BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SİYASÎ VE KÜLTÜREL TARİHİNE DAİR GENEL BİR ÇERÇEVE

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN SİYASÎ VE KÜLTÜREL TARİHİNE DAİR GENEL BİR ÇERÇEVE

A. Siyâsî Tarih

45 yılında parçalanan Kubrat Han’ın Büyük Bulgarya Devleti’nin bir bölüğü Asparuh’un önderliğinde Balkanlar’a yöneldi. Bizans ile yıllarca süren savaşlar neticesinde Bulgarlar 681 yılında Koca Balkan’ın kuzeyinde yaşayan Slavları hakimiyeti altına alarak yeni bir devlet kurdular. Bu kurulan yeni Bulgaristan Devleti’ni yönetenler Türkî Bulgarlardı. Fakat VIII. asırdan itibaren aristokrasi arasına girmeye başlayan Hıristiyan Slavlar adım adım ülkeyi Slavlaştırmaya başladılar.[1] Bu akım Omurtag (814-831) zamanında iyice hızlandı. 865 yılında Hıristiyanlığın devletin resmî dini olarak kabul edilmesiyle Protobulgarlar eritilmeye başlandı. Slav alfabesinin mûcitleri olan Kiril ve Metodiy kardeşlerin gayretleriyle dinî edebiyat da Slavlaştırıldı. Bunun neticesinde bir milletin en önemli unsuru olan dil de Slavlaştı.

Birinci Simeon zamanında güç ve kültürel açıdan “altın çağ”ını yaşayan Bulgar Devleti bunu fazla sürdüremeyerek X. yüzyılın ikinci yarısında içeriden çökmeye başladı. Bizans, hemen yanında bulunan güçlü bir ülkeye tahammül edemezdi. Bu yüzden yaklaşık otuz yıl süren bir Bulgar-Bizans mücadelesi sonucunda 1018 yılında Bulgaristan Bizans esareti altına girdi.

Bu esaret yıllarında Karadeniz’in kuzeyinde bulunan bir çok Türkî kabile Balkanlar’a inerek Bizans’a saldırıyordu. Bunların en etkilisi Kumanlar/Kıpçaklar oldu. Onlar yalnız saldırmakla yetinmeyip yerleşmeye çalıştılar ve bunu başardılar. Zamanla da İkinci Bulgar Devleti’nin kurulmasında temel faktör oldular. 1185 yılında Asen’in kurduğu İkinci Bulgar Devleti Osmanlı egemenliğine dahil oluncaya kadar Asenler, Şişmanlar, Terterler gibi Türkî asıllı hanedanlar tarafından yönetilmiştir.[2]

1299 yılında Anadolu’da Osmanlı Devleti kuruldu. XIV. asırda Balkanlar Anadolu’dan gelen Türklerin/Müslümanların akınlarıyla karşı karşıya kaldılar. Gittikçe artan akınlar neticesinde 1362 yılında Edirne fetholundu, 1363’te Sırpsındığı Savaşı kazanıldı, 1364’te ise Filibe ve Eski Zağara fethedildi. Ali Paşa Kuzey Bulgaristan’ı fethetti. Zamanın hükümdarı olan Şişman mağlûp olunca kız kardeşi Maria’yı Birinci Murad’a nikahladı. 1389 yılında Bulgaristan tamamen Osmanlı sınırları içine dahil edildi.

Bulgaristan’a Müslüman unsurun yerleşmesi daha XIII. asrın başlarında oldu. Çünkü o zamanlar Tuna’nın kuzeyinde 12.000 Kıpçak İslam dini ile müşerref olmuştu. Bunlardan başka Osmanlı’nın Bulgaristan’ı daha fethetmesinden önce ve sonraları Anadolu’dan buralara gelen dervişler yerli Bulgar halkının kalplerini fethetmeye başlamıştır.[3] Böylece Bulgaristan topraklarında bir Müslüman kitlesi oluşmaya başladı. Bu kitlenin oluşumu tabii ki, Anadolu’dan buralara göç eden/ettirilen kimselerle ve yerli halktan ihtidâ edenlerle tamamlandı. Bununla Bulgaristan toprakları bir zorlama olmaksızın İslamîleşti.[4]

Bu Müslümanlar Osmanlı hakimiyeti altında Hıristiyanlar ile iyi münasebetler içerisinde yaşadılar. 400’ü aşkın yıl yerli Hıristiyanlar Osmanlı Devleti’ne isyan etme teşebbüsünde bulunmadılar. Osmanlı Devleti’nin gittikçe gelişmesine ve güçlenmesine Müslüman Hıristiyan hep birlikte destek oldular. Bu XIX. asrın ortalarına kadar böyle sürdü.

XIX. asrın başlarından itibaren Bulgar halkı arasında millî duygulardan kaynaklanan bir hareketlilik başladı. Bundaki haricî tesir göz ardı edilemez-özellikle Rusya’nın tesiri. Bunun neticesi olarak isyan teşebbüsleri başladı. 1850 Vidin isyanı ilk önemli isyandır.[5] Bundan sonra isyan denemeleri devam etti. Ama başarıya, Avrupa’ya seslerini duyurmaya ancak 1876 Nisan ayaklanmasıyla ulaşabildiler.[6] Bu isyanların arkasında hep -boğazlarda gözü olan- Rusya duruyordu.

Nitekim bu amacına nail olmak için 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi başlatıldı. Bunun sonucunda Bulgaristan bağımsız bir prenslik haline geldi. İşte bununla da Bulgaristan Müslümanlarının bitmez tükenmez dertleri başladı.

B. 93 Harbi Sonrası Bulgaristan Türklerinin Durumu

  1. Sosyal Durum

Bulgaristan Müslümanları yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu bünyesinin ayrılmaz bir unsuru olarak yaşadılar. Bu da aynı dertleri, aynı sevinçleri, aynı kaderi paylaşmak demekti. Osmanlı 1699 Karlofça Antlaşması’yla “kan kaybetmeye” başladı. Geriye atılan bu adım tek adım olarak kalmadı. Bunun neticesinde Balkanlar elden gitti, hatta bütün Osmanlı toprakları parçalanıp dağıtıldı; bugünkü Türkiye toprakları hariç.

İki yüz yıl hep zayıflayan, gücünü kaybeden bir imparatorluğun -hangisi olursa olsun- halkını, tebaasını mutlu etmesini düşünmek ve istemek gayr-i kâbildir. Bulgaristan Müslümanları, güçsüz bir hükümdarlığın uyruğu olarak son dönemlerde yeterince zahmete katlandı, 93 Harbi neticesinde de birdenbire azınlık haline geldi. Bunun insan üzerine bir çok psikolojik ve sosyolojik etkisinin olmaması imkansızdır.

Azınlık durumuna düşme bir tarafa, bunun yanında bir de yeni kurulmuş olan Bulgar Devleti’nin baskıları ve “özgürlüğe” kavuşan Bulgar çetecilerinin, Müslüman-Türk düşmanlarının zulümleri başladı. Halka en vahşiyâne eziyet metotları uygulandı.[7] Bu baskı ve zulüm olayları üç önemli sonuç verdi:

  • Ekonomik problemler arttı; zaten fakir olan Müslüman halk iyice “battı”.
  • Tedhîş ve zulümlerle halk sindirildi; bu çok önemli bir problem. Bir topluluğun hakkını arayamama, yükselememe bunun neticesinde doğar.
  • Göçler-İslam dininde göç/hicret kutsal bir olaydır. Bu sebeple veya böyle kutsallık anlayışı olmaksızın yapılan göçler Bulgaristan, genel olarak da Balkan ve Kafkas Türkleri arasında görülmektedir.

Bu göçlerin temel faktörü yapılan baskılardır. İkinci faktör de millî duyguların doğurduğu Anavatan’da olma isteği. Göçler, baskının bardağı taşırmasının bir neticesidir. Bulgaristan Müslümanları arasından Türkiye’ye yapılan göçlerin sonucu Müslümanlar açısından çok acıklıdır. Bu kötü sonuçları şöylece sıralayabiliriz:

  • Ekonomik kayıplar,
  • Sosyal kayıplar,
  • Müslüman unsurun azalmasından doğan siyasî kayıplar,
  • Aydınların göç etmesinden/ettirilmesinden doğan beyin kaybı (beyin göçü).

Bu sonuncusu kayıpların en vahim olanıdır. Çünkü bir aydın tabakanın yok edilmesi gelecek bir- iki neslin yok edilmesidir. Bunu bilen Bulgar hükümetleri de tabii ki, bu hususu hiçbir zaman ihmal etmemişlerdir. Göçlerde ön sırada yer alanlar öğretmenler, hocalar, millî ve dinî şuura sahip kimseler, halka önderlik edebilecek kimseler olmuştur. 1878-1944 arası Bulgaristan’dan yaklaşık 1.500.000[8] Müslüman Türkiye’ye göç etmiş/göç etmek zorunda kalmıştır.

  1. Siyasi Durum

Bulgaristan Müslümanları, daha önce de söylediğimiz gibi 93 Harbi sonrasında azınlık, yönetilen halk durumuna düştü. Yönetenden yönetilen durumuna düşmenin verdiği maddî ve manevî sıkıntıları bir ölçüye kadar hepimiz anlayabiliriz.

Yönetmek, devletin değişik kademelerinde eleman bulundurmak bir toplumun gücünü göstermektedir. Bulgaristan Müslümanları 1878 sonrasında potansiyel olarak yeterli güce sahipti, ancak bu gücü hiçbir zaman tamamen harekete geçiremedi, geçirmeye fırsat bulamadılar. İster Bulgar Prensliği’nde, ister Bulgar Çarlığı’nda veya Halk İdaresinde olsun Müslümanlar lâyık-ı veçhile seslerini duyuramadılar. Seslerini duyuramayınca da ezilenlerin en ezileni, hakları en çok gasp edilen topluluk oldular.

Olaylara eğer daha konkre olarak bakılırsa şu gerçekler göz önüne serilmiş olur:

Bulgar Prensliği’nin kurulmasıyla 10 Şubat 1879 yılında kurucu meclis küşat olundu. Bu Meclise Müslüman saflarından en az 24 kişinin katılması gerekirken, ancak 13 kişi katılabilmiştir.[9] Bulgaristan Müslümanları 1989 yılına kadar bir siyasî teşkilat kuramamaları sebebiyle her zaman Bulgar partilerine oy veriyor veya o partilerden aday gösteriyorlardı. Fakat Müslüman adaylar, partileri ne kadar güçlü olursa olsun, sık sık haksızlığa uğruyorlardı. Ya seçilmeleri onaylanmıyor, ya seçildikleri halde yerlerine başkası giriyor veya seçim kağıtlarında karışıklık çıkarılıyor.[10] Ayrıca seçim öncesinde korkutmalar, tehditler ve buna benzer yıldırma olayları da az olmuyor. Bu seçilme engellerine bir de 1878 sonrası ilk yıllardaki Bulgarca bilmeme, ikamet şartı gibi sudan bahaneler katılınca Müslümanların acınacak durumu ayan beyan oluyor.[11] Bu sebepler yüzünden Parlamentodaki Müslüman mebusların sayısı yirmiyi pek nadir aşabilmiştir.[12] Müslümanların idareye aktif olarak katılmaları ancak yerel yönetimde mümkün oluyor. Fakat bu da yetersiz kalıyor, çünkü bir Müslümanın belediye reisi olması ancak tamamı Türk- Müslüman bir belediyede mümkün oluyor. Köy muhtarları Müslümanların çoğunlukta bulunduğu köylerde Müslümanlardan seçiliyor. Fakat bunları da iktidarda bulunan hükümetler keyfî iradelerine göre değiştiriyorlar. 2001 yılına dek Müslümanlar arasından birine bakanlık verilmediği de tarihin sayfaları aktarılınca teessüfle müşahede ediliyor.

Velhasıl, Müslümanların idareye, büyük politikaya katılımları sadece göz boyamak, halkı yatıştırmak ve değişik zamanlarda ortaya çıkan menfaatler için olmuştur.

Bulgaristan Müslümanlarının siyasi durumunu bir polis raporundaki şu ifadeler en güzel bir şekilde ortaya koyuyor: “Türklerin cehalet içinde boğulmaları, kültür düzeylerinin olabildiğince düşük olması için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız, iktisadî bakımdan ise ayakları üzerine basmalarına fırsat tanımamalıyız. Bu şekilde onlar siyaset yapamayacak ve siyasî meselelerle uğraşamayacak hale geleceklerdir.”[13]

Müslümanlar faal olarak siyasî hayata iştirak edemedikleri için bir çok zulüm ve sıkıntıya maruz kalmışlardır. Bu problemler Rusların Bulgaristan topraklarını işgal etmesiyle başlamıştır. Savaş mültecileri problemi Türk toplumunun ekonomik gücünü yok etmiştir. Türkiye’ye giden ve daha sonra dönen mülteciler “çırıl çıplak” bırakılmışlardır. Müslüman-Türk köyleri sık sık eşkıyaların saldırısına uğramış, devlet de bu gibi olayların çoğuna göz yummuştur.[14] Devlet Müslümanların mal varlığının bel kemiğini teşkil eden vakıfları yoktan sebeplerle yok etmiştir. Savaşlar esnasında şovenistler masum Müslüman halka etmediği zulmü bırakmamışlardır. Daha sonraları “Rodna zaştita” teşkilatının devlet desteğiyle yaptığı vahşice hareketler halkı çok zor durumda bırakmıştır. Bu zulümler otuzlu yıllarda bardağı taşırmıştır.[15] Özellikle Razgrad mezarlığını yıkma, Kesarevo katliamı gibi olaylar tarihin en karanlık sayfalarını 20. asırda medenî dünyanın seyrine sunmuştur.[16] Burada kaydetmeden geçemeyeceğimiz bir gerçek de Müslümanların isimlerini değiştirme olayları ve Hıristiyanlaştırma çabalarıdır. 1878 sonrasında bir çok defa Rodoplar’daki Türkî asıllı Pomak Müslümanların isimleri değiştirilmiş, zorla “Hıristiyanlaştırılmışlardır.”[17] Aynı olaylar Çingene asıllı Müslümanların başından da eksik olmamıştır.[18] Esefle söylemek gerekiyor ki, bunları 20. yüzyılda medenî olmayı hedefleyen bir devletin idaresi yapmaktadır.

Özetle şunları söyleyebiliriz: Bulgar hükümetlerinin Müslümanlara yaklaşımları her zaman aşırı pragmatist, menfaatçi bir biçimde olmuştur. Hakları lâyık-ı veçhile ancak zaruret hasıl olunca tanınmıştır. Bu gibi yaklaşımlar ve yukarıda zikrettiğimiz kanunsuzluklar Müslümanları her zaman sinmiş, kompleksli bir durumda bırakmıştır.

  1. Sosyo-Kültürel Durum

Bulgaristan topraklarında İslâmî kitlenin oluşumu hakkında daha önce söz etmiştik. Buralarda 1400 yıllık geçmişe sahip olan İslâmî kültür ve ondan da eski olan Türk kültürünün mirasçısı olan Müslüman-Türkler yaşamaktadır. Bulgaristan Müslümanlarının kültürü bu iki kültürün bileşimi ve etkisiyle oluşmuştur.[19] Bu nedenle onların kültürünü çok iyi bilmemiz gerekiyor.

Osmanlı Devleti kültürel kalkınmaya büyük önem vermiştir. Özellikle Balkanlar’ı fethetmeye başlayınca buraların imarı, kültürel inkişafı için akla gelmeyecek yatırımlar yapılmıştır.

Bunun temel nedeni İslam dini, İslam dininin ilk buyruğu olan “İkra”dır. Bulgaristan Devleti’ne Osmanlı’dan çok büyük kültürel miras kalmıştır. Bunları vakıf adı altında toplamak mümkünse de biz şöyle sıralamaya çalışacağız:

A. Kütüphaneler

Osmanlı okuyup okutmaya büyük önem verdiğinden Bulgaristan topraklarında da bir çok kütüphane kurmuştur. Bunların en önemlileri şunlardır:

A.1. Şumnu Şerif Halil Paşa Kütüphanesi

1744 yılında Tombul Cami’nin külliyesine dahil olarak kurulmuştur. Buradan alınan yaklaşık 2300 cilt kitap 1993 yılına kadar Şumnu Bölge Kütüphanesinde, 1993’ten sonra da Sofya Milli Kütüphanesi’nde korunmaktadır.[20]

A.2. Vidin Pazvantoğlu Kütüphanesi

Osman Pazvantoğlu’nun Vidin’i 1794 yılında işgalinden sonraki yıllarda kurulmuş olması muhtemeldir. Bu kütüphaneden 1888 yılında Sofya’ya 2664 cilt kitap getiriliyor. Bunların 2014 cildi bir anlaşma ile Türkiye’ye veriliyor, 650’si ise Sofya Milli Kütüphanesi’ne kabul ediliyor.[21]

A.3. Samokov Vakıf Kütüphanesi

Şehir yöneticisi Mehmed Hüsrev Paşa’nın (ö.1847) Samokov’ta mevcut olan küçük kütüphaneleri birleştirerek kurduğu kütüphanedir. Orada mevcut olan 2845 cilt kitap 1879 yılında Sofya Milli Kütüphanesi’ne teslim edilmiştir.[22]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ