kendi fikirlerinin alınmadığından şikayetçiydiler. Dahası bu grup, başta İsmet Paşa olmak üzere Mustafa Kemal’in etrafını çevreleyen genç ateşli ve itiraz sahibi yeni elemanların kendilerini bertaraf etmek istediklerini, Gazi’nin ise ilgisiz davrandığını, asıl şöhretleri kenara iterek diktatörlüğe yöneleceği düşüncesini paylaşıyordu.[5]

Mustafa Kemal Paşa’ya karşı duydukları bu endişe kuracakları partinin beyannamesinde, “Fırkamız tahakkümlerin şiddetle aleyhtarı olduğu için kendi iç işlerinde de buna imkân ve cevaz vermeyerek ne ferdin, ne de birkaç kişinin tahakküm suretiyle oligarşi ile meramlarını icra ve infaz etmelerini kabul etmeyeceğiz. Her hüküm ve kararı salâhiyetli heyetlerin çoğunluk reyine istinad ettireceğiz.”[6] denilerek net bir şekilde dile getirilecekti.

Diğer taraftan Büyük Millet Meclisi’nin İkinci Dönemi’nin ilk toplantı yılı boyunca hükümete karşı sürekli bir muhalefet oluştu. Ancak bu muhalefet Halk Fırkası safları içinde sürdürülmekteydi.[7] Söz konusu muhalefet 1924 Anayasası’nın müzakerelerinde izlendiği gibi zaman zaman hükümeti destekleyen gruba ağır basmaktaydı. Bu nedenledir ki, ikinci bir partinin kurulacağı yolundaki söylentiler çok önceden başlamıştı.[8]

Sonunda 6 Ekim tarihli bir gazetede Rauf (Orbay) ve İsmail Canbolat Beylerle Refet (Bele) Paşa’nın çevresinde yeni bir partinin kurulacağı haberi çıktı.[9] Bunun üzerine İstanbul basını muhalif parti kurulması düşüncesini destekleyen yayımlara başladı. 11 Ekim 1924 günlü Vatan Gazetesi’nde, “Halk Fırkası’nın kendine fırka adını vererek en önemli meseleleri gizlice görüşmesi, muhaliflerin ve bağımsızların görüşünü her işte hiçe sayması yanlış bir gidiştir.”[10] denilerek muhalefete destek veriliyordu.

Muhalefeti endişelendiren olaylar da yok değildi. İç İşleri Bakanı Recep (Peker) Bey, çok sert önlemler alma peşindeydi. Bu tür önlemler ise, Mustafa Kemal’in kişisel iktidar peşinde olmasından korkan, eski yakın arkadaşlarının endişelerini arttırıyordu. Doktor Adnan Bey ve Rauf Bey’in; Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet gibi komutanlarla görüşmeleri ve İstanbul’daki diğer gelişmeler Mustafa Kemal’e “kendisine karşı askeri bir komplonun hazırlanmakta olduğu” şeklinde aktarılıyordu. Böyle bir şey söz konusu olmamasına rağmen bir yazarın dediği gibi “… bu tür dedikodular, kader birliğinin uzun deneyimlerle doğurmuş olduğu derin dostlukları içten kemiriyordu”.[11]

Bu kuşkucu ortamda 26 Ekim 1924’te Kazım Karabekir 1. Ordu Müfettişliği’nden istifa etti. İstifa dilekçesinde, gerek teftişler neticesinde verdiği raporların gerek ordunun kuvvetlenmesi yolunda sunduğu layihaların itibara alınmadığından yakınarak teessür ve ümitsizliğinin olağanüstü derecelere vardığını belirtiyor ve bu durumda üzerine düşen vicdan vazifesini ancak mebusluk sıfatıyla yapabileceğine olan inancını bildiriyordu.[12]

Karabekir anılarında ise, konuyla ilgili olarak Mustafa Kemal’in Musul’u savaşla almak istediğini dile getirerek, “Harp felaketinin önüne ancak Büyük Millet Meclisi’nde bir blok halinde görünebilirsek durabilirdik. Esasen Cumhuriyet’in kökleşmesi için icabında bir parti halinde çıkmaya da karar vermiş bulunuyorduk”[13] demektedir.

Ancak nereden bakılırsa bakılsın Musul sorununun çözümünde bunalımlı bir aşamaya girilen bu günlerde 1919-1923 Dönemi’nde İngiltere’nin Türklere karşı politikalarını geçersiz kılmayı başaran komutanlar arasındaki bu uyumsuzluk uluslararası plâtformda Türkiye’yi zayıf bir konuma düşürdüğü de bir gerçekti.

Karabekir’in istifasını 30 Ekim’de Ali Fuat (Cebesoy) 2. Ordu Müfettişliğinden istifası izledi. Ali Fuat Ankara’ya geldiğinde Mustafa Kemal Paşa ile görüşmeyi çok istemesine rağmen, görüşme gerçekleşemedi. Mustafa Kemal de o gece Ali Fuat’ı aratmış ama bulduramamıştı. Bu konuda Ali Fuat, “… Gazi’nin, beni 30 Ekim gecesi arattırıp da bulduramaması muhakkak etrafındakilerden bazı kimselerin suiniyetinden başka bir şeye hamlolunamazdı. Çünkü bütün geceyi herkesin malumu olduğu üzere Kâtibi Umumi Saffet Bey’in evinde geçirmiş olan bir kimsenin, o tarihlerde buldurulamaması en az suiniyetten başka bir şeyle tefsir edilemezdi.” demektedir.[14]

Bu istifaları, Mustafa Kemal Paşa meclis içinde ve dışındaki muhalefet hareketiyle ayarlanmış bir askeri komplo şeklinde değerlendirerek harekete geçti.[15] O, 3. Ordu Müfettişi ile milletvekili komutanlara bir şifreli telgraf çekerek kendilerini milletvekilliğinden istifa etmeye davet etti. Genelkurmay Başkanı da çağırılanlar arasındaydı. 3. Ordu Müfettişi Cevat Çobanlı ve 7. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar dışındakiler Mustafa Kemal’in çağrısına olumlu cevap verdiler. Çağrıya uymayanların görevlerine ise, derhal son verildi.[16]

Olayların böyle bir seyir izlemesi askerlerin siyasetten uzak tutulması yolunu da açmış oldu. Parti kapatıldıktan sonra muvazzaf subayların milletvekili olmaları yasaklandı. Böylece demokrasinin kaçınılmaz gereklerinden biri olan sivil kadronun siyasete hakim olma süreci de başlamış oldu. Bu gelişmeler olurken, diğer taraftan İsmet Paşa Hükümeti, Meclis’in 8 Kasım tarihli oturumunda 19 muhalif, 1 çekimser oya karşı 147 oyla güvenoyu alıyordu.[17] Bunu takip eden günlerde Meclis’teki belirsizlik de ortadan kalkmaya başlamıştı.

14 Kasım tarihli Hâkimiyeti Milliye’de, “İş Başına” başlığıyla çıkan yazıda: “Meclisteki bulanıklık ve bunalım geçmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, halkın egemenliği temeline dayanan bir yönetimdir. Bu nedenle, mecliste birden çok parti bulunmamasını istememek, muhalefete ve denetime karşı çıkmak kimsenin hatırından geçmez. Belli temellere dayanan devrim ilkelerine bağlı, meşrû bir denetim yolu izleyecek yeni bir partinin kurulması bizim için kuşku konusu olmaktan çok uzaktır. Şimdi tam bir aydınlığa kavuşulmuştur. Artık gözlerimizi ve güçlerimizi dedikodu alanından iş alanına çevirmek görevini taşıyoruz.”[18] denilmekteydi.

Diğer taraftan kuruluş günlerinde basında yeni partinin isminin ne olacağı konusunda bazı haberler çıktı. Bir ara “İstihlâs” ismi üzerinde bir takım söylentiler dolaştı. Ama daha kuvvetli bir olasılık olarak “Fransız Radikal Sosyalist Partisi”nden esinlenerek “Radikal” kelimesinin eş anlamlısı olan “cezrî” kelimesi üzerinde duruldu.[19] Bu tartışmaların sonunda partinin ismi kurucularının cumhuriyet düşmanı oldukları iddiasını daha baştan çürütmek için “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” olarak belirlendi.[20] Yeni partinin kuruluşundan bir hafta önce yani 10 Kasım 1924’te de Halk Fırkası’nın başına Cumhuriyet kelimesi eklenmişti. Böylece “Cumhuriyet” iki partinin isminde ortak bir görüntü oluşturdu.[21]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ