ÇARLIK ZAMANINDA KIRIM’DA TÜRK MİLLÎ HAREKETİ

ÇARLIK ZAMANINDA KIRIM’DA TÜRK MİLLÎ HAREKETİ

Müslüman Kırım tarihinin büyük bir bölümünde Giray Sülâlesi’nden hanlar seçiliyordu (XV. yüzyılın ilk yarasından başlayarak). Giraylardan sonra iktidara gelen Mengli Sülâlesi’nin yönetimi sırasındaki Hanlık, Osmanlı Devleti’ne bağımlı oldu. Bu dönemde hanlar bağımsızlığının bir bölümünü kaybetti, ancak bunun karşılığında güçlü bir siyasî müttefik ve güvenilir bir koruyucu kazandı. Uzak Kuzeydeki Müslüman dünyasının bazı küçük devletleri için önemli olan bu faktör, zamanla önemini daha da arttırdı. Aslında biz, Rusya İmparatorluğu’nun gittikçe büyüyen askerî gücünden söz ediyoruz. Çoktan beri yakında ve uzakta bulunan tüm komşuları tarafından iyi bilinen bu devletin saldırganlığı, XVIII. yüzyılda tehlikeli bir şekil aldı. Bu dönemdeki Rus çarlarının dikkati, artık büyük ilerlemelerin kaydedildiği Doğu ve Batıya doğru değil, halkın çok iyi yaşadığı Karadeniz bölgelerinin bulunduğu Güneye doğru yönelmişti.

1. İlhak

A. İlhakın Gerçekleşmesi ve İlhakın Hukukî Açıdan Geçersiz Olması

Ruslar, XVIII. yüzyıl içinde, arkasında küle dönüşmüş kasaba, köy ve Kırım’ı müdafaa edenlerden birçok kişinin cesedini bırakarak ve Kırım halkının on binlerce temsilcisini esir alarak dört defa (1711, 1736, 1737 ve 1771’de) bu topraklara saldırır, Rusların yaptığı bunlara benzer bir başka saldırı ise, Türkiye ve başka devletlerin Hanlığın bağımsızlığını kabul etmesiyle sona erer (1772’de Karasu Pazarı Antlaşması ve 1774’de de Küçük Kaynarca Barış Antlaşması imzalanır). Ancak bu bağımsızlık çok kısa sürer. Rus Çariçesi II. Katerina, entrika ve rüşvetlerle, Kırım Tatarlarının Han’a karşı ayaklanmalarını, Giray ailesinden gelen mirasçıların tahta çıkmak için mücadeleye başlamalarını sağlar. II. Katerina barışı sağlamak ve imparatorluğun güney sınırlarını korumak istediğini (1783 tarihli Manifesto) öne sürse de kanlı baskınlar sonucunda Hanlığı yavaş yavaş Rusya’ya bağlar.

Bu eylem, barış içinde bağımsız bir devletin kanunsuzca nasıl işgal edilebildiği konusunda iyi bir örnekti (hâlâ da öyledir). Aslında bu eylem, iki nedenden dolayı uluslararası hakların açık bir ihlâli sayılır. Birincisi, Kırımın ilhakı, Rus askerlerinin Kırım topraklarına girmesi sonucunda gerçekleşir. Yani bağlama, Küçük Kaynarca Barış Atlaşmasının ihlâli sonucunda mümkün olur.

İkincisi, Rusya tarafından tahta getirilen Şagin-Girey, Kırım’ın Rusya’ya verilmesiyle ilgili resmi herhangi bir belge imzalamaz. Böyle bir belgenin imzalanmış olması mümkün değildir, çünkü Han, Kırım’ın ilhakı ile ilgili Manifesto yayımlanmadan önce yönetimden çekilir. Bu nedenle, kısa bir süre için Kırım’ın hükümetsiz kalma gerçeğinin, Kırım Devleti’nin tarihindeki önemi büyüktür. Yani o dönemde Kırım ve Kırım halkı adına başka bağımsız devletlerle görüşme yapma hakkına sahip o tek sübje mevcut değildir. Bu nedenden dolayı Kırım’ı bağlama eyleminin, dönem için geçerli uluslararası hak ve normlara uygun hukukî bir kabulü mümkün değildir. Rusya, XVIII. yüzyılın sonundan XX. yüzyılın ortasına kadar Kırım’a kanunsuz bir şekilde sahip oldu. Çünkü, bu ilhak, medenî dünyada kabul edilen dönemin şartlarına uygun hukukî normlara da aykırıydı.

B. İlhakın Sonuçları: Geleneksel Kültürün Yok Edilmesi

Söz konusu ilhak sırasında Kırım’ın doğası ve insanı, bazıları şimdi bile hissedilen telâfisi imkânsız kayıplara uğradı. İlk başta büyük bir zarar gören Kırım biosistemidir. Rus asker ve subayları Hanlığı, işgal ederken, ormanları, meyve ağaçlarını ve bağları yok etti. Sadece on yıl sonra da bu uygulamaya bağlı olarak, yarımadanın üst ve sahil bölgelerindeki ekosistem değişti; nehirlerin suları azaldı veya nehirler kurudu. İklim daha kuru ve havalar daha sıcak oldu, birçok bitki ve hayvan türü yok oldu, buna rağmen doğaya karşı yapılan bu uygulamalar devam etti.

Tatarların kültürel yapısı özellikle de şehirlerin yapısı zarar gördü. Hanlığ’ın işgali sırasında yerle bir edilen birçok semt yeniden inşa edilmedi ve böylece dünya medeniyetleri tarihi açısından önem taşıyan yerler, sonsuza dek yok olup gitti. Kırım’ın en büyük şehirlerinden biri olan Kefe, en çok zarar gören şehir oldu. 100.000 nüfuslu, çok yakın zamanlara kadar kültürü ve ekonomisiyle büyük bir merkez olan Kefe şehri, yalnızca birkaç Çingene ve Ermeni ailesinin yaşadığı büyük bir yıkıntı ovasına benzedi ve bu durum 30 yıl (yani Rusların işgal dönemi sırasında) böylece devam etti. Liman şehrini yeniden inşa etme kararının alındığı XIX. yüzyılda ise, yıkılmış binalardan bir çoğunun antik tabanı alınıyor ve hazır malzeme olarak inşaatlarda kullanılıyordu. Böylece, çoğu müze ve galerileri süsleyebilecek nitelikte olan ve binlerce “sayfadan” oluşan taş kronikler yok edildi. Sivastapol’daki antik Hersones’in kaderi de aynıydı.

Yeni sayılabilecek Hanlık Dönemi’ne ait kültür eserlerine gelince; onların amaçlı yok edilişi de başladı (XX. yüzyılın sonuna kadar devam etti). Hanlığ’ın ilk başkenti olan Eski Kırım’ın etrafındaki birçok eski mezarlıkta, göçebe döneminden başlayarak o döneme kadar biriktirilmiş ve üstünde Türk damgaların bulunduğu binlerce kitabe bulunuyordu. İşgalden sonra onlardan yalnız bir kaç paha biçilmez eser, tesadüfler sonucunda korunabildi. Karasupazarı’nın mezarlıkları, bazıları zengin oymalarla örtülü bem beyaz mermerden yapılmış birçok türbeyi süslerdi. Bazı eserler yıkıldı, mezarlıklar da yok edildi. Yazılarla kaplı, mermerden yapılmış türbe taşları, kışla binaları yapmak için götürüldü. 1783’ten sonra Ruslar tarafından yaratılan ve desteklenen göçe bağlı olarak şehir ve köy halkı azaldığından, eserlerin sökülmesi Kırım’ın işgali sırasında baskı gören yerli halk tarafından değil işgalciler tarafından gerçekleştirildi. Kırım mimarisinin şaheseri olan ne kadar eserin yok olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Yalnız bir örnek vermekle yetineceğim: Kefe’de Büyük Mimar Sinan’ın şaheseri Sultan Selim Camiin taşları tek tek söküldü. Söylentilere göre bu camiin güzelliği, gene Mimar Sinan tarafından yapılmış, Gözlü’deki Cuma Camiinden bile öteydi.

Yerli halk, ilhakın gerçekleşmesinden önce, yani Rusların Kırım topraklarını yavaş yavaş almaya başladığı dönemde yurdunu terk etmeye koyuldu. Böylece 1782’ye doğru 50.000 kadar Tatar, Kırım Yarımadasını terk etti. Daha sonra Kırım’da mevcut hayat şartları, gittikçe ağırlaşarak çekilmez duruma gelir. Hollandalı seyyah Woensel, Rusların Tatarlara “ya ölmek, ya da gitmek” gibi yalnızca iki imkân bıraktıklarını yazar. Gerçekten de yeni yönetim tarafından alınan birkaç önlem bunu amaçlıyordu. Örneğin, Gözlü, Akmescit ve Eski Kırım’daki su şebekesi yok edilir; Tüm Baydar ovasında bulunan onlarca köydeki hiçbir su kanalı, hiçbir çeşme sağlam kalmaz, her şey Rus askerleri tarafından yıkılır, yok edilir, pisletilir. Bu nedenle yalnız şehirler değil, köyler de terk edilir. Böylece Bahçesaray’ın sahip olduğu 40.000 nüfustan, 1780’li yıllarında artık 6.000 kişi kalmıştır. Seyyaha göre Sudak’ta ise yalnız 37 aile vardır.

C. Kırım Tatarlarının Birinci Büyük Göçü

Halkın üçte birinden fazlasını kapsayan Büyük çare, yirmi yıl sonra bulunur. Bunun birkaç nedeni vardı. Birinci neden, askerler tarafından ortaya çıkartılan iflâsın yarattığı ortak bir yoksullaşma ve geleneksel ekonominin yeniden canlandırılması konusundaki becerisizlik ile ilgiliydi. İnsanlar açlık çekmeye başladı. İkinci nedeni de, “Yunan sorunu” olarak adlandırmamız gerekir. 1775’te Rusların Türklerle yaptığı savaş sırasında Rusya’ya yardım ettikleri için misillemeden korkan Yunanlar, Kırım’ın Güney sahiline yerleştirildi. Yunanlar, Kırım’a gelir gelmez Müslümanlara olan nefretlerini, hiç bir zaman Yunanlarla sorunu olmayan Tatarların üzerine yoğunlaştırdı. İyi silâhlandırılmış olan bu Yunanlar, (Potömkin, Yunanlardan Kazaklarınki gibi taburlar oluşturdu. Bu taburların görevi, sahili korumak ve “yerli Tatarları gözlemek” idi.), zamanla Tatarları takip eden ve onlara eziyet eden bir felâkete dönüştü. Öyle ki Ruslar, 1783’te uysal yerli Tatar halkını yabanî tabur temsilcilerinden korumak için önlem almak zorunda kaldı.

Göçün diğer nedeni de, 1787-1791’de yapılan Osmanlı-Rus Savaşı ile ilgiliydi. Kırım sakinlerinden bazıları, savaşın sona ermesiyle her şey olmasa da bazı şeylerin değişeceğini, eski hayattan bazı şeylerin geri geleceğini, eskisi gibi olacağını umuyordu. Ancak 1791 tarihli Yaş Barış Antlaşması, bu ümitleri yok etti: Bu antlaş-ma, Kırım’ın Rusya’nın bir parçası olduğu ile ilgili Türk-Rus antlaşmalarını kanıtladı. Birinci büyük göçün kapsamını belirleme imkânı bulabildik. Hanlık Dönemi’nde Kırım yarımadasında yaklaşık 600-700 bin kişi yaşıyordu (Tüm Hanlıktaki halkın sayısı kesin olarak 1,5 milyondu). Göçü durdurmak amacıyla Tatarların hayat şartlarını iyileştirmekle ilgili ilk önlemlerin 1792 yılına doğru alınmaya başlandı. 1770 yılından itibaren başlayarak 400 bin kişi bu toprakları artık terk etmişti. Böylece Kırım’da yaklaşık 100 bin kişi kaldı (Bazılarına göre Kırım’da kalanların sayısı iki misli daha azdır, yani elli bin kişi). Yani yerli halkın 4/5’inin yurtlarını terk ettiğini söylemek mümkündür.

2. Çarlığ’ın XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Yürüttüğü Sömürge Siyaseti

A. Toprak Paylaşması

Rusların ilhakından sonra işgal başladı. Bu durum, bağlanmış olan toprakların ortak kaderi sayılır. Sömürgecilik, eski vatan sahiplerinin elinde bulunduğu temel varlıklarının paylaşmasıyla başlar. Kırım’daki toprak, değerli bir hazineydi. Bu nedenle sömürgeciler, en başta Tatarların toprağına el uzattı. Toprağın paylaştırılması, Kırım’da uygulanan çarlık siyasetine uygun bir biçimde yapılır; bu siyasetin amacı Tatarları yurtlarından etmekti (Bu siyasetin ikinci aşaması sayılan Ruslaştırma, daha sonra başlar). Tatarların topraklarını terk etme nedeni tekti: Ruslar ve Tatarlar arasındaki etnopsikiloji ve ideoloji farklılığı. Kırım Türkleri, ezelden beri hür yaşayan insanlardı. Kırım’da hiçbir zaman Rusya, Moldova, Baltık boyu, Polonya’da olduğu gibi toprak köleliği sistemi yoktu. Kırım’da herkes, aynı haklara sahip idi, herkes silâh taşıma hakkı, avlanma hakkı, ikâmet değiştirme hakkına sahipti ve herkesin ifade özgürlüğü vardı. Belki de Kırım’da Avrupa’nın en özgür halkı, silâhlı avcıların milleti yaşıyordu. Oysa Rusların psikolojisi tüm bunların tam zıttı sayılırdı; büyük Rus yazarının söylediğine göre bu millet, “zavallı, köleden oluşan bir milletti; yukardan aşağı kadar hepsi köleydi”. Yani aristokratlarda bile köle psikolojisi vardı ve onlardan herkes (prensten uşağa kadar) sonsuza kadar güce değer verir ve ona boyun eğerdi. Bu sebeple de Rusya’daki toprak köleliği uzun sürdü ve büyük bir çoğunluğu Çara saygı göstererek despotlara eğiliyordu. Ekim Devrimi’nin yapıldığı 1917 yılından sonra ise Bolşevik’lere boyun eğiyordu. Kırım’ın alınmasıyla zıt kişilikler, en özgürlükçü ve en köleci ideoloji ve gelenekler karşılaştı. Bu çatışma yalnız manevî bir çatışma değildi. Yakınları için çalışmayı seven ve bunu başarıyla yapan Tatarlar, Rus sömürgecileri için çalışmak istemiyordu. Bu, pasif ancak çok çetin bir karşı çıkma şekliydi. Bunun yanı sıra Tatarların, köle göçmenlerinin üzerinde “kötü etkisi” vardı ve bu etki rejimin sosyal-ekonomik sistemini sarsıyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ