BÜYÜK SELÇUKLULARDA DEVLET-TOPLUM İLİŞKİSİ

BÜYÜK SELÇUKLULARDA DEVLET-TOPLUM İLİŞKİSİ

Gary Lease, düşünmeyi kışkırtan bir makalesinde, bütün toplumların durmaksızın bir ideolojik sistem üretiminde yer aldıklarını ileri sürmektedir. Ayrıca, “Bu ideolojiler, oluşturdukları sistemi devam ettirebilmek için, otoritenin bunu oldukça farklı kesimlerden oluşturulmuş olan toplum unsurlarına empoze etmesi gerkmektedir.”[1] Bir dini ve entelektüel sistem olarak Büyük Selçuklu rejiminin başarısı, rekabet halindeki bu değişik ideolojik sistemlerle uzlaşma noktasına gelebilme kabiliyetine dayanmaktadır. Selçuklu kültürü, hem siyasi hem de entelektüel açıdan, temel olarak, süregelen ve değişen bir müzakere şebekesi olarak nitelenmekteydi: bu müzakereler Selçuklularla Abbasi halifesi arasında, Selçuklularla Türkmen kabilelerinden oluşan askeri kademeler arasında, Türk olan Selçuklularla İranlı yöneticileri arasında, Selçuklularla değişik Selçuklu prensleri, vezir olmak için yarışan iktidar hırslıları ve bunların kontrolü altındaki entelektüeller, prestijli medreselerde eğitim mevkileri arayan değişik entelektüeller, halkları için adalet ve merhamet karşılığında yurtlarını Selçuklulara veren azizler arasında ve Sufilerin havarileri ile Selçuklu asilleri arasındaki ilişkilerde gözükmekteydi. Bir güçler koalisyonunun hakimiyet kurduğu durumlarda bile, bunlar kendi aralarında çatışmadan duramazlardı. Öyle ki, dönemin en önde gelen din adamı olan Ebu Hamid el-Gazali bile sapkınlıkla suçlanmaktaydı. Dönemin en ünlü veziri olan Nizamülmülk de, sürekli olarak, düşmanlarının kendisine karşı geliştirdileri manevralarla uğraşmak zorunda kalmıştır. En ünlü Selçuklu savaşçısı olan Sancar da, kendi ailesindeki başkaldırıları sindirebilmek için tam kırk yılını harcamak zorunda kalmıştır. Selçuklu Devleti ve toplumu üzerine yapılan herhangi bir çalışma, bu çatışma arka planına karşı hazırlıklı olmalıdır.

Fransız teorisyen Louis Althusser, bir yönetici sınıf ideolojisinin maddi çıkarları diğer birçok kurumlar aracılığıyla projelendirilerek ciddi sonuçlara sebep olsa da, bir ideolojinin maddi çıkarlar için yıkılmaması gerektiğini ileri sürmektedir.[2] Bu makale, Büyük Selçuklular’a içerden bakarak ve Selçuklu Devleti ile büyük toplum kesimlerinin arasındaki ilişkilere aracılık eden temel kurumların bazılarını tanımlamanın yollarını arayacaktır. Ben, Selçuklu Devleti ve toplumu üzerine olan bu makalede, hafiyelik, ikta, medrese ve handan oluşan en önemli kurumları araştıracağım. Selçuklu dini ideolojisini desteklemekte ve onu meşrulaştırmakta, bu kurumların herbirinin nasıl bir görev ifa ettiğini inceleyeceğim.

Hafiyelik / İzleme ve Keşif

Micheal Foucault gibi çağdaş eleştirel teorisyenler, ikna edici bir şekilde, on sekizinci yüzyıldan beri iktidar ve bilgi rejimlerinin Avrupa medeniyetleri ile bağlantılı olduğunu ileri sürmektedirler.[3] Ayrıca, bunlar kontrol, teftiş ve düzenleme yöntemlerinin, bu sistemleri güçlendirmek için gerekli olduğuna işaret etmektedirler. Foucault’un kendi tezi, klinikler, hapishaneler ve hastahaneler gibi Avrupa kurumlan üzerinde yaptığı araştırmanın sonucunda ortaya atılmıştır. Foucault, özellikle Panopticon’da özetlenen hafiyelik ve teftiş stratejileri tarafından büyülenmiştir.[4]

5-11. yüzyıllar arasındaki İslam dünyasında, halihazırda, Nizam ül-Mülk Selçukluların bir normatif İslam toplumu kurmaya yönelik görüşlerini tüm topluma empoze edebilmek için hafiyelik ve keşif sistemlerinin önemini kabul etmişti. Ancak, Nizam ül-Mülk’ün teorik söylemindeki merkezileştirilmiş devlet modelini gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyulan sistemler ve Selçuklular’ın dini ideolojisini desteklemeleri için ihtiyaç duyulan kurumlardan oluşan sistemler, gerçek hayatta tam olarak gerçekleştirilememişlerdir.

Nizam ül-Mülk’ün hafiyelik ve keşif sisteminin amacı, iki grup üzerinde sürekli denetim sağlayabilmekti: Bu gruplar, Selçuklu otoritesine karşı potansiyel isyancılar ve Selçuklu toplumu içinde iktidar ve bilgi mevkilerinde olanlardı. Nizam ül-Mülk bu hafiyelik siteminin bir de mekanizmasını oluşturmuştu: bir casus-yolu şebekesi (barid). Aynı zamanda da, dikkat çekmeden etrafı kolaçan edebilmek için dilenci ve sufi kılığında dolaşan ajan hafiyeler (haber sahipleri) ihdas etti.[5] Tebdili kıyafet içinde olanların listesi arasında Nizam ül-Mülk, özellikle sufiler ve dervişleri belirlemekteydi. Bu istihbarat ajanlarının (Casusan) amacı, ülkenin hiçbir köşesinde “hiçbir şeyin gizli kalmaması için, duydukları bütün haberleri getirmekti.”[6] Foucault’un ileri sürdüğü gibi, bu Selçuklu iktidarının icra ediliş şekli olduğu kadar, bir bilgi kayıt aracı ve merkezi otoritenin nüfuz edici bakışlarını bir genişletme teşebbüsüydü.

Keşif sistemi, şüphesiz, ne Nizam ül-Mülk tarafından başlatılmış, ne de sadece onun tarafından kullanılmıştır: Ibn ül-Atir bir raporunda, 1072-3 yılında büyük vezirin düşmanlarının onun hakkında bazı gizli bilgiler toplayarak Alparslan’ın seccadesinin altına yerleştirdiklerini kaydetmektedir.[7] Bu sistem kişisel olarak kendisine karşı kullanılmasına rağmen bile, Nizam ül-Mülk Siyasetnamesi’nde “Hafiye ajanlar (sahip habar) daha iyidir, çünkü posta ajanları (sahip barid) devlet adamlarının kontrolündedir”[8] diye yazmaktadır. Nizam ül-Mülk’ün getirdiği yenilik, yeni bir şey olmayıp onun nasıl kullanılması gerektiğidir. Nizam ül-Mülk’ün hafiyelik ve keşif sisteminin başlangıçta tahmin edilemeyen boyutu, bu sistemin hakim Selçuklu ideolojisini desteklemeye yönelik bir ideolojik araç olarak kullanılmasıdır.

Hafiye ve Keşif Mekanizmasının Görevi

Bu hafiyelik ve keşif -esasında bir casus şebekesi- sistemi Selçuklular’ın kontrolü altındaki tüm bölgeye yayılmıştır. Bazı gruplar, Nizam ül-Mülk tarafından hafiyelik faaliyetlerinin temel hedefleri olarak belirlenmişti. Siyasetname’nin dördüncü bölümünde, Nizam ül-Mülk, vergi toplayıcıları, vezirler ve güven tesis etmiş olanlar hakkında da sürekli gizli sorgulama yapılmalıdır demektedir. Selçuklular’daki sosyal yozlaşma üzerine ayrıyeten açıklamalar getiren Nizam ül-Mülk, şunları ifade etmektedir: “Bu, sultanın, ülkesinin ve ona bağlı olanların iyiliği içindir.”[9] Daha sonraki bir bölümde Nizam ül-Mülk, bir sultanın “Uzakta da yakında da olsa, halkı ve ordusu”nun durumunun farkında olması gerektiğini ifade etmekte ve “O küçük ya da büyük, önemli ya da önemsiz bütün herşeyi bilmek zorundadır,”[10] demektedir. Nizam ül-Mülk, hukuk eğitiminin temelini oluşturan fıkhın terminolojisini kullanarak, bu görevin sultanın üzerine vacip olduğunu söylemektedir. Nizam ül-Mülk, ayrıca, sultana bunları yapmadığı takdirde ülkesinde fesat olacağı konusunda telkinlerde bulunmaktaydı.

Yukarıdaki ifadelerin açıklık getirdiği gibi, Nizam ül-Mülk, hükümdarlık sarayı ve ordusu ve reayanın da ötesinde Selçuklu hafiyelik sisteminin alanını genişletmenin yollarını aramaktaydı. Toplumun hiçbir bölümü hafiyelein izleme alanının dışında kalmamalıydı. Nizam ül-Mülk kendi istediklerini yapabilseydi, Selçklular’ın bakışları her an bütün ülkenin her köşesinde dolaşacaktı.

İzlenen ve teftiş edilen bütün gruplar arasında, Nizam ül-Mülk’ün kadılara ayrı bir önem verdiği görülmektedir. Siyasetnamesi’nde, Sultan her kadının yaptığı işler hakkında tek tek bilgi sahibi olmalıdır demektedir (bayad ki ahwal-i qadiyan-i mamalakat yigan-yigan bidanand).[11] Nizam ül-Mülk yukarıdaki sözlerini daha da açarak, gerçekte kadıların sultanın birer temsilcisi (padişah naibi) olduğunu söylemektedir.

Peki, böyle bir hafiyelik rejimi kurmada Selçuklular ne kadar başarılı oldular? Bu konuda bir kesin sonuca varmamız güç. Hafiyelik ve keşif sistemleri doğaları gereği görünmez kalmak mecburiyetindedirler. Eğer, farkedilebilir olsalardı, dönemin metinlerinde farkedilmiş ve tartışılmış olmaları gerekirdi ki, bu da tabiatlarından dolayı onlardan yaralanma olanağını imkansız hale getirirdi. Var olduklarına dair açık bir kanıtın olmamaması, bunların var olmadığının bir işareti olarak algılanmamalıdır, ya da her yerde hazır ve nazır olabildikleri şeklinde yorumlanmamalıdır. Bu konuda yorumlarda bulunan Marshall Hodgson, baridi kurmak Nizam ül-Mülk’ün merkezileşme gündeminin bir parçası olmasına rağmen, bir feraset eseri olarak “merkezi istihbarat servisi” şeklinde görmüştür, bu sistemin faydasını sorgulayarak şunları söylemiştir: “Uygun bir istihbarat servisi devam etttirilemedi. Bunun yerine, Selçuklu sultanları, isyanları ortaya çıktıktan sonra ezmek için büyük güçlerine ve sefer kabiliyetlerine dayandılar.”[12]

Aslında, özellikle böyle bir hafiyelik ve keşif sisteminin etkinliğinden bahseden, sahip olduğumuz tek kanıt, Büyük Selçuklular’ın kontrolü altındaki topraklardan değil, Selçuklular’ın bir vassalı olan Kirman’dan gelmektedir. Bu kanıt, yerel bir tarihçi olan ve bu sistemi Melikşah’ın oğlu Sultan Muhammed’in (1143-1156) saltanatı sırasında belgeleyen Muhammed bin İbrahim’in ifadeleridir. Bu sistemin hem Kirman dahilinde hem de haricinde, çok başarılı olduğu ve hatta İsfehan ve Horasan gibi bölgelere kadar uzandığı ifade edilmektedir.[13] Eğer Kirman Selçukluları büyük başarılar gösteren böyle bir sistem kurabildilerse, Büyük Selçuklular neden aynısını yapmış olamasın? Bu noktada, yeni deliller ortaya çıkıncaya kadar, ancak ve sadece hipotezler kurabiliriz.

İkta’

İkta’, Selçuklu kurumları arasında belki de en fazla yanlış anlaşılanıdır. Karışıklığın temel sebeplerinden biri, ikta’nın Nil’den Hus’a kadar uzanan bölgede, Avrupa tımarının dengi olan bir sistem olarak görülme eğilimi ve buradaki feodal sistemle alakalandırılmasıdır. Bu eğilimin en mükemmel eleştirisini Claude Cahen sunmaktadır.[14] Cahen, ikta’nın Avrupa feodlizmi ile mukayese edilmesinden ziyade, Bizans pronoyası ile mukayese edilmesinin çok daha verimli sonuçlar doğuracağını söylemektedir.[15] Avrupa modelinin tersine, ikta’ sistemi genellikle miras yoluyla babadan oğula geçmemekteydi. Marshall Hodgson, ayrıca şunları gözlemlemiştir:

İkta’ sistemi, hiçbir olağan formunda, efendi ile vassala karşılıklı yükümlülükler yükleyen bir sistem içermemektedir, bunlardan herbiri toprakalarında olduğu kadar askerlik hizmetinde de inkar edilemez haklara sahiptirler, bu sistemin “feodalizm” olarak adlandırılması münasiptir.[16]

Hodgson ikta teriminin tercümesi için “gelir tahsisatı” ya da “arazi bağışı” gibi terimleri önermektedir.[17] Çünkü, böyle bir tercümenin “İslami feodalizm”den daha az yanıltıcı olduğunu düşünmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ