BÜYÜK BİR KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ AHLAT

BÜYÜK BİR KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ AHLAT

Ahlat’ın tarihi karışık ve karanlıktır. Şeref b. Ebu’l Matahhar el Ensârî tarafından bir Ahlat tarihinin yazılmış olduğunu diğer bazı kaynaklardan biliyoruz. Bu eserin Ahlat’ın ve Ahlat dolayısı ile Van Gölü havzasının ve komşu devletlerin tarihi hakkında da çok mühim bilgileri ihtiva ettiği şüphesizdir. Bugün maalesef bu bilgilerden mahrum bulunuyoruz. Eldeki bilgilere göre Ahlat Halife Ömer zamanında, 641’de fethedilmiştir. Fakat şehri 928’de Bizanslılar zapt etmiştir. X. yüzyılın sonunda Ahlat’a Mervanoğulları hâkim olmuştur. 1055’te Türkler tarafından alınan Ahlat Anadolu’ya yapılan akınların üssü olmuştur. Alp Arslan Malarzgit’e Ahlat’tan hareket etmiş; fakat zaferden sonra Ahlat’ı yine Mervanoğullarına bırakmıştır. 1085 Melikşâh’ın bir ordusu Ahlat’ı tekrar almış; burası hâkim olduğu yerlere ilâveten Emîr Sunduk’a tevcih edilmiştir. 1100’de Sökmen Ahlat’ta Ahlat-Şâhlar, Ermen-Şâhlar veya Sökmeniyye diye anılan Türk devletini kurmuştur. 1207’de Eyyûbîlerin idâresine geçen Ahlat, 1229’da Celâleddin Harezmşah tarafından altı ay süren bir muhasaradan sonra zapt edilerek yağmalanmış ve yakılıp yıkılmıştır. 1230’da Alâeddin Keykubâd’ın kumandanı Kamyar’ın Selçuklu ülkesine kattığı şehir 1244’te Moğolların eline geçmiş; 1336’da İlhanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra vâliler ve emîrler arasında sık sık el değiştirmiş; bir müddet Karakoyunluların ve bilâhare Akkoyunluların hâkimiyetinde kaldıktan sonra 1503’te Safeviler tarafından zapt edilmiş; Nihayet Çaldıran zaferi ile kat’i olarak Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir.

Ahlat XIII. yüzyılın en büyük ilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri idi. Beldeye Kubetu’l-İslam denilmesi, Ahlat’ın bu unvanı taşıyan Merv ve Buhara ile mukayese edilmesini gerektirir. Tabakat kitaplarında birçok Ahlatlı âlimin isimlerine rastlandığı gibi, Anadolu’daki çok mühim bazı Selçuklu eserleri de Ahlatlı sanatkârların imzalarını taşımaktadır. Konya Ulu Camiinin 550/1155 tarihli kündekârî minberi Ahlatlı Hacı Mekki b. Bergî’nin; Divriği’deki Ulu Cami ve Dârü’ş-şifâ Ahlatlı Hurşâh’ın (Hürrem Şâh da okunabilir) ve takriben 1240’ta yapılmış olan Tercan’daki Mama Hatun türbesi de Ahlatlı Mufaddalü’l Ahvâl’in eseridir. Ahlat ve Van Gölü havzasındaki eserler bu listenin dışındadır.

Mimârî kalıntılara göre eski Ahlat 11 km. uzunluğunda ve 5 km.+ derinliğinde bir sâhayı kaplamakta idi. Devamlı istilâlar ve bilhassa depremler bu büyük şehri mahvetmiştir.

XIII. yüzyılda Ahlat’ın nüfusu herhalde 300.000 den az değildi. Çünkü 1247’de vuku bulan bir depremden sonra buradan Eski Kahire’ye 12.000 hâne göç etmesi, şehrin büyüklüğü ile birlikte mütâlaa edilirse bu rakamın isâbetli olduğu anlaşılır. Bu nüfusun büyük çoğunluğunun Türk olduğu rahatlıkla kabûl edilebilir. Türklerin gelişinden evvel Ahlat’ı ziyâret etmiş olan Nâsır-ı Husrev burada Arapça, Ermenice ve Farsça konuşulduğunu kaydetmektedir. Fakat XI. yüzyılın ortalarından itibaren bu havaliye kesîf Türk göçleri başlamıştır. Moğolların yurtlarından çıkmaları neticesinde Doğu Türkistan’dan itibaren muhtelif Türk zümrelerinin büyük kitleler hâlinde batıya akmaları ile bütün Anadolu tamamen Türklerle dolmuştur. Ahlat’a Oğuzlardan başka doğu Türk oymaklarının ve bir miktar Moğolun da yerleştiği muhakkaktır. Bunu bazı yer isimleri ile türbe kitâbelerinden anlıyoruz.

Evliya Çelebi’de de bu konu ile alâkalı çok dikkate değer kayıtlara rastlıyoruz: Evliya Çelebi hem müverrihlerin Ahlat’a “Oğuz taifesi şehri” dediklerini, hem de şehrin lisanının “Çağatay ve Moğolcaya karîb bir lehçe olduğu”nu söylemektedir. XIII. yüzyılın üçüncü çeyreğinde Ahlat’ı ziyaret eden Zekeriya Kazinî Ahlat’ta konuşulan dillerin Türkçe, Ermenice ve Farsça olduğunu nakletmektedir. Ermenice ekalliyetin, Farsça da üst tabakanın dili olsa gerektir. Arapçaya yalnız kitabelerde rastlanmaktadır. Kürtçe diye bir dilin varlığı ise bahis mevzuu değildir.

Ahlat’ta ilk araştırmalarımızı 1966’da yaptık ve 1967’de temizlik ameliyelerine ve küçük çapta kazılara başladık. Çalışmalarımızı daha ziyâde şehrin merkezi olduğunu tahmin ettiğimiz bölgeye teksîf ettik. Fakat bütün bu sâha hattâ vakıf arâzi ve eserler şahısların mülkiyetine geçtiği için, çalışmalar son derece güç olarak yürütülebilmiş; arazi sahiplerinin muvafakati ile başlatılan bazı sondaj ve kazılarda sonradan durdurulmuştur.

Kaleler ve Sûrlar

Ahlat’ın İç Kale’si Taht-ı Süleyman deresinin doğusunda, kuzey-güney istikametinde uzanan kayalık bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. Bu tepe Taht-ı Süleyman, Harâbe Şehir ve İki Kubbe mahalleri arasındaki çukurlukta sarp bir ada gibi yükselmektedir. İç Kale’ye kuzey ve güney uçlarından bağlanan bir sûr, Harâbe Şehir ile kısmen İki Kubbe mahallesini içine almaktadır. Şerefnâme’nin bahsettigi Orta Sûr bu olmalıdır. Rahmetli Abdürrahim Şerif Ahlat’a yer altından indirilen büyük su kanalının başlangıç yeri olan Kulaksız mahallesi ile kısmen bugünkü Ahlat’ın bulunduğu Ergezen mahallesini de ihâta eden cesîm bir sûrun kısmen 1 m. yüksekliğe kadar ayakta duran, fakat büyük kısmı temele kadar yıkılmış olan bakiyesini gördüğünü anlatmaktadır. Bu anlatılan hiç şüphesiz Dış Sûr (şehir sûru) olmalıdır. Kaynaklarda geçen “Kırk Burç” adının bu üç kaleden hangisine verildiğini kaynaklara ve kazılara dayanarak tâyin ve tespit edemedik. Ancak, “Kırk Burç”un Dış Sûr için az olduğunu, bu adın İç Kale’ye veya olsa olsa Orta Sûr’a verilmiş olabileceğini ileri sürebiliriz. Celâleddin Harezmşâh’ın devrin bütün muhâsara silâh ve aletlerini kullanmasına rağmen, Ahlat altı aydan fazla mukavemet etmişti. Ahlat, açlık neticesinde ve bâzı nakillere göre bir kumandanının ihâneti ile düşmüştür. Harezmşâh Ahlat’ı zapt ettikten sonra komşu hükümdârlara gönderdiği fetihnâmelerde “Gök Burçlarına müsâvî olan sûrların burçlarını” yıktırdığını ve çok derin hendeğin aşıldığını söylemektedir. Kaynakların bildirdiğine göre Ahlat Kalesi ve sûrları, bu hâdiseden evvel ve sonra, müteaddit defa tâmir ve tahkim edilmiştir.

Moğol istilasından sonra, diğer bâzı şehirlerde de olduğu gibi, sûr fonksiyonunun tamamen kaybetmiştir. Bugün İç Kale’nin bakiyesi kısmen mevcuttur. Orta Sûrdan ise, kaplama taşları sökülmüş iki burç parçasından başka ayakta bir şey kalmamıştır. Bu kalıntılardan kuzeyde, İki Kubbe mahallesinde bulunanın toprağa gömülü kısmını açtığımız zaman, kaplama taşları yerinde duran, 20 m. çapında yuvarlak bir burçla karşılaştık. Bu, büyük bir köşe burcu olmalıdır. Bu burcun 50 m. kadar güneyinde, İki Kubbeyi Taht-ı Süleyman mahallesine ve Harâbe Şehr’e bağlayan yol geçmektedir. Yolun burç hizâsından Orta Sûr’a dâhil olduğunu ve burada bir kapı bulunması lâzım geldiğini düşünerek yolun güney kenarında bir sondaj yaptık ve kapının güney yanındaki kuleyi bulduk. Yolun karşı tarafındaki tümseğin yola bakan yüzündeki aşınmış olan toprak tabakasının altında da kapının kuzey yanındaki kuleye âit kalıntılar meydana çıkmıştır. Üzerine bir dükkân yapılmış olduğu için bu kulede çalışmadık. Güneydeki kapı kulesinin üstündeki ve etrafındaki toprağı tamamen kaldırdığımız zaman dikkate değer bir tâmire rastladık: Kule zayıf görüldüğü için dıştan yine yuvarlak bir duvarla takviye edilmiştir. İlk yapının kaplama taşları ile takviye duvarının yüz taşları, eski eserleri bir taş ocağı gibi kullananlar tarafından sökülmüş, soyulmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz büyük burç ve bu kapı kuleleri ile Orta Sûr’un kuzeydoğu köşesi ve doğu sınırı tespit edilmiş bulunmaktadır. Kuzeyden güneye uzanan bu hat üzerinde, arâzinin vaziyetine ve satıhtaki tümsek ve engebeye göre, sûru sıhhatli olarak çizebilmek için sondaj yerlerini tespit ettik. Fakat arazinin şahısların mülkiyetine geçmiş olması bu sondajları yapmamıza imkân bırakmamıştır.

Dış sûrdan ise, bugüne kadar, hiçbir ize tesâdüf edemedik. Bu sûrun bütün Ahlat’ı ihâta ettiğini zannetmiyoruz. Abdürrahim Şerif Beyin verdiği bilgiye dayanarak, sûrun başladığı Kulaksız Mahallesinden ayrılan bir kolun güneydoğuya doğru ilerleyerek Orta Sûr’un kuzeydoğu köşesine bağlandığını; Ergezen Mahallesi’ne inen kolun da Göl’e kadar uzandığını tahmin ediyoruz. Bu takdirde, Orta Sûr’un güneydoğu köşesinden ayrılan bir kolun da yine Göl’e kadar uzandığını kabul etmek lâzımdır.

Yavuz Sultan Selim Han tarafından yaptırılan ve Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından genişletilen Yeni Kale ise Van Gölü’nün kenarında, dikdörtgen biçiminde bir plâna göre yapılmıştır. Yeni Kale içinde İskender Paşa Câmii 992/1584 ile Kadı Mahmud Camii 1006/1597 ve harap bir hamam bulunmaktadır. Bu kale ve sadece rölövelerini yapabildiğimiz câmilerin ve hamamın üzerinde çalışmak imkânını bulamadık.

Kümbetler, Mezarlar ve Akıtlar

Ahlat’ın parlak devrinden günümüze kadar ayakta kalabilen eserler, künbetlerin ve mezarların bir kısmından ibarettir. Hâlen kümbetlerden on dört adedi tamamen veya kısmen mevcuttur. Halk arasında “Darphane” denilen ve neşriyâta da bu isimle intikal eden yapı bakiyesi de XIV. yüzyıla ait bir kümbetin mumyalık kısmıdır. Bildiğimiz kadarı ile Ahlat’da yalnız Sökmenler zamanında sikke darp edilmiştir. O darphanenin de nerede olduğuna dâir bir bilgiye sâhip değiliz. Mevcut kümbetlerin en eskisi 619/1222 tarihli Şeyh Necmeddin Kümbetidir. Diğerleri hep Moğol istilâsından sonraki devirlere âittir. Bunlardan Çifte Kümbet (İki Kubbe), yâni Buğatay Aka 679/1281 ve Hüseyin Timur 678/1279-80 kümbetleri ile Hasan Padişah 673/1275 ve Usta Şagird (^1285) künbetleri, köşeleri pahlı yüksek bir kaide üzerine oturan yuvarlak gövdeleri Moğol devrinin tipik örnekleridir. Mumyalık katları çok derindir. Doğu yönünde bulunan mahzen kapısına sonradan ilâve edilen bir merdivenle inilir. Buğatay Aka ve Keşiş Kümbeti’nin (1290-1310) üst kısmı, bugün ancak izleri kalmış olan fresklerle süslenmiştir. Diğer sağlam kümbetlerin en mühimleri, bahçeler içindeki anonim kümbet (Şirin Hatun?) XIV. yüzyılın ilk çeyreği, Erzen Hatun Kümbeti 799/1396-97, Âlimoğlu Kümbeti (Yarım Kümbet) XIII. yüzyılın sonu ve Emîr Ali Kümbeti XIV. yüzyılın başı, Bayındır Kümbeti XV. yüzyılın sonu sayılabilir.

Ahlat’ın yedi mezarlığından en büyüğü ve en mühimi Meydanlık Mezarlığı’dır. Bu mezarlık Bayındır Kümbeti’nden, İki Kubbe mahallesini Harâbe Şehir ve Taht-ı Süleyman’a bağlayan yoldan Usta Şagird künbetine kadar uzanan, dünyânın en büyük ve en muhteşem mezarlıklarından birisi, belki de birincisi idi. Tarla açmak için mezarlığın büyük kısmı kaldırılmıştır. Ahlat’ta çalışmaya başladığımız zaman (1966) Bayındır Künbeti’nin yakınında bulunan bâzı mezar taşları dahi on yıl içinde ortadan kalkmıştır. Mezar taşlarının ve sandûkaların çoğu, tezyinatı ve kitâbeleri seçilemeyecek kadar kalın bir yosun ve liken tabakası ile kaplı idi. Yüzlerce şâhide ve sandûkayı temizledik ve toprak altında kalmış sandukalardan yirmi beşini tamamen meydana çıkardık. Meydanlık Mezarlığı XIII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Burada muhtelif tipte mezarlar bulunmaktadır. Bunlar Beyhan Karamağaralı tarafından neşredilmiş olduğu için tafsilâta girişmeyerek birkaç noktaya temas ile iktifa ediyoruz: Şâhidelerde bir çok emîr, vâli, şeyh, kadı, âlim isimlerine rastlanmaktadır. Ayrıca, her biri sanat eseri olan bu mezarlarda yirmi iki sanatkâr imzası tespit edilmiştir. İmza kitâbelerinde kullanılan lâkaplardan, bunların aralarındaki baba-oğul ve usta-çırak münâsebetleri tespit edilebildiği gibi, bir sanatkârın çıraklığından ustalığına kadar yaptığı eserleri, üslup gelişmesini tâkip etmek de mümkün olmaktadır. Bâzı mezar kitabelerinde ahî ve fetâ unvanlarının geçtiğini ve buhran zamanlarında feteyânın mücadelelere karışıp devletin nizam ve istiklâlinin müdafaa ettiklerine dâir bâzı kayıtları da dikkate alırsak, XIII. yüzyılda Ahlat’ta kuvvetli bir ahî teşkilatının bulunduğuna hükmedebiliriz. Çok alâka çekici bir husus da Erzen Hatun Kümbeti’nin mimârı olan Kasım b. Üstad Ali ve Gevaş’daki Halime Hatun Kümbeti’nin mimârı olan Üstad Esed b. Pehlivan Hâvend’in imzalarına mezar taşlarında da tesadüf edilmesidir. Görülüyor ki, bu âbidevî mezar taşlarını yapanlar, hiç değilse bir kısmı, sâdece taşçı ustaları değildi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al