BÜYÜK TAARRUZ’DAN ÖNCE ANKARA İLE İSTANBUL ARASINDA SALTANATIN ÂKIBETİNİ TAYİN EDEN BİR GÖRÜŞME

BÜYÜK TAARRUZ’DAN ÖNCE ANKARA İLE İSTANBUL ARASINDA SALTANATIN ÂKIBETİNİ TAYİN EDEN BİR GÖRÜŞME

Milli mücadele, Türk Milleti’nin yediden yetmişe her ferdinin bütün imkanlarını seferber ettiği bir direniştir. Bu mücadelede önemli hizmetler üstlenmiş gerek siyasi gerekse askeri şahısları tanımak, millet olarak her ferdin görevi olmalıdır. Milleti için hayatını ortaya koymuş şahsiyetler, o milletin baş tacıdırlar ve onlara saygı duymak, onların hatıralarını yad etmek bizim milli görevlerimiz arasındadır. Bir millet, tarihiyle bütünleştiği oranda güçlenir ve saygıdeğer olur. Bu toprakları bizlere canı ve kanı pahasına bırakan şahsiyetlere minnet duymak her Türk için öncelikli bir görev olmalıdır. Tarihi şahsiyetlerin unutulduğu toplumlarda idealist bir gençliğin zemin bulması mümkün değildir. İdealist ve mefkure sahibi olmak için öncelikle mazi ile sağlıklı bir şekilde bütünleşmek esastır. Mazi ile yani tarihle bütünleşemeyen toplumlarda geleceğe güvenle bakmak mümkün değildir. Zira “gelecek” denilen kavram “mazi” ile güç bulur. Tarihimiz ile “sorumlu tarih” anlayışı çerçevesinde bütünleşmek milli bütünlük açısından bir gerekliliktir. Sorumlu tarih anlayışı, “dün”e mıhlanıp kalmak değil, “dün”den “ibret” alarak hataların tekrarını önlemek ve vakur bir hayatı realize etmektir.

Milli Mücadele, bilindiği gibi sadece silahla yapılmamıştır. Belki son sözü silah söylemiştir, ancak bütün olumsuz şartlara rağmen başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Milli Mücadele’nin önderleri daima siyasi teşebbüslerde bulunma yolunu tercih etmişlerdir.

Bu çalışmamızda başlığımızdan da anlaşılacağı gibi saltanatın akıbeti ile ilgili sarayda gerçekleşen bir görüşme inceleme konusu yapılacaktır. Hemen belirtelim ki, bu görüşmede gündemin konusunu saltanat meselesi teşkil etmemekteydi. Aslında Ankara hükümetinin Hariciye Vekili, Avrupa’ya kendi ifadesiyle “tenvir ve tenevvür” seyahati yapacaktı. Yani Büyük Taarruz’un arefesinde İtilaf Devletleri kamuoyunun bakış açısını yerinde tespit etmek amacıyla bir seyahati düşünmekteydi.

Bu seyahatin güzergahı İstanbul’dan geçecekti. Dolayısıyla Hariciye Vekili İstanbul’da bazı temaslarda bulunacaktı. Bu temaslardan birisi ve en ilginci Saray’da gerçekleşen bir akşam görüşmesiydi. Bu akşam görüşmesinde ilginç gelişmeler yaşandı. Bu makalemizde bu görüşmenin detaylarıyla ilgili bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey Kimdir?

Konumuza geçmeden önce bahse konu görüşme esnasında ilk meclisimizin Hariciye Vekaleti görevini yürüten Yusuf Kemal Bey hakkında kısaca bilgi vermenin gerekliliğine inanıyoruz. Milli Mücadele tarihimizde Yusuf Kemal Bey ile ilgili olarak yeterli bilgi verilmediği kanaatindeyiz.

İstiklal Savaşı esnasında birinci TBMM’de Hariciye Vekili olarak Lozan görüşmelerinin arefesine kadar iki hariciye vekili görev yapmıştır. İlk hariciye vekilimiz Bekir Sami (Kunduh) Bey’dir. Bekir Sami Bey, bu görevi 16 Mayıs 1921 tarihine kadar deruhte etmiş, bu tarihten sonra Hariciye Vekilliği görevi Yusuf Kemal Beye intikal etmiştir.

Yusuf_Kemal_Tengirşenk[1]

Yusuf Kemal Tengirşenk  TBMM Hariciye Vekili Görev süresi 16 Mayıs 1921 – 25 Ekim 1922

Milli Mücadele Dönemi’nin en kritik günlerinde bu görevi başarıyla yürüten Yusuf Kemal, maalesef yakın tarihimizde layık olduğu mevkide değildir.

Yusuf Kemal Bey, birinci TBMM’nin ilk İktisat Vekilidir. 1921 yılında bu görevi yürütürken Bolşevik Rusya ile Moskova Muahedesi’ni imzalamıştır. Doğu sınırlarımızın bu antlaşma ile güven altına alınmasından sonra Yusuf Kemal Bey, Moskova’dan vatana dönerken gıyabında Hariciye Vekaleti’ne seçilmiştir. Yusuf Kemal Bey, Lozan arefesine kadar bu görevde kalmıştır.

Yusuf Kemal Bey, sadece Milli Mücadele’de önemli görevler üstlenmiş değildir. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte oluşturulan Meclis-i Mebusanda milletvekili olarak bulunmuştur. Bu mütevazı ve aynı zamanda ilim adamı olan milli şahsiyetimiz, 1925 yılında açılan Ankara Hukuk Fakültesi’nde İnkılap Tarihi derslerini vermiştir. Demokrat Parti’nin ilk kurucuları arasında bulunmuştur. 1947 yılında kurulan Millet Partisi’nin de ilk kurucuları arasındadır. 1961 yılındaki Kurucu Mecliste en yaşlı üye sıfatıyla başkanlık yapmıştır.[1]

Yusuf Kemal Bey’in Avrupa’da Bazı Temaslar Yapmak Üzere Görevlendirilmesi

Sakarya Zaferi’nden sonra siyasi gelişmeler hızlı bir seyir takip etmeye başlamıştı. Ankara İtilafnamesi’nin imzalanmasıyla İtilaf Devletleri arasında gedik açılmıştı. l922 yılı Ocak ve Şubat aylarında İngiltere, yapılacak bir barış antlaşmasını Mustafa Kemâl Paşa’ya kabul ettirebilmek için baskı yapmaya hazırlanmaktaydı. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri H. Rumbold, 15 Ocak 1922 tarihli şifre yazısında Mustafa Kemâl Paşa’nın Misak-ı Milli’nin kabul edilmediği bir barış antlaşmasına yanaşmayacağını bu sebeple yeni barış şartlarının Padişah’a teklif edilmesini belirtiyordu. Böylece Padişah, Anadolu’ya çağrıda bulunacak ve Misak-ı Milli’den başka şart kabul etmeyen Ankara Hükümeti zor durumda kalacaktı. Ayrıca İngiltere, Yunan ordusunun 30 Aralık 1921’de Anadolu’dan çekilebileceğini Fransa’ya teklif etmişti ama bunu geciktirmeyi düşünüyordu. Müttefikler, özellikle de İngiltere, Ankara hükümetine karşı oyalama siyaseti uygulamayı planlıyorlardı.

Bu arada İtalya’dan M. Tuozzi başkanlığında bir heyet Aralık l92l’de Ankara’ya gelmişti. İtalyan Heyeti ile yapılan görüşmelerde bu devletin Anadolu’daki nüfuz bölgeleri konusunda direndiği görülmekteydi. Bunun üzerine Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Bey, Roma’daki TBMM Hükümeti temsilcisi Cami Bey’in konuyla ilgili görüşünü istedi. Cami Bey, Ankara’ya “şayet İtalya ile anlaşma sağlanamazsa vakit kazanılması” gerektiği konusunda görüşlerini bildirmekteydi.[2] Sonuçta İtalyanlarla anlaşma sağlanamadı ve görüşmeler sona erdi.

Ankara Hükümeti bir yandan Büyük Taarruz için askeri hazırlık yaparken diğer yandan da barış doğrultusunda diplomatik girişimlerde bulunuyordu. Bunun için Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Bey’in Londra ve Paris’e görüşmeler yapmak üzere gönderilmesi düşünülüyordu. Yusuf Kemâl Bey, bu konuda 2 Şubat l922 günü Meclisin gizli oturumunda şunları söyledi: “Bu hususta hakikaten biraz geç kalındı. Ama geç de olsa faydalı olacağını zannediyoruz. Avrupa’daki rüzgardan da istifade edeceğim. Yani orada bulunan bütün Türklerden ve orada bulunan bütün İslamlardan istifade edeceğim. Bu heyet, bir heyet-i mahsusa halinde değil yalnız Hariciye Vekili’nin seyahati halinde olması düşünülmektedir.”[3] Aynı oturumda Hafız Mehmet Bey’in (Trabzon) “Yusuf Kemâl Bey’in, Şark siyasetini takip ile muvaffak olduğu kadar Garp siyasetinde de muvaffak olacağına şahsı itibariyle itikadı var mı?” sorusuna Yusuf Kemal Bey, şu karşılığı verdi: “Arkadaşlar, bu hususta düşündük taşındık, en muvafık olarak oraya Garba Şark siyasetini yapan bir adamın gitmesini muvafık bulduk. Şark siyasetini yapan bir adam (kendisini kastediyor), bu memlekete bir dost yaptı buraya geldi ve bunu meclisiniz de kabul etti ve elhamdülillah memleketi hiç bir yere esir etmedi ve etmeyecektir.”[4]

Bu görüşmelerden sonra Yusuf Kemal Bey’in Avrupa’ya seyahatiyle ilgili konu TBMM’nin genel kuruluna sunuldu. Görüşmeler sonunda seyahat kararı oy birliğiyle kabul edildi.[5] Avrupa’ya gitmesine karar verilen Hariciye Vekili Yusuf Kemâl Bey’le birlikte şöyle bir heyet oluşturuldu:[6] Yusuf Kemâl Bey (Hariciye Vekili, Heyet Başkanı), Münir Bey (Hukuk müşaviri), Hikmet Bey (Siyasi işler müdürü), Ferid Bey (Özel kalem müdür vekili), Kemâl Bey (Siyasi işler katibi), Binbaşı Tevfik (Siyasi işler katibi).

Yusuf Kemâl Bey’in İstanbul üzerinden Avrupa’ya gitmesi kararlaştırıldı. Aslında bunu Yusuf Kemâl Bey kendisi istemişti. Bunun sebebini kendisi şöyle açıklamaktadır: “Eğer İstanbul Hükümetini razı edebilirsem, ‘Ankara Hükümetinin Dışişleri Vekili bizim adımıza konuşmaya da yetkilidir’, dedirtebilirsem bu büyük bir faydadır. İstanbul üzerinden bunun için gitmek istiyorum.”[7]

Ankara Hükümeti’nin Hariciye Vekili’nin yol güzergahı böylece belli olduktan sonra İstanbul’daki görüşmelerin çerçevesi tespit edildi. İstanbul’daki görüşmeler şu çerçevede olacaktı: Hariciye Vekili, yalnız Tevfik Paşa (Sadrazam) ve Padişah ile görüşecek bunların dışında kimseyle görüşmeyecek. Nazırlardan ziyarete gelen olursa iade-i ziyaret yapmayacak. Padişah ile yapılacak olan görüşmede, TBMM’nin Hilafet makamını tanıdığı ifade edilecek, Halifenin de Ankara’daki meclisi tanıması teklif edilecek.[8] Ankara bu hususta son derece hassastı. Talimatın uygulamasında en küçük ihmal, mecliste ağır tenkitlere sebebiyet verebilirdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ