BÜYÜK TÜRK DÜŞÜNÜRÜ FÂRÂBÎ (870-950)

BÜYÜK TÜRK DÜŞÜNÜRÜ FÂRÂBÎ (870-950)

Hayatı

Bir kale komutanının oğlu olan Fârâbî, Maveraünnehir bölgesinde bulunan Farab (Otrar) kasabasının Vesic köyünde 259/870’de dünyaya gelmiştir.

Fârâbî’nin nesebi hakkında farklı görüşler vardır. Bu anlamda onun çeşitli nedenlerden dolayı Farisi ve Arap olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak son dönemlerde yapılan ciddi araştırmalar onun Türk olduğunu ortaya koymaktadırlar. Bu anlamda bir çok delil vardır. Bunlardan en önemlisi isminde bulunan “Tarhan Uzluğ” ifadesidir ki, bu ismin Türk ismi olduğunda hiç şüphe yoktur (bkz. Fârâbî’de Metafizik Düşünce, Bil Yayınları, İstanbul 2000, s.14-15).

Yine bunu doğrulayan daha başka deliller de vardır. Örneğin Fârâbî’nin doğum yeri olan “Vesic” hakkında Makdisi, İsficab (Sayram) ülkesini anlatırken, “Fârâb” adının küçük bir şehre verildiğini belirtir ve “Vesic” hakkında şu bilgileri verir. Vesic, güçlü bir komutanın idaresinde kalesi, camii ve çarşı pazarı olan küçük bir yerdir. Vesic kasabasının kalıntıları olduğu kabul edilebilen “Oksus” denen harabe Vesic hakkında İbn Havkal’ın rivayet ettiği gibi Sir Derya’nın batı kıyısında U (O) trar’ın on kilometre daha kuzeyinde kalır. Balçık surlarla çevrili düzgün olmayan bir altıgen ve kuzeydoğu köşesinde çıkıntılı bir kaleden oluşmaktaydı. Kalenin içinde Batı-Türk ve Karluk devri kalıntıları vardı. Çok köşeli şehirlerin Karluk-Oğuz devrinden kalma olduğu kuvvetle muhtemeldir. Buna göre Vesic’in m. IX-X. yüzyılda imar edilen bir Türk beldesi olduğu belirtilir (bkz. İhbaru’l-Ulema, s. 277; Uyunu’l- Enba, II, 134; Vefayatu’l-A’yan, IV, 239). Yine Farab ve Vesic’in öteden beri Türklerin hakimiyetinde ve Türklerin anayurdu Orta Asya’nın sınırları içinde olmuştur. İşte bütün bunların ışığı altında Fârâbî’nin Türk olduğunu söyleyebiliriz.

Fârâbî ilk eğitim ve öğrenimine küçük yaşta Vesic de başladı. Ancak daha sonra 9-10 yaşlarında iken Farab’a giderek orada ilim öğrenimine devam etti. Böylece ilim öğrenmek için birçok ilim merkezini dolaşmıştır. Vesic’de kadılık yapmış olan Fârâbî, bu dönemlerde Aristo’nun kitaplarını okuyarak felsefe ile tanıştı. Vesic’deki ilmi hayatından memnun olmayan Fârâbî, öteden beri özlemini duyduğu, o dönemin ilim ve kültür merkezlerinden biri olan Bağdat’a gitmeye karar verdi (310/922) (bkz. Feylesofü’l-Arab ve Muallimu’s-Sani, s. 59).

Fârâbî Bağdat’a gitmeden felsefeden habersiz değildi. Aristo’nun kitaplarının tamamını okumuştu. Hatta Aristo’nun “K. Nefs”ini yüz kez okumuş ve kitabın kenarına bunu kendi el yazısı ile yazmış. Yine Aristo’nun “Semai Tabia” kitabını da kırk kez okumuş (bkz. Vefayatu’l-A’yan, IV, 239; Uyunu’l-Enba, II, 14; Feylesofü’l-Arab ve Muallimu’s-Sani, s. 60). O felsefe öğreniminin en önemli bölümünü Bağdat’a geldikten sonra elde etmiştir.

Düşünürümüz, Bağdat’ta bir Hıristiyan olan Ebu Bişr Matta b. Yunus’tan mantık dersleri aldı. Bu dönemde ders aldığı diğer bir hocası da, Harranlı Yuhann b. Haylan’dır (bkz. İhbaru’l-Ulema, s. 277-278; Uyunu’l-Enba, II, 134). Fârâbî, Bağdat’ta ayrıca meşhur dil bilgini Ebu Bekr Muhammed İbnü’s- Serrac (v. 316/928)’dan Nahiv dersleri almış, Fârâbî’de Serrac’a Mantık dersleri vermiştir (bkz. Fikir ve İnsanlık Dünyasında Fârâbî, s. 118).

Yaşı ilerledikçe tasavvufi yaşantıya yönelen ve musikiden hoşlanan bir ruh hali içine giren filozofumuz, Bağdat’taki siyasi ve mezhep kavgalarından son derece huzursuz olup, 330/942’de Bağdat’tan ayrılarak bu günkü Suriye-Şam bölgesine geçti (bkz. Mu’cemu’l-Müellifin, XI, 194; Galib, Mustafa, el-Fârâbî, s. 12). Bir müddet Şam’da kaldıktan sonra Halep’de hiçbir ırk ayırımı yapmadan, ilim adamlarına çok değer veren Seyfuddevle Ebu’l- Hasan Ali b. Abdullah b. Hamdan et-Tağlibi’nin (v. 356/966) sarayına gitti. Ancak o, hiçbir zaman sarayın rahat ve lüks yaşamına kapılmadı ve saraydan kısa bir süre ayrıldı.

Fârâbî bir komutan oğlu olmasına rağmen, çocukluğundan itibaren komutan çocuğu olmanın imkanlarından yararlanmamıştır. Biyolojik zevklerinin ve güzelliklerinin geçici olduğunu kabul ederek, bu güzelliklerin çoğundan kendini uzak tutmuş, sade bir hayatı seçmiş, darlık ve sıkıntı içinde yaşamıştır. Bu tasavvuf ağırlıklı hayata özellikle Bağdat’a geldikten sonra önem vermiştir. Şam’daki lüks saray hayatını terk edip, sade bir hayat yaşamaya başlaması onun maddi değerleri önemsemeyişinden kaynaklanmıştır. Bu hayat tarzı ölünceye dek sürmüştür.

Fârâbî Bağdat’ta ve Mısır’da pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Ancak bu öğrencilerin bir ikisinin dışında pek fazla bilgimiz yoktur. En ünlü öğrencisi Ebu Zekeriyya Yahya b. Adiyy (v. 364) dir (bkz. Tetimme Sıvanu’l-Hikmi, s. 90-102; Uyunu’l-Enba, II, 321-322; Fihrist, s. 264). Fârâbî’nin yaşadığı dönem itibariyle bizzat ders vermediği, ancak eserleri ile yetişmesine hocalık seviyesinde tesir ettiği, İbn Sina (Avicenna)’yı da öğrencileri arasında sayabiliriz. Nitekim İbn Sina, Aristo’nun “Ma ba’de’t- Tabi’a” isimli eserini 40 kez okuduğunu ve hiçbir şey anlamadığını, daha sonra Fârâbî’nin “A’raz ve ma ba’de’t-tabi’a” sını okuyunca Aristo’nun bu kitabını ancak anladığını belirtir (bkz. Vefayatu’l-A’yan, IV, 239; Uyunu’l-Enba, II, 3-4; Nazariyyetü’l-Marifet inde’l-Fârâbî, s. 84).

Fârâbî, 339/950’de 80 yaşlarında iken Şam’da öldü. Her ne kadar Beyhaki onun Dımaşk ile Askalân arasında yolunu kesen eşkıya tarafından öldürüldüğünü iddia ediyorsa da bu rivayet tamamen bir yakıştırmadan ibarettir. Naaşı Şam’da o dönemlerde Babu’s-Sağir denilen bir kabristanlığa defnedilmiştir. Ancak günümüzde Fârâbî’nin kabrinin tam olarak nerede olduğu tespit edilememiştir (bkz. Vefayatu’l-A’yan, IV, 242; Kamusu’l-A’lam, V, 3323; Introduction to the History of Science, I, 628; Mu’cemu’l-Buldan, III, 824).

Fârâbî, Bağdat’a gittiğinde Türkçe, Farsça ve birazda Arapça biliyordu. Bazı kaynaklarda 70 kadar dil bildiği ileri sürülür. Ancak bunun gerçeği yansıtmaktan çok, ona duyulan hayranlığın bir göstergesi olsa gerek. Genelde Fârâbî’nin Türkçe, Farsça, Arapça ve biraz da Yunanca bildiği kabul edilebilir (bkz. Tarihu’l-felsefe fi’l-İslam, s. 196; “Al-Fârâbî”, A History of Muslim Philosophy (içinde), I, 451; Raidu’t-dirase an Ebi Nasr el-Fârâbî, s. 165).

Felsefesi

Fârâbî’ye ikinci öğretmen anlamına gelen Muallim-i Sani lakabı verilmiştir. Bu unvanın ona veriliş nedenlerinden biri, Samani hükümdarının ricasıyla ilk felsefe ansiklopedisi niteliğinde ve muallimi evvel olarak kabul edilen Aristo’nun eserlerine denk bir içerikte olan “et-Ta’limu’s-Sani” isminde bir eser yazmasından dolayıdır. Ancak Fârâbî’nin bu eserinden Katip Çelebi (v. 1069/1658)’nin Keşfu’z-Zünun an Esâmi’l-Kütübi ve Funûn’dan başka bir temel kaynakta bahsedilmez. En önemli nedeni ise; Fârâbî’nin mantık sahasında önemli atılımlar yapmış olmasıdır. Mantık hocası olan Ebu Bişr Matta’yı bu sahadaki çalışmaları ile geride bırakmış, Aristo’nun Kitabu’l- Burhan’daki tespitleri anlaşılır hale getirdi ve mantık bilimine bazı katkılarda bulundu (bkz. Tarihu Felsefeti’l-İslâm fi’l-Meşrık ve’l-Mağrib, s. 15; Why was al-Fârâbî Called the Second Teacher?, Islamic Culture, s. 357-364).

Fârâbî’nin yetişmesine ve eserlerine yansıyan fikirlerine, kaynaklık eden üç önemli unsur vardır. Bunlar; Türk kültürü, Yunan felsefesi ve İslam dinidir. Bu üç düşünce ve kültürün izleri onun eserlerinde görülebilir.

Fârâbî doğum yeri olan ve Farab’da İslam’dan önceki Türk kültürüyle karşı karşıya kalmıştır. Muallim-i Sani’nin eserlerini incelediğimizde onlarda Türk Tasavvuf Edebiyatından yansımalar bulacağız. Ayrıca Fârâbî’nin “insan” hakkındaki görüşlerini incelediğimizde Türk kültür geleneği ile ilişkili olduğunu düşünmemek imkansızdır (bkz. Türk Tefekkür Tarihi, II, 172-180; el-İnsan fi Felsefeti Ebi Nasr el-Fârâbî, s. 264). Fârâbî’nin nefsin kuvvetleri hakkındaki tasnifi, Uygur Budist düşüncelerinin izlerini taşımaktadır.

Uygur tabirleri “belgürtme, et-öz” (belirtme, benlik) ile Fârâbî’nin “tahayyül kuvveti” ve Uygur Türkçesindeki “biliglig, et-öz” (bilgili nefis) ile çok yakın benzerlik göstermektedir. Yine Fârâbî’nin “mütefekkire kuvveti”nin bu ifadelerle ilişkili olduğu söylenebilir. Ayrıca Kudadgu Bilig ile Fârâbî’nin fikirleri arasındaki paralellik olduğu bir gerçektir (bkz. Kutadgu Bilig ve Fârâbî, s. 219-230; Fârâbî’nin vatanında İki Kültür Merkezi Kengü-Tanban (d) ve Sayram, s. 40-42). Bu bilgilerden anlaşıldığı gibi filozofumuz, Türk kültüründen etkilenmiş ve onun izlerini fikirlerine taşımıştır.

Fârâbî, İslam filozofları arasında Helenistik felsefeden en fazla faydalanan filozoflardan biridir. Zaten Muallim-i Sani olarak adlandırılması da bunun bir delilidir. İslam dünyasında Aristo’yu en iyi anlayabilen düşünürlerden biridir. Bu nedenle Fârâbî, Aristo mantığının en güzel yorumlayıcısı olarak kabul edildi. Diğer taraftan, Fârâbî, Aristo’nun eserleri yanında Eflatun’un eserlerine de özen göstermiştir (Kitabu’l-Cem beyne ra’yeyn el-Hakimeyn Eflatun el-İlahi ve Aristutalis; The Rise of Islamic Philsophy, III, 12; el-Fârâbî beyne Menatıka Asrıhi, s. 63; A’lamu’l-Felsefeti’l-Arabiyye, s. 441-442). Fârâbî’nin Yunan felsefesinden ve özellikle Aristo’dan etkilenmesi, Mısır, Hint, Asur ve Babil gibi eski medeniyetleri kapsamına alabilecek şekilde gerçekleşmiştir. Ancak Fârâbî tüm bu medeniyetler karşısında kendi öz kültürünü ve düşüncesini kaybetmemiştir. Hiçbir zaman tamamen Aristo ve Eflatun’un bir takipçisi olmadı. Onlardan faydalanmasına karşın pek çok noktada Helenistik düşünceden ayrılmıştır.

Fârâbî Meşşai felsefe ekolüne mensup bir filozofumuzdur. Meşşaiyye (meşşailik, peripatetisme), kelime olarak “yürüyücülük” gezinenler anlamlarına gelmekte olup, Aristo’nun fikirlerini benimseyen, onun yolunu takip edenlere verilen bir isimdir (bkz. Lügatçe-i Felsefe, s. 504-505; Büyük Felsefe Lügatı, II, 639).

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ