CUMHURİYET DEVRİMLERİ

CUMHURİYET DEVRİMLERİ

Devrimcilik Niteliği

Din devleti görüşüne karşı “ulus devleti” görüşünün zaferi, çağdaşlaşma yolunda belli bir doğrultuda birbiri arkasına gelecek bir dizi reformların kapısını açmış oluyordu. Bunların başlıcaları, bu kitapta incelediğimiz aşamaların buraya kadar bize göstermiş olduğu nedenler yüzünden hukuk, eğitim, yazı, dil ve genel olarak yaşam ve kültür alanındaki değişmeler olmuştur. Bunlar yeni perspektif içinde Cumhuriyet Devrimleri olarak tanımlanırlar; çünkü onlara hâlâ karşıt olanlar bulunduğu halde koşullar bu değişikliklere girişilmesini âdeta kendiliklerinden zorlar ve bir önderin kılavuzluğunun rotasını izlerler. Bu rotanın belirlenmesinin ne denli güçlükler içinde geçtiğini gördük.

Halifeliğin kaldırılmasını bildiren kanunla birlikte, biri Şeriat ve Evkaf Bakanlıklarını kaldıran; diğeri medreselerin, tarikatların, zaviye ve tekkelerin kapatılmasını, bütün eğitimin Eğitim Bakanlığı’nın yetki alanı içinde birleştirilmesini sağlayan iki kanun da çıkmıştı. Bu yoldaki tutum en son 3 Kasım 1928’de anayasadan devletle din bağlılığını kuran maddenin kaldırılmasıyla tamamlandı. 1928’den 1938’e kadarki aşama bu temel değişiklikleri tamamlayan, öteki alanlara genişleten, gerek toplum yaşamında gerek kişilerin yaşantısında bu değişiklikleri kökleştiren yasamalar, girişimler ve kuruluşlar olmuştur. Bunların hepsinin ya düşün ya da eylemdeki önderi, bundan sonraki sayfalarımızda adı Atatürk olarak geçecek olan aynı adam, Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal’dir. Türk çağdaşlaşma gelişimi ilk kez olarak tutarlı ve tuttuğunu başaran bir önder bulmuştu.

Bu bölümde Cumhuriyet döneminin, Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinden hangi temelli noktalarda ayrıldığını tartışacağız. Bu dönemi ötekilerden ayıran en önemli özellik, geleneksel İslâm- Osmanlı temeli yerine onun karşıtı olarak ulus egemenliği ve bağımsızlık ilkesine dayanmasıdır. Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki devrimsel değişmeler, bu ilkenin bir klişe ya da özlem olarak kalmak yerine, bir gerçek durumuna dönüşmesinin yollarını açan eylemlerdir.

Cumhuriyet döneminin gelişme aşamasında bu eylemlerin savunuculuğunu yapan yazarlar, bu değişmelerin devrimsel niteliğini belirtirken bunların başka devrimlerin getirdiği rejimlere benzemeyen bir rejim yarattığı üzerinde çok durdular. Bu eğilim Avrupa’da büyük etkileri olan komünizm, faşizm, nasyonal sosyalizm gibi ideolojiler zamanında Cumhuriyet devrimini de bunlarla kıyaslamak isteğinden ileri geliyordu. Kimilerine çok iddialı, kimilerine sadece propaganda olarak gözüken bu eğilim, yaptığı kıyaslamada, bu devrimlerin ancak çağ düzeyine çıkmış, geleceğin siyasal-ekonomik ideolojilerinin doğuşunun ön-koşullarını hazırlayan değişmeler getirmesi anlamında olmak şartıyla yerindedir. Geçen bölümümüzdeki tartışmaları düşünürsek, bu değişmelerin getirilişinin âdeta zincirlemesine ve zorunlu imiş gibi birbiri arkasına ortaya çıktığını, belirli bir mantığı olduğunu görürüz. Bu, Türk toplumunun çağdaş Batı uygarlığı yörüngesine sokma amacında toplanır. Bu gerçekleştikten sonra baş ilke gelenekçilik değil, devrimcilik olur. Bu yöne dönüş gerçekleştikten sonra Batılılaşmak bir erek olmaktan çıkar; bir başlangıç noktası olur. Atatürk’ün sağlığında toparlanan ilkeler arasında Batılılaşma ilkesi olarak bir ilke bulunmayışı ilginç değil midir?

Türk toplumunu çağdaş uygarlık yörüngesine oturtma gibi büyük bir işin iki yanı vardır: Birinci yan, bu kitapta bol örneklerini gördüğümüz gelenekçilik tutumunu yok etme işidir. İkinci yan, onların yerine bu yörüngeye uygun kuralları, örgütleri yerleştirmek; toplumun yeni kuşaklarını bu yörüngenin gereklerine göre yetiştirerek gelenekle çağ arasındaki geçiş köprüsünü kurmaktır. Bu açıdan Cumhuriyet dönemi devrimlerinin toplamı bir “yeni yöneliş” devrimidir.

Meşrutiyet Dönemi’nin büyük tartışmasında gördüğümüz sorunlar, daha o zamandan, bu iki yanda yapılması gerekli değişmelerin neler olduğunu göstermişti. Bu bize Cumhuriyet döneminin devrimsel değişikliklerinin, tarihsel zorunlulukların bir ürünü olduğunu gösterir. Cumhuriyet döneminde devrimsel değişme konusu olanların hiçbiri bu dönemde çıkma değildir. Daha önceki dönemde bunların hepsi üzerinde uzun tartışmalar olmuştur. Fakat asıl büyük sorun olan Saltanat-Hilâfet sisteminin çözümünden sonradır ki ötekilerin çözüm yolları kendiliklerinden açılmıştır. Daha önceki dönemi yaşayanlar için bunlar devrimseldir; bugünün kuşağı için ise bunlar doğaldır.

Bu değişmelere devrimsellik niteliği veren başka bir etken ulusal Kurtuluş Savaşı Dönemi’ne katılan çok kişinin (tarihsel sürecin hangi aşamasına gelindiğini kavrayamamaları yüzünden) bu değişmelere katılamayışlarının bunların zorla getirilmiş değişiklikler olduğu sanısını onlarda yaratmasıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı sırf Osmanlı saltanatım ve İslâm hilâfetini kurtarma savaşı sanarak o bitince yine eskisi gibi Sultanlı-Halifeli Meşrutiyet rejimine, hatta daha gerilere dönerek bir “din devleti” rejimine dönüleceğini bekleyenler için bu değişmeler evrim değil, yıkım demekti. Bu kişilerin, yukarıda gördüğümüz gibi, artık bir “tabiat garibesi” haline gelmiş olan Osmanlı devlet rejiminden de daha öteye giden başka bir tabiat garibesinin daha doğabileceğini düşünmeleri, sözünü ettiğimiz büyük tartışmanın ardından Birinci Cihan Savaşı yıllarında yaygınlaşan geniş bir düşün bunalımının yarattığı hayallerin yıkılışı sonucu olarak kafaların büyük bir anlam karmaşası içine düşmesinin bir ürünüdür.

Bu değişmelere devrimsel nitelik vermede rolü olan başka bir etken daha bu noktada kendini gösterir. Bu, Atatürk’ün oynadığı önderlik rolüdür. Bu önderliğin baş özelliği, tarihsel olayların zorladığı sonuçların hangilerinin daha ötelere götürülebilecek yol olduğunu seçmesi, toplumu o yol yönünde arkasından sürükleyebilecek büyüleyici gücü, başarıları görülen eylemleriyle, kazanabilmiş olmasıdır.

Bu değişmelere devrimsel bir nitelik veren üçüncü bir etken, ilk kapının açılışının devrim koşulları altında olmasıdır. Bu, yeni bir siyasal rejim, yeni bir devlet, yeni bir toplum olma zorunluğu sorunuydu. Bunun, var olan bir devlet için sadece bir Kanun-ı Esasî yapmak ya da Osmanlı rejiminin din-devlet bileşimini modernleştirmek sorunu olarak başlamadığını gördük. Halbuki Meşrutiyet Dönemi’nde Kanun-ı Esasî’de yapılan değiştirmelerin hiçbirinin ana soruna değinemediğini gördük. O dönemin katkısı olan başarılar, ancak bu ana sorundan yan çizilerek dolambaçlı yoldan ele alınacak kadarlık değişmeler biçiminde olabilmişti. Ulusal Kurtuluş Savaşı içinde ise baş sorunun son çözümü değilse de ona doğru ilk adımı, devrimsel bir adım olarak başlamıştır. Geçen bölümde gördüğümüz gibi ilk Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’na geçici bir tüzük gibi bakanlar bunun içinde Saltanat ve Hilâfet sözcüklerinin yer almayışının devrimsel bir olay olduğunun farkına bile varamadılar. Bundan biricik kuşkulanan çevre olan Muhafaza-yı Mukaddesat çılar devletin dininin İslâm dini olduğunu koyacak kadarlık geçici olduğu ortaya çıkan bir kazanç sağlamışlardı. Saltanat ve Hilâfetin kaldırılmasıyla bu madde anlamını yitirince onu kaldırmak da kolaylaştı. Anayasadan çıkarılan din, siyasal değil toplumsal ve kültürel alana kaydırılınca o da devrimsel değişmelere bağımlı sorunlara göre yerini aldı.

Devrimsel niteliği veren belki en önemli diğer bir yan, değişmelerin kapsamı sorununun vardığı aşamadır. İncelememizin başından beri geleneksel kurul ve kuralların kapsamının genişleye genişleye XIX. yüzyılın üçüncü yarısından sonra bu kapsam sorununun açık bir tartışma konusu haline kadar geldiğini görmüştük. Namık Kemâl-Ahmet Mithat Efendi kuşağında ilk kez olarak bu kapsamın sınırını belirleyecek ölçütün formülü de bulunmuştu: Değişmeler Batı uygarlığının baskısı yüzünden olduğu için o uygarlığın maddî yanları değişmeye açık tutulabilecek; manevî yanlarına kapalı kalacaktı. Buna tepki olarak bir uygarlığın bir bütün olduğu, Batı uygarlığı karşısında bu tür formülün yürümeyeceği düşünü de doğmuştu. Daha sonra, Ziya Gökalp’ın ulusçuluk çerçevesi içinde yaptığı hars ve medeniyet ayırımı, maddî ve manevî ayrımının farklı bir biçimde konusu olarak bir süre yaşama gücü gösteren bir formül olmuştu.

Cumhuriyet dönemi değişmelerinin devrimsel niteliği, işte bu formüldeki sınırları yıkmıştır. Bunun örneklerini bu bölümde vereceğiz. Demek ki Cumhuriyet dönemi devrimlerine özelliğini veren yan, II. Mahmut zamanından başlayan eğrilmelerin, çarpılmaların, ikiye üçe bölünmelerin çağdaş uygarlık düzeyine uygun olacak yolda bütünleştirilmesi, tutarlılık kazandırılmasıdır.

Değişmelerin kapsamı üzerine doğan devrimci görüşün önderliğini yapan Atatürk, bu görüşü daha Cumhuriyetin kuruluşundan önceki yıllarda başlatmıştı. Ülkedeki dolaşmalarında durmadan şu görüşü tekrarlar: Savaş sonuçlandı; fakat asıl bağımsızlık savaşı şimdi başlamaktadır. Bu savaş toptan çağdaş uygarlığa katılma savaşıdır. 1924 nutuklarında sık sık geçen konu, bütünüyle çağdaş uygarlığa katılmaya karşı olan güçleri yenme zorunluğu üzerinedir.[1] “Çağdaş dünyada var olabilmek, kendimizi değiştirmemize bağlı bir iştir.” Toplumsal, ekonomik ve bilimsel alanlarda ilerleyebilmenin yolu bu tutumu almakla açılabilir. “Bilimsel buluşların yarattığı hârikaların bütün dünyanın yaşama koşullarında büyük değişiklikler yarattığı bir çağda, hiçbir ulus geçmişlerin geleneksel bağlılıklarıyla varlığını tutunduramaz. Artık eskinin bütün artıklarını, kafalarda bunlar üzerine yerleşmiş inançları söküp atmak zorunluğu vardır.”[2] 1925’teki nutuklarında geleneksel kurul ve kuralların çağın gerektirdiği dünyasal bir devlet, ulusal bir kültür gerekleriyle uyuşmazlıkları üzerinde durur.[3]

Atatürk’ün devrimsel değişmeler anlayışı, tutucuların anlayışına tamamen aykırı olduğu gibi, Cumhuriyet öncesi dönemde, özellikle savaş yılları sırasında az çok belirmekle birlikte hem eylemde hem düşünde olumlu bir katkısı olmayan sosyalizm, solidarizm (meslekî temsil) gibi ideolojilerden de farklı olmuştur. Bunun nedenlerini Kurtuluş Savaşı’nı tartıştığımız zaman görmüştük. Ulusal kurtuluş ve gerçekleşiş niteliğinde olan bir savaşta ilk gerekli olan ön koşul, toplumun bütün sınıflarının ona katılışını sağlama sorunudur. Bu gerçekleştirilemezse bir ulusal savaş bir dağılma savaşı niteliğini alır. Böyle bir savaş koşulu altında gerekli olan, bütün olarak ulusu harekete getirebilmektir. Sosyalist anlamda bir devrimi başlatacak, yürütecek, sonuçlandıracak sınıf ya da sınıfların yokluğu kendini göstermiştir. Böyle bir devrim görüşünün, aydınlar dışında, hiçbir sınıftan destek bulamayışı Atatürk’ün görüşündeki gerçekçilik yanını gösterir.

Yanılma, Türk toplumunun Doğu türü toplumlar yörüngesinden kopmamış olması yüzünden Batılı toplumlar yörüngesindeki devrim anlayışının Türkiye’deki koşullara uymadığının görülememesinden ileri gelmektedir. Atatürk, ulusal kurtuluş koşulları altında toplumcu bir devrimin olanaksızlığı sonucuna varmakla kalmamış; asıl dava olan tarih uzayında Doğu yörüngesinden Batı yörüngesine kayma davasının dayanak noktası olarak toplum sınıflarının birleşmesinden doğacak bir güçten başka ve onun dışında olan bir güç olamayacağı görüşüne de varmıştır. Onun anladığı devrim, ancak bu yörünge değiştirmesi işinin kendisidir.

Atatürk’ün bu devrimsel değişme görüşünün, onun emperyalizm karşıtlığı görüşünde de yansıdığını görürüz: Batı uygarlığı dışında geri kalan ve bu geriliklerinde direnen toplumlar üstün ekonomi ve teknoloji güçleri tarafından sömürülmeye mahkûmdular. Bu toplumlar onların karşısında güç, hak ve eşitlik görmek istiyorlarsa, ilk önce çağdaş uygarlığın dışında bırakan bağlantılardan kendilerini koparmak zorundadırlar. Bu açıdan bakılınca bu görüş Batı toplumcu devrim görüşünden ayrıldığı gibi, Doğu tutucu direniciliğine de aykırı düşer; çünkü bu devrim görüşünün asıl kapsadığı şey onların kutsal saydığı ve maneviyat olarak nitelendirdiği alandır. Atatürkçü devrim görüşünün bu açıdan anlam sonucu toplumsal devrim niteliğindeki değişmelerin ancak böyle bir yörünge değiştirici devrimlerden sonra olabileceği kanısıdır.

Emperyalizme karşı yapılmış ulusal bağımsızlık savaşlarından sonra, o ulusun geçmişinden kalan geleneklere karşı olan, emperyalist gücün arkasındaki uygarlığa doğru olumlu olan bir tutum alınabilmesi hemen hemen hiç görülmez. Tersine, o ulusu uygarlıktan ayırıcı yanlara yeni bir ulusal kutsallık verme eğilimi doğar. Asya ve Afrika’da İkinci Cihan Savaşı sonrası ulusal kurtuluş savaşlarından sonra (örneğin Hindistan’da, Pakistan’da, Endonezya’da, Cezayir’de, Mısır’da, hatta Müslüman olmayan Çin’de olduğu gibi) geçmişe dayalı değerlere dönüş yeni bir ulusal bütünlük kazandıracak bir tutum olarak gözükmüştür.

Cumhuriyet devrimlerinin yönelişi bu modelin tersinedir. Türk Ulusal Kurtuluş sürecinin başlarında görülen buna benzer bir tutum çok kısa süreli olmuştur. Bu kısa süre içindeki olaylar, örneğin farklı oluşunun nedenlerinden birini bize açıklar: Geleneğin değerlerine dayanış ulusal kurtuluşun gerçekleşmesine aykırı siyasal eğilimler yaratıyor. Yukarıda saydığımız örneklerin hiçbirinde, koloniyalizmin parçaladığı geleneksel değerler, emperyalizmin safında ve Kurtuluş Savaşı’na karşıt olarak gözükmemiştir. O değerlerle yeni bir ulus varlığını gerektiren yeni değerler arasında aynı şiddette karşıtlıklar doğmamıştır. İkinci neden de bununla ilgilidir: Osmanlı siyasal rejiminde din kuralları toplumun kültürel kuralları olarak, toplumu parçalanmaya karşı bütünlüğünde tutunduracak bir dayanışma gücü olmamıştır. Bu kurallar yalnız topluma, değişmeye karşı direnicilik vermekle kalmamış, bu direniciliğin siyasal otoritesi olma eğilimini de sürdürmüşlerdir. Ulusal Kurtuluş Savaşı bu siyasal otoritenin kendisini yıkma zorunluğuyla tamamlanınca o otoritenin temsil ettiği bütün kurullardaki kuralları yeni bir yönde kurma zorunlukları ve olanakları doğmuştur.

Bu yüzden Ulusal Kurtuluş Savaşı başlangıçta Doğu ile Batı arası ya da Hıristiyan dünyası ile İslâm dünyası arası bir savaş gibi görülürken, Türk örneğinde bunun iki kültür ya da iki uygarlık sistemi arası bir savaş olduğu görüşü üstünlük kazanmıştır. Doğu uygarlığı İslâm geleneği, Batı uygarlığı çağdaş uygarlık olarak görülmüştür. Biri, hayatın her alanına, üste başa giyilenlerden okullara ve devlet rejimine kadar her şeyi din geleneğinden gelen kurallara bulayan bir sistemdir. O uygarlık sadece bu yüzden çağdaş dünyada yaşayamaz bir sistem olmuştur. Batı uygarlığının üstünlüğü ve gücü ise geleneklerle çağdaş zorunlukları birbirinden ayırmaya da¬yanmasıdır. Batı uygarlığının maddî yanları üstünlüklerini göstermişlerse, İslâm toplumu bu üstünlüğü yenememişse bu, Batı uygarlığında maddî yanlar ötesinde de elverişli koşullar bulunduğunu Düşünmeye bizi zorlamaz mı? Ta Abdülhamit dönemi sonlarına doğru gördüğümüz dilci Şemsettin Sami’nin ileri sürdüğü gibi, uygarlıklar maddî ve manevî bütünlerdir. Batı’nın maddî üstünlüğünün altında yatan manevî ya da kültürel üstünlük etkenleri vardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al