CELÂLÎ İSYANLARI (1591-1611)

CELÂLÎ İSYANLARI (1591-1611)

Onaltıncı yüzyılın son on yılı ve XVII. yüzyılın ilk on yılına tekabül eden ve Osmanlı devlet düzenine karşı, başlıca resmi devlet görevlileri tarafından yapılan başkaldırılar Celali isyanları adıyla bilinmektedir.[1] Celali isyanların çıkış nedenleri, XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Avrupa’da ve Osmanlı İmparatorluğu’nda gelişen ve neticede, askeri düzenden toprak idaresine, vergi toplama usullerine kadar pek çok sahada değişime/dönüşüme neden olan olaylarla yakından ilgilidir. Ancak, Celali isyanlarının, belirtilen bu olayların yanı sıra, belki de bunlardan daha fazla oranda, devlet politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıktığı günümüz araştırmacıları arasında hakim olan bir görüştür. Dolayısıyla, Celali isyanları diye adlandırılan olayların mahiyeti, bastırma şekilleri ve sonuçları tartışılırken konu, devlet otoritesinin tesisi/merkeziyetçilik zeminine oturtulmakta ve ilgili dönem, modern devletin oluşumunda bir aşama olarak değerlendirilmektedir.[2]

XVII. yüzyılda Osmanlı ve Avrupa devletlerinin gelişimi, daha sonraları farklı çizgiler takip etmelerine rağmen, merkezi otoritenin güçlenmesiyle sonuçlanmıştır. Çoğu Avrupa devletleri, örneğin Fransa, aristokrasinin dolaylı kontrolüne dayalı feodal modelden, devlet tarafından atanan görevliler yoluyla, devletin direk kontrol ettiği daha merkezi bir modele doğru gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise, başlangıçtaki, devlet tarafından atanan görevliler yoluyla direkt kontrolün sağlandığı merkezi idare modelinden, merkeziyetçiliğin giderek azaldığı, mahalli aristokrasiye dayalı dolaylı idare sistemine geçilmiştir. Taşradaki isyancı grupları ve köylüleri pazarlık veya güç kullanma yoluyla bünyesine dahil edebildiği ve onların konumlarını meşrulaştırabildiği, dolayısıyla da, taşradaki sosyal gruplar aleyhine güçlendiği için, Osmanlı Devleti’nin XVII. yüzyılda hâlâ merkeziyetçi konumda olduğu kabul edilmektedir. Mahalli aristokrasi yoluyla dolaylı idareye geçiş ise XVII. yüzyılda gerçekleşmiştir. Aşağıda, konunun akışı içindeki karşılaştırmalarda da görüleceği üzere, Osmanlı ve Avrupa devletlerinin merkezileşme süreci farklı biçimlerde gerçekleşmiş ve modern devletin oluşumu sürecinde farklı noktalara varılmıştır.

Takip eden kısımda, Celali isyanları öncesinde cereyan eden ve isyanlara değişik derecelerde katkıda bulunan, imparatorluk dahili ve haricinde meydana gelen ekonomik, demografik ve benzeri değişmeler ele alınmakta, bu suretle, Celali isyanlarının, ilgili dönemin olayları ile bağlantılı olarak değerlendirilmesi için zemin hazırlanmaktadır. Ardından isyanların mahiyeti ve isyancıların kaderi, Osmanlı devlet düzeni ile bütünleşme biçimleri, devlet otoritesinin tesisi/merkezileşme açısından ele alınmaktadır. Son kısımda ise, isyanların Anadolu halkı üzerindeki tesirleri incelenmekte özellikle de, bütün ağır şartlara rağmen Anadolu köylüsünün, Avrupa’daki mukabilleri gibi niçin isyan etmediği sorusu üzerinde durulmaktadır.

Klasik Dönemin Mirası

XVI. yüzyılın ortalarına doğru Osmanlı İmparatorluğu hakim güç haline gelmiş ve bu güce, siyasi yönden karşı gelecek veya meydan okuyacak bir Avrupa devleti mevcut olmamıştır. Aynı yüzyılın sonlarına doğru ekonomik ve teknolojik alanlardaki konularda Avrupa’da meydana gelen gelişmeler, Osmanlı gücüne meydan okuyacak biçimde Osmanlı-Avrupa ilişkilerini değiştirmiştir. Bu noktada, Osmanlı gücünün kaynağını incelemek ve Avrupa ile temas sonucunda Osmanlı ülkesinde meydana gelen değişmelerin mahiyetini belirlemek gerekmektedir.

Kanuni döneminde (1520-1566) Osmanlı gücünün zirvesine ulaştığı ve bunun, imparatorluk haricinde Doğu ve Batı’ya yapılan seferler ve imparatorluk dahilinde bir dizi reformlar ile gerçekleştirdiği bilinmektedir. Öyle ki, Kanuni döneminin sonunda imparatorluk nihai coğrafi sınırlarına ulaşmıştı. Orduların sınır bölgelerine ulaşma zamanları giderek uzadığı için, bu tarihten itibaren fetihler ve toprak kazanımları azalmaya başladı. Örneğin, Kanuni’nin Doğu seferi esnasında ordular İran sınırına vardığında, savaş mevsimi neredeyse bitmiş ve askerler yorgun hale gelmişti. Yine de, Osmanlılar Doğu’da Safevilere, Batı’da Habsburglulara karşı birbiri ardı sıra savaşmışlardı: 1579-1590 arasında Safevilerle, 1593-1606 arasında Habsburglularla.

Kanuni’nin imparatorluk dahilinde, takip ettiği politikalar, hariçteki politikalara paralel olarak yürütülmüştür. Devlet düzeninin merkezi biçimde işlemesi için gerekli kurumlar ve kurallar belirlenmiş, güçlü bir bürokrasi de bu dönemde kurulmuştur.[3] Merkezileşme ve bürokratikleşme, çeşitli devlet kurumlarının Osmanlı ülkesinin her köşesini kontrol etmesini sağlayacak biçimde birlikte gelişmiştir. Merkezileşme ile birlikte mutlak idare, adalet ve otorite kavramları ile yumuşatılmaya çalışılmıştır.[4] Osmanlı devlet sisteminin işleyiş kurallarının belirlendiği ve ideal hale geldiği bu dönemde, esnekliğini ve adaptasyon kabiliyetini yitirmediği bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nin gücünün kaynağı da, karmaşık bürokrasi tarafından desteklenen merkeziyetçi idarede ve bu idarenin adaptasyon kabiliyetinin devamında yatmaktadır.

XVII. yüzyıl nasihatname literatürü yazarları Kanuni’nin saltanat yıllarını, Osmanlı toplumunun her bakımdan mükemmel biçimde işlediği ve kanun ve adaletin geçerli olduğu bir dönem olarak tasvir etmekte, Kanuni sonrasından ise rüşvet, adaletsizlik ve düzensizliğin yaygın olduğu bir dönem olarak bahsetmektedirler. Kanuni dönemini nasihatname yazarlarının yaşamadığı fakat idealleştirdiklerini, Kanuni sonrası dönemi ise, yaşadıkları ve kariyerleri esnasında edindikleri şahsi tecrübeleri yoluyla değerlendirdiklerini hemen belirtmek gerekmektedir. Gerçekte ise, ne Kanuni dönemi aşırı ideal ve her şeyin kanuna, nizama bağlanarak, kanunların ve kurumların adaptasyon kabiliyetini yitirdiği bir dönemdir, ne de kendi yaşadıkları dönemin şartları tasvir ettikleri kadar vahimdir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, nasihatname ve benzeri türden literatür yazarlarının, Osmanlı devlet ve toplumunu gözlemlerken, hariçte, Avrupa’da meydana gelen olaylar yerine, yalnızca imparatorluk dahilinde meydana gelen değişmelere yoğunlaşarak gösterdikleri basiretsizliktir.[5] Osmanlı İmparatorluğu’nun içeride düştüğü sıkıntılar, bütün Avrupa ve Asya’yı etkileyen XVII. yüzyıl krizi ve bunun doğurduğu Doğu ve Batı arasında ekonomik ve askeri sahalardaki ilişkilerde meydana gelen değişmelerin sonucudur.

XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl başlarında Avrupa ve Asya’da genel bir krizin yaşandığı konusunda araştırmacıların hemfikir olmasına rağmen, krizin demografik, ekonomik veya siyasi nedenleri arasında hangisinin daha önemli olduğuna dair tartışmalar devam etmektedir. Demografik değişmelerin başında, 1500’lerde Avrupa ve Asya’da başlayan ve yüzyılın sonuna kadar devam eden nüfus artışı gelmektedir. Ekonomik değişmeler ise, fiyat artışları ile tetiklenmiştir. Mevcut idarecilerin otoritelerini yitirmesi, siyasi kurumların gerilemesi ve değişik biçimlerde tezahür eden isyanlar, XVII. yüzyıl krizine dahil edilmektedir.[6]

Benzeri türden olaylara Osmanlı tarihinde de rastlanmaktadır: XVI. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nda, Avrupa’daki gibi sürdürülebilir bir nüfus artışının meydana geldiği ve toplam nüfusun 30 milyona ulaştığı bilinmektedir.[7] Nüfus artışı, mevcut toprak ve kaynaklar üzerinde baskı oluşturarak neticede, toplumun düzeninde bozulmalara yol açmıştır.[8]

Yeni Dünya’dan (Amerika) gelen gümüşün, giderek artan miktarda Osmanlı ülkesine girmesi, akçenin değerinin düşmesine neden olarak, fiyatlarda geniş çaplı dalgalanmalara yol açmıştır.[9] Dahası, imparatorluğa giren paranın burada kalmayarak ipek yolunu takiben İran’a oradan da Hindistan’a geçmesi, Osmanlı ticaret dengesini büyük ölçüde etkilemiştir. Akçenin değer kaybı, ulufeli askerlerin, özellikle kapı kullarının, enflasyonu karşılar oranda maaş istemelerine neden olmuş, talepleri reddedilince ayaklanma çıkarmışlardır: 1589-91 yıllarında yeniçeriler iki kere, 1593 yılında bir kere ayaklanmışlardır. Akçenin sürekli değer kaybetmesiyle enflasyon girdabına giren Osmanlı İmparatorluğu, akçeyi devalue ederek bu girdaptan kurtulmaya çalışmış ancak, devalüasyon fiyatlarda büyük değişmelere yol açarak imparatorluğun ekonomisini krize sokmuştur.[10] Akçenin devaluasyonundan sonra, standart Osmanlı akçesiyle aynı miktarda malın satın alınamaması, yalnız ulufeli askerler değil, şehir ve köylerdeki halk arasında da sıkıntılar yaratmıştır. İspanyolların Yeni Dünya’dan getirdikleri gümüş, Avrupa’da fiyat devrimine yol açmıştır. Ancak, Osmanlı Devleti’nde, Avrupa’dan daha fazla olumsuz tesirlerinin yaşanması, nüfus artışına oranla, mevcut mal ve kaynaklara talebin artmasıydı. Avrupa artan nüfusunu Yeni Dünya’ya ve onun kullanılmamış kaynaklarına kaydırabilirken, Osmanlıların fazla nüfusu kaydırabileceği yeni toprak kazanımları büyük ölçüde durmuştu. Bunun nedeni ise, en son teknoloji ile üretilen silahlar, piyade tüfekleri ve ateş gücü yüksek topları kullanan, iyi eğitilmiş Avrupa orduları karşısında, Osmanlı ordusunun başarısızlığı idi. Osmanlı sipahi orduları ateşli silahlar kullanan piyade Avrupa orduları karşısında yetersiz kalıyordu. Bu silahların teknoloji ve bilim ile yaratıldığını belirtmeye sanırız gerek yoktur. Teknolojik ve bilimsel yetersizliğin Osmanlı orduları ile birlikte Osmanlı Devleti ve toplumunu getirdiği nokta, gerilemenin başlangıcını teşkil etmiştir.[11]

Avrupa’da kullanılan yeni savaş aletleri ve teknikleri, İmparatorluk tarafından taklit edilmeye başlanmıştır. Avrupa orduları, piyade tüfekleri ve ateş gücü yüksek toplar kullanırken, Osmanlılar başlangıçta, sipahi ordusuna, ateşli silahlarla donatılmış birkaç birlik eklemiştir. Yapılan savaşlarda başarılı olunamaması üzerine, orduları ve savaş usullerini yenilemek gerekmiştir. Yeni orduların kurulması, tabiatıyla daha fazla para ve hazineye daha fazla yük getirmektedir. Bu yükü karşılamak üzere devlet yeni yollar denemiş, imparatorluğun yayılmasının durması nedeniyle hazineye gelir akmaması karşısında, tek düzenli gelir kaynağı olan köylülere yönelmiştir. Yeni vergi kaynakları yaratmak amacıyla devlet bir yandan, köylülerin ödedikleri nakit vergileri (avarız türü vergiler kastediliyor) daha sık ve düzenli olarak toplama ve uzun dönemde ayni yerine nakdi vergi sistemine geçerken, diğer yandan da, toprak sistemi ile oynamaya başlamıştır. Sahipsiz sipahi toprakları askeri sınıftan olmayın, servet sahibi kişilere satılmış, bu kişiler de toprakları parça parça köylüye kiraya vermiştir. Toprakların bu biçimde satılması ve el değiştirmesi uzun vadede Osmanlı siyasi ve sosyal sisteminin çöküşüne neden olmuşsa da, kısa vadede, savaş masraflarını karşılama bakımından anlamlı görünmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al