ÇİFT BAŞLI KARTALIN SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE KULLANIMINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME

ÇİFT BAŞLI KARTALIN SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE KULLANIMINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME

Mezopotamya, Mısır, Anadolu, Kafkasya, İran, Avrupa hatta Amerika ve Uzak Doğu’da kurulmuş eski çağ medeniyetlerinden itibaren birçok devlette tesadüf edilen çift başlı kartal sembolü, dünyanın en eski ikonografik öğelerinden biridir. Bu ikonografik öğenin, tarih boyunca farklı coğrafyalarda kurulan, farklı etnik, dinî ve sosyo-kültürel yapılara sahip toplumlar tarafından benimsenmesi ve gerek sosyo-kültürel hayatta gerekse devlet hayatında yer edinmiş olması dikkat çekicidir.

Başta sanat tarihçileri, arkeolog ve tarihçiler olmak üzere farklı disiplinlere mensup birçok araştırmacı, çift başlı kartalın eski Türk inançları, Türk mitolojisi, Türk sanatı ve Türk halk edebiyatında da mevcut olup İslamî dönemde dahi varlığını devam ettirdiğini ortaya koymuşlardır. Bu cümleden olmak üzere, çift başlı kartalın Türkler tarafından kullanılan en önemli ve yaygın ikonografik öğelerden biri olduğuna dikkat çeken araştırmacılar, muhtelif Türk şubelerine ait arkeolojik bulgulardan, sanatsal, edebî ve mitolojik malzemelerden hareketle Türklerde kartal ve çift başlı kartal sembollerinin nerelerde kullanıldığı, bu sembollerin dinî, sanatsal, mitolojik ve kültürel özellikleri hakkında çok sayıda çalışma yapmışlardır.

Bu durum, söz konusu sembolün Türk tarihi bakımından önemi ve ifade ettiği anlam konusunda farklı tez ve görüşlerin ileri sürülmesine sebep olmuştur. Muhtelif araştırmacılar tarafından ortaya atılan bu tez ve görüşlerden biri, ikonografik bir öğe olan çift başlı kartalın, zamanla politik hayata da etki ettiği ve muhtelif Türk devletlerinde olduğu gibi Selçuklularda da “devlet sembolü” veya “hâkimiyet alâmeti” olarak kullanıldığı düşüncesidir.

Türkiye Selçuklu dönemine ait mimarî eserlerde, sikkelerde ve sair sanat eserlerinde tesadüf edilen çift başlı kartal figürlerinden ve İbn Bîbî’nin el-Evâmîrü’l-Alâ‘iyye fi’l-Umûri’l-Alâ’iyye isimli eserinde yer alan bazı kayıtlardan hareketle ortaya atılan bu iddianın, bugün itibarıyla genel kabul gördüğü söylenebilir. Ancak bu iddiaya mehaz teşkil eden kaynak ve verilerin dikkatlice incelenmesiyle ortaya çıkan netice, kanaatimizce çift başlı kartalın Selçuklular döneminde “devlet sembolü”, hatta “hâkimiyet alâmeti” olarak kullanıldığı düşüncesini, bir kez daha gözden geçirmeyi gerekli kılmaktadır.

Çift başlı kartalın devlet sembolü veya bayrak olarak nitelendirilmesinin uygun olmadığına dair görüşümüze temel teşkil eden hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:

1.

Her şeyden önce, bir milletin tarihinin bir döneminde tesadüf edilen ve o döneme hâs siyasî, sosyal, dinî ve kültürel izler taşıyan herhangi bir sembol veya simgeyi, günümüzün modern devlet ve millet anlayışının bir ürünü olan ve kendine özgü yani günümüze özgü bir anlam taşıyan “devlet sembolü” veya “bayrak” olarak nitelendirmek başlı başına bir “anakronizm” sorunudur[1]. Bu noktada sadece çift başlı kartal değil, buna mümasil diğer sembol veya simgelerin de bugüne ait nesne, kavram ve mefhumlarla özdeşleştirilmesi, hem dil, hem olgu/gerçeklik ve hem de yaklaşım anakronizmini beraberinde getirmiştir. Konumuz bakımından bunun en çarpıcı örneği, bir iddiaya göre Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 16 yıldıza işaret eden 16 Türk devleti için tasarlanan bayraklardır[2].

İkinci olarak, modern çağlarda, bilhassa milli veya ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla gündeme gelen “devlet sembolü” veya “bayrak”ların renk, şekil ve ölçüleri, yasalarla belirlenmiş olup zamana, duruma veya şahıslara göre değiştirilmesi söz konusu değildir[3].

Hâlbuki Ortaçağ Türk İslam devletlerinde günümüzün “devlet sembolü” veya “bayrak” anlayışına muadil olarak görülen tuğ, bayrak, sancak, alem, livâ, râyet ve çetr gibi alâmetler, doğrudan doğruya devlete değil, bazen bir sülale, hânedân, boy veya aşirete, bazen de şahıslara hâs olarak tertip edilmiştir[4]. Buna bağlı olarak -örnekleri aşağıda verileceği üzere- hükümdarların, çoğu zaman kendilerine hâs şekil, yazı ve renkten oluşan muhtelif hâkimiyet alâmetlerine sahip oldukları gibi, bunun dışında da farklı anlam ve amaçlara matuf başka renk ve şekillerde hâkimiyet alâmetlerini de kullandıkları bilinmektedir. Dolayısıyla aynı hükümdar döneminde birden fazla renk ve şekilde çetr, bayrak veya sancaklara tesadüf edilmesi şaşırtıcı bir şey değildir.

Buradan hareketle Türk tarihinin belirli bir döneminde, ya da herhangi bir hükümdar döneminde kullanılan tuğ, bayrak, sancak, alem, livâ, râyet ve çetr gibi hâkimiyet alâmetleri üzerinde mevcut bulunan bir takım renk, yazı, şekil ve sembollerin, tarihî Türk devletleri için bugünkü anlamda biricik ve değişmez “devlet sembolü” veya “bayrak” olarak nitelendirilmesi, tarihî hakîkatlere ve “zamanın ruhuna” aykırı bir yaklaşım olacaktır.

2.

Tarih içinde belirli dönemlerde kullanılan çift başlı kartal ve buna mümasil simge veya sembollerin, “devlet sembolü” veya “bayrak” olarak kabul edilmesinin isabetli olmadığına dair bu mülahazadan sonra bu defa söz konusu sembolün “hâkimiyet alâmeti” olarak kabul edilip edilemeyeceği meselesine temas edelim.

Bu noktada, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağı düşüncesiyle, önce hâkimiyet alâmeti mefhumunun mahiyeti ve ortaçağ devlet hayatındaki yeri hakkında birkaç hususu tebarüz ettirmek gerekiyor.

Malum olduğu üzere, ortaçağ devlet hayatında simge ve sembollerin büyük önemi vardı. Bu simge ve sembollerin en önemlilerini, genel olarak hâkimiyet veya hükümdarlık alâmetleri olarak adlandırılan maddi ve manevi unsurlar teşkil ederdi. Bu cümleden olmak üzere sadece yukarıda zikrettiğimiz tuğ, bayrak, sancak, alem, livâ, râyet ve çetr değil; unvan ve lakablar, hutbe, sikke, nevbet, tac, taht, tuğra, tevkî‘ ve otağ da birer hâkimiyet alâmeti idi[5].

Hâkimiyet alâmetleri, İbn Haldun’un ifadesiyle “ululuk ve izzetin icaplarından sayılan Sultân’a hâs alâmetler olup, Sultân’ı tebaasından, devletin havâssından, diğer büyük ricâl ve başkalarından ayırmaya yarardı.”[6]

Dolayısıyla söz konusu alâmetler arasında, zaman zaman renk veya şekil benzerliği mevcut olsa dahi, bir sultanı diğer bir sultandan ya da sultanı diğer hânedân azası, devlet ricâli ve ekâbirden ayırması lazım gelen farklı unvan, lakab, sembol veya işaretler içermesi, sadece ve sadece sultana hâs olması gerekirdi.

Sözgelimi Abbâsî Halifelerinin, kendilerine tâbi olan bütün sultanlara ve meliklere gönderdikleri hâkimiyet alametleri, onların şiarı olan siyah renkte olmakla birlikte[7], bunların her birinin üzerine sadece gönderilen kişiye hâs isim, unvan ve lakablar işlenir, böylece sultan, tebaasından, devletin havâssından, diğer büyük ricâl ve başkalarından ayrılırdı.

Bunun dışında her sultanın Abbâsîler tarafından gönderilen hâkimiyet alâmetlerinin yanında, hânedâna veya kendilerine hâs renk ve şekiller taşıyan alâmetler de kullandıkları olurdu. Sözgelimi Tuğrul Bey’in kırmızı çetri vardı[8]. Kavurd Beg, “çetrinin üzerine, Âl-i Selçuk’un kaidesi mucibince ok ve yay işletmişti”[9]. Yine Selçuklu sultanlarının otağları kırmızı renkte olup, herhangi bir melik veya emîrin kırmızı otağ kurması isyan alâmeti sayılırdı[10].

Bu durum, değil bir devletin, bir sultanın bile birden fazla renk ve şekillerde hâkimiyet alâmetlerine sahip olduğunu göstermesi bakımından çekicidir. Ayrıca sultânların, kendilerine özgü yazı, simge ve semboller taşıyan bu bayrak, sancak ve çetrlerinin, İbn Bîbî’deki bir kayda nazaran Sultân’ın vefatından sonra türbelerine konulduğu ve burada muhafaza edildiği[11] düşünülecek olursa, bir önceki sultana ait olan bir hâkimiyet alâmetinin, onun vefatından sonra adeta tedavülden kalktığı ve yeni sultanın tahta oturmasıyla birlikte artık yeni sultana ait hâkimiyet alâmetlerinin geçerli hâle geldiği fikrine ulaşılabilir.

3.

Hâkimiyet alâmeti mefhumunun mâhiyeti ve ortaçağ devlet hayatındaki yeri hakkında verdiğimiz bu kısa bilgiden sonra çift başlı kartal sembolünün Selçuklular dönemi için bir “hâkimiyet alâmeti” olarak kabul edilip edilemeyeceği meselesine geçebiliriz.

Daha önce de belirtildiği üzere, kartal veya çift başlı kartalın, ikonografik bir öğe olarak İslamiyet öncesi dönemden itibaren muhtelif Türk şubelerinde mevcut olduğuna işaret eden araştırmacılar, arkeolojik bulgularda, sanatsal, edebî ve mitolojik malzemelerde tesadüf edilen bu sembollerin dinî, sanatsal, mitolojik ve kültürel özellikleri hakkında çok sayıda çalışma yapmışlardır. Bahaeddin Ögel’den, Emel Esin’e, Gönül Öney’den Yaşar Çoruhlu’ya kadar birçok değerli araştırmacı, kartal veya çift başlı sembollerinin, sanatsal, mitolojik, edebî, kültürel veya teknik özelliklerini açık bir surette ortaya koymuşlardır[12].

Şüphe yok ki kartal, tarih boyunca güç, kudret ve asaletin timsali olarak görülen hayvanlar içerisinde, aslandan sonra ilk sıradadır. Buna bağlı olarak hemen her toplumda hükümdarla kartal arasında bir ilişki kurulmuştur. Selçuklu dönemi müelliflerinden Ömer Hayyâm da Nevrûznâme adlı eserinde kartala ayırdığı bölümde bu hususa işaret ederek “Kartalın büyüklüğü, asalet ve temizliği ile hal ve hareketleri, padişahlara benzer. Eskiler demişlerdir ki, et ile beslenen havyaların padişahı kartal, ot ile beslenen hayvanların padişahı at, erimeyen cevherlerin padişahı inci ve eriyen cevherlerin padişahı ise altındır. Kartal bunun için sıradan insanlardan çok, padişahlara özeldir. Çünkü kartalı başka hayvanlardan ayran bir muhteşemliği vardır. Karga da dışarıdan bakıldığında büyük görünür ama, kartaldaki muhteşemlik onda bulunmaz.” demektedir[13].

Bu özelliğinden dolayı kartal, birçok toplumda, diğer ikonografik özelliklerinden daha çok, bir hükümdar imgesi olarak önem kazanmıştır. Ancak konuya kartal imgesinin devlet hayatına yansıması veya hâkimiyet alâmeti olarak kullanılıp kullanılmadığı nokta-i nazarından bakıldığında, oldukça karmaşık ve çelişkili bir manzaranın ortaya çıktığını belirtmek gerekir. Zira bir yandan elde mevcut bilgi ve belgelerin vaziyeti, diğer yandan ise bu bilgi ve belgeler üzerinde yapılan muhtelif yorum ve değerlendirmeler, meseleyi, her disiplinin, hatta her araştırmacının bakış açısına göre farklı bir yere sürüklemektedir.

Söz gelimi, elde mevcut tasvirlerde mevzubahis olan yırtıcı kuşun kartal mı, yoksa hüma kuşu, anka, horoz ya da tuğrul, doğan, şahin veya başka bir yırtıcı kuş mu olduğu[14]; kartalın tek başlı mı yoksa çift başlı mı olduğu; MÖ. 3 bininci yıllara kadar uzandığı söylenen ve tarih içinde belli başlı bütün medeniyetlerde görülen kartal veya çift başlı kartal ikonografisinin, bir birinden bağımsız bir şekilde mi yoksa etkileşim neticesinde mi ortaya çıktığı soruları, farklı araştırmacılar tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmaktadır.

Çift başlı kartalın, Selçuklular döneminde hâkimiyet alâmeti olarak kullanıldığına dair görüşler de, aynı şekilde bir yandan elde mevcut bilgi ve belgelerin vaziyeti, diğer yandan da bu bilgi ve belgeler üzerinde yapılan muhtelif yorum ve değerlendirmeler neticesinde oldukça karmaşık bir hâl almıştır. Nitekim başta kartalların tek mi, yoksa çift başlı mı oldukları, söz konusu tasvirlerin kartala mı, yoksa doğan ya da başka bir yırtıcı kuşa mı ait olduğu ve buna benzer şekilsel özellikleri olmak üzere, bazı konuların hâlâ akla gelebilecek her soruyu cevaplayacak şekilde açıklığa kavuşturulduğu söylenemez.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ