BULGAR MEZÂLİMİ

BULGAR MEZÂLİMİ

I. Bulgaristan’da Osmanlı Hâkimiyeti

Ondördüncü yüzyılın ortalarından itibaren Süleyman Paşa komutasında Rumeli’ye geçen Türkler, bu sayede Balkanlar’ı da fethe başlamışlardır. Nitekim bu fetihler neticesinde, Osmanlı Devleti Bulgaristan’a 1389 yılında hakim olmuştur.[1] Türklerle aynı kökten olan[2] ve 8. yüzyıldan sonra Slav kültürünü kabul eden, diğer bir tabirle Slavlaşan Bulgarlar arasında Osmanlı hakimiyeti, diğer Balkanlı milletlerde olduğu gibi, kolaylıkla benimsendi. Osmanlı Devleti, hakimiyeti altına aldığı diğer bütün milletlerde olduğu gibi, Bulgarlar halkının da din, dil ve eğitim hürriyetine dokunmadı. Balkanların fethiyle, Osmanlı Devleti’nin fetih politikası gereği, fethedilen yerlere Anadolu’dan Müslüman-Türk nüfus iskân ve aynı zamanda çeşitli imar faaliyetlerinde bulunularak, buraların Türkleşmesi ve mamur edilmesi hedeflenmiştir.[3] Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki Tuna ve Edirne vilâyetleri üzerinde kurulu olan Bulgaristan, aynı zamanda merkeze yakınlığı ve sefer yolu güzergâhında olması münasebetiyle ve Osmanlı Devleti’nin Bulgar tüccarlarına geniş imtiyazlar tanıması sonucunda, ticarî bakımdan oldukça gelişme göstermiştir. Bu şekilde, 19. yüzyıla kadar, yaklaşık 500 yıl Osmanlı hakimiyetinde yaşayan Bulgarlar, barış içerisinde ve benliklerinden hiç bir şey kaybetmeden varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Bulgarlar arasında Osmanlı Devleti’nden ayrılma düşüncesi ve ilk Bulgar millî hareketinin edebî alanda 1835 yıllarından itibaren çıktığı görülmektedir. Bu hareket zamanla ve Rus Panslavistlerince[4] de desteklenince kuvvet kazanmaya başlamıştır. Nitekim 19. yüzyılın ortalarından itibaren Bulgarlar arasında gelişen milliyetçilik akımından Rusya kendi Balkan politikası için de yararlanma yolunu tuttu. Bu arada Ruslar, Bulgarlar arasındaki eğitim ve kültür faaliyetlerini örgütlemeye çalıştılar ve Bulgar kilisesini de Rum etkisinden kurtararak, bağımsız hale getirmek istediler. Bunun sonucunda da, 1860 yılında Bâb-ı Âli’ye başvurarak, bundan böyle Fener Patriğini başkan olarak tanımayacaklarını bildirdiler.[5] Bulgar kilisesinin 1870 yılında kurulmasından sonra ayrılıkçı Panslavist hareketler iyice arttı. Nitekim, Bulgarlar, kiliselerinin bağımsızlığını bu şekilde sağladıktan sonra, bu defa siyasî bağımsızlık için çalışmaya başlamışlardır.

Bu gelişmeler ışığında 1867’de bu amaçla bir ayaklanma çıkmış, ancak bu Osmanlı Devleti’nce bastırılmıştır. 1876’da ise birincisinden daha büyük ve plânlı bir ayaklanma daha hazırlanmışsa da, Osmanlı Devleti’nin yerinde aldığı tedbirler sonucunda bu ayaklanma da sonuçsuz kalmıştır.[6] Ancak bilindiği gibi, tarihimize “Doksanüç Harbi” diye geçen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması’yla, Rus nüfûzu altında ve Osmanlı Devleti’ne sadece vergi vermekle yükümlü, büyük bir muhtar Bulgaristan Prensliği’nin kurulması kararlaştırılmıştır. Ancak bu anlaşma, şartlarını kendi çıkarları açısından olumsuz bulan büyük devletlerin müdahalesi sonucunda, Rusya’nın da geri adım atmasıyla yenilenmiş ve Berlin Antlaşması imzalanmıştır.[7] Berlin Antlaşması’yla, Bulgaristan Prensliği’nin sınırları da daraltılmış ve Tuna vilâyetinin Sofya, Vidin, Varna, Tırnova ve Rusçuk sancaklarından müteşekkil ve yaklaşık 63.000 kilometrekare büyüklüğünde muhtar bir Bulgaristan Prensliği kurulmuştur. Daha sonra, aynı antlaşma ile Edirne’nin Filibe ve İslimiye sancakları üzerinde oluşturulmuş olan Şarkî Rumeli vilâyetinin de 1885’te Bulgaristan Prensliği tarafından ilhak edilmesiyle,[8] Bulgaristan topraklarını 96.000 kilometrekareye çıkarmıştır.[9]

İkinci Meşrutiyet’in ilân edilmesini fırsat bilen ve Osmanlı Devleti’nin de dahilinde meydana gelen karışıklıklardan faydalanan Bulgaristan, Avrupa devletlerinden gördüğü destekle de, 6Ekim 1908’de bağımsızlığını ilân etmiştir. Zaten son yıllarda Avrupalı büyük devletlerce tam bağımsız bir devlet olarak görülen Bulgaristan Prensliği’nin Osmanlı Devleti ile olan tek bağı, verdiği vergilerdi. Böylece Bulgaristan kendisine, Osmanlı Devleti’ne tam manasıyla tâbi olduğu günleri hatırlatan bu bağdan, bağımsızlığını ilân etmekle kurtulmuş oluyordu.[10]

1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nden itibaren, Bulgaristan’daki Müslüman-Türk topluma karşı, sistemli bir yoketme ve mezâlim siyaseti takip edilmiştir. Nitekim bu yüzyılın sonlarında, özellikle Rusya’nın teşviki ve Batılı devletlerin de kayıtsızlığıyla, pekçok bölgede çoğunluğu teşkil eden Türkler, gördükleri zulüm yüzünden kimileri öldürülmüş, kimileri ise yerlerini-yurtlarını terketmek zorunda kalmışlardır. Nitekim 20. yüzyıla gelindiğinde de Türklere karşı uygulanan soykırım devam etmiştir. Bu durum, tarihte Türklere karşı yapılan soykırımın bir aynası olup, bunun medenî Avrupa’ya eski Bulgar yönetimince aynen yansıtılması açısından önemlidir. Ancak Türklere karşı uygulanan mezâlime geçmeden, tarihî perspektifler içerisinde Bulgaristan nüfusuna bir göz atmayı uygun görüyoruz.

II. Tarihî Seyri İçerisinde Bulgaristan’ın Nüfus Yapısı

14. yüzyıldan itibaren, Rumeli’nin fethine paralel olarak, Anadolu’nun muhtelif yerlerinden Türkler Rumeli’ye göç etmiş ve devletin iskân politikası çerçevesinde buralara yerleştirilmişlerdir. Fetihlerin ilerlemesiyle buralara yerleşen ve vatan edinen Türklerin sayısı da haliyle artmıştır. Bunun sonucu olarak 15. ve 16. yüzyıllarda Rumeli’nin nüfus yoğunluğu artmış ve eskisine nazaran daha mamur bir hale gelmiştir. Nitekim Türkler sosyal sahada da Rumeli’yi Türkleştirmişler, yeni müesseseler ve sayısız kültür eserleriyle donatmışlardır.[11]

18. ve 19. yüzyıllarda, Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde, yapılan savaşların mağlubiyetlerle neticelenmesi ve kaybedilen topraklarda yaşayan Müslüman-Türk nüfusun, daha güvenli gördükleri Rumeli ve Anadolu’ya göç etmeleri sonucu söz konusu bölgelerin de Müslüman- Türk nüfusunun daha da yoğunlaşmasına neden olmuştur. Nitekim Doksanüç Harbi’nin hemen arefesinde, 6 Ekim 1876 tarihli bir raporda, yalnız Tuna vilâyetinde 1.233.500 gayr-i müslim (1.130.000’i Bulgar) ve 1120.000 Müslüman nüfus bulunduğu belirtilmektedir. Buna göre, o tarihlerde Rusların Bulgaristan ismini verdikleri Tuna vilayetinde Bulgar nüfus genel nüfusun anca yarısı kadardı.[12] Yine 1878 yılı içerisinde yapılan bir araştırma ve resmî rapora göre, Tuna vilayeti (Ruscuk, Vidin, Tırnova, Tulça, Varna, Sofya sancakları) ile Edirne vilayetinden İslimye ve Filibe sancaklarında 1.509.595 Bulgara karşı, 1.800.954 Müslüman-Türk nüfus bulunmaktaydı. Buna göre Müslüman Türkler nüfusun %57’sini, Bulgarlar ise %43’ünü teşkil etmekteydi.[13] Ancak 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sırasında, Türklerin maruz kaldığı katliamlardan dolayı yüzbinlerle ifade edilen kısmının ölmesi veya göçe zorlanması sonucu, Bulgaristan’daki nüfus oranı Türklerin aleyhine bozmuştur.[14] Buna rağmen Ocak 1881’de yapılan ilk Bulgar nüfus sayımı, bölgedeki, özellikle Rus ve Bulgar çetelerinin katliam yapmadıkları, bazı ilçelerde Türklerin hâlâ üçte iki çoğunlukta olduğunu göstermektedir.[15]

Bulgaristan’ın resmî açıklamalarına göre, 1910 ile 1946 yılları arasındaki nüfus sayımlarında Müslüman-Türk nüfus sürekli bir artış göstermiştir. Buna göre 1910 yılında 602.078 olan Müslüman- Türk nüfus, 1946’da 938.418 olarak verilmekte ve Türk nüfusun genel nüfusa oranı ortalama %14 seviyesinde gösterilmektedir.[16]

1946 sayımından sonra ise, nüfusun dinlere göre tasnifine son verilmiş ve 1956 sayımında nüfusun milliyet durumuna göre ayrılmasına karar verilmiştir. Ancak bu kararın ardından Bulgar resmî sayımları Türk nüfusu açısından gerçekleri yansıtmaktan devamlı uzak kalmıştır. Zira 1956 sayımında 7.614.372 olan toplam Bulgar nüfusun 656.688’inin Türk olduğu belirtilmektedir. O dönemlerde Bulgarların nüfus artış oranları binde 10-15’ler olduğu, Türklerin nüfus artış oranlarının ise binde yirmilerin üzerinde olduğu göz önüne alınırsa, Türk nüfusun azalması yerine, yıllar geçtikçe artması gerekmektedir. Bu da göstermektedir ki, Bulgaristan bu yeni uygulamayla, istatistikî rakamları keyfî şekilde değiştirmektedirler.

Günümüzde Bulgaristan’da yaşayan Müslüman-Türk nüfusun 2 milyondan fazla ve bunun da genel nüfusa oranı %25 seviyesinde olduğu tahmin edilmektedir.[17] Nitekim bugün, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin kurmuş olduğu “Haklar ve Özgürlükler” isimli bir partinin 20’nin üzerinde çıkardığı milletvekili sayısıyla hükümet ortağı olması, Bulgaristan’daki Türk nüfusunu tespit açılarından önemlidir.

III. Bulgar Mezâlimi

A. 93 Harbi Sırasında ve Sonrasında Bulgar Mezâlimi

Yukarıda ayrıntılı verdiğimiz Bulgaristan’ın nüfus yapısına baktığımızda, Bulgarlar kadar, Bulgar olmayanların da yaşadığı topraklar üzerinde bir “Bulgar Millî Devleti” kurabilmek için, Bulgar olmayan unsurların eritilmesi yoluna gidilmesi gerekmekteydi. Her ne kadar bu politika ile Bulgar olmayan Hıristiyan unsurların uzun vadede Bulgarlaşması sağlanabilir gibi gözüküyorsa da, Müslüman unsurun eriyip kaynaşması beklenemezdi ve beklenilmedi. Nitekim ilk olarak bunu Rusya anladığı için, işgal ettiği yerlerde yaşayan Müslüman-Türkleri göç etmeye zorlamıştır. Nitekim aynı politikayı Bulgaristan’ın kurulması aşamasında Rusya, Bulgaristan için de uygulamayı uygun görmüş, bunun neticesinde, kurulması plânlanan yeni Bulgar Devleti’nin millî bir vasıf taşıyabilmesi için Bulgar olmayan nüfusu ve özellikle de Türk unsurunun “yok edilmesi”, “def etmesi” yoluna gidilmiştir. Kısacası bu politikaya göre, Bulgarların mutlak çoğunluk hale gelebilmesi için, Türklerin “kırılması” yani günümüzdeki kullanımıyla soykırım gerekmekteydi.

Doksanüç Harbi’yle birlikte Tuna ve Edirne vilâyetlerinden Türkleri “def etme” ve “yok etme” politikası, ilk olarak Türklerin silahsızlandırılması ve ikinci safha olarak da Bulgarların silahlandırılması şeklinde tatbik edilmeye başlanılmıştır.[18] Nitekim bu şekilde silahlanan Bulgarlar, Türk askeriyle savaşmak yerine, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Müslüman ve Yahudileri “vahşiyane” bir şekilde katletmeye başlamışlardır.[19] Bu arada, Ruslar da boş durmamışlar, söz konusu mezâlimler karşısında Avrupa’yı yanıltmak ve onların muhtemel bir müdahalesine engel olmak gayesiyle Rumen gazetecilere, Türk askerlerinin de Hıristiyanlara karşı mezâlimde bulunduklarını gösteren yayınlar yapmalarını emretmişlerdir. Sonuçta Bulgarların Müslüman halka yönelik zulüm ve vahşeti Rus generallerinin beklentilerinin bile kat kat üstünde olmuştur.[20]

Bulgar köylülerinin Türklere karşı istenilen seviyede bir tenkil hareketine geçilmesinin teşviki için, Bulgar köylülerine Müslüman-Türk unsurun sahip olduğu topraklar, evler ve mallar vaad edilmiştir.[21] Nitekim bunun semeresi çok kısa zamanda görülmüş ve bu şekilde yüzbinlerce Bulgar kitlesi, sistemli şekilde Türk evlerine yerleştirilmişlerdir.[22]

Bu sırada, gerek Rusların, gerek Bulgarların Müslüman-Türk halkın dinî inançlarına da saygı göstermedikleri hakkında pekçok belge mevcuttur. Nitekim Osmanlı Devleti tarafından gayr-i müslim topluluklara tanınan din hürriyeti, yabancı devlet ve topluluklar tarafından, ülkelerindeki Müslümanlara tanınmamıştır. 93 Harbi sırasında Rus ve Bulgarların halkın dinî inançlarına saldırıları arasında, camilerin ve türbelerin talan edilmesi, Kur’an-ı Kerîmlerin yırtılması, camilerin bazılarının kiliseye, bazılarının ahıra tahvîli,[23] Müslümanların Bulgarlar gibi giyinmeye zorlanmaları, isimlerinin değiştirilmesi sayılabilir. Bütün bunların yanında Müslümanlar zorla kiliselere götürülerek, tenassura mecbur edilmişlerdir. Müslüman-Türk genç kız ve kadınları da Rus ve Bulgar askerlerince tecâvüze uğradıktan başka, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da genelevlerine gönderilmişlerdir.[24]

Rus ve Bulgarlar tarafından Rumeli’nin işgali sırasında işlenen cinayet ve yapılan tahribatlar hakkında Tırnova mutasarrıfının Osmanlı Hükümetine gönderdiği raporda, savaşın devam ettiği yıllarda, sadece Tırnova civarındaki köylerde 4770 Türk katledilmiş, 2120 Türk evi ise yakılmış olduğu belirtilmektedir. Daily Telegraph gazetesi özel muhabirine M. Drew’e gönderilen bir telgraf da, Türklere karşı yapılan insanlık dışı mezâlimin boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. Buna göre; “Yeni Zağra istasyonu civarında 3000 kadar ceset gördük, hepsi Türktü. Köpeklerin ve domuzların bozulmuş cesetleri kemirmeleri…korkunç bir manzaraydı…” denmekteydi. Filibe Valisi de, Bulgarların Serhadli ve civar köylerinde kadın, erkek, çocuk bütün Müslümanların camiye kapatıldığını ve hepsinin boğazları kesilmek suretiyle katledildiğini bildirmektedir.[25] Edirne civarındaki Çürük köyünden Koşukavak’a kadar olan bütün Müslüman ve Rum köyleri Bulgarlar tarafından tamamen tahrip edilmiş ve ahalinin, özellikle de Müslümanların büyük çoğunluğu vahşiyane bir şekilde katledilmişlerdir.[26]

15 Ocak 1878’de Filibe’yi işgal eden Ruslar ve Bulgarlar şehri tamamen yağma etmiş, kadınlara tecavüz edip birçok kişiyi de katletmişlerdir.[27] Bu arada Bulgarlar esir ettikleri Türk askerleri de, burunlarını, kollarını, kulaklarını kesmek gibi akıl almaz işkencelerle öldürmüşlerdir.[28]

Bütün bu mezâlime karşı, Türk halkı tarafından olası bir misillemeye engel olunmak için, Osmanlı hükümeti gerekli tedbirleri almışsa da, Bulgar fanatizmine engel olunamamış ve Bulgarlar tarafından “engizisyon zulmü”nü aratmayan Türkleri yok etme faaliyeti bütün hızıyla devam etmiştir.[29]

Doksanüç Harbi sırasında Türklere karşı uygulanan mezâlimin, ciltler dolusu kitap oluşturacağı düşünülürse, bütün belgelerin burada verilme imkânı olmadığı anlaşılır. Biz burada, örnek teşkil etmesi bakımından, sadece birkaç belge sunabildik.[30] Ancak bu savaş sırasında Tuna ve Edirne vilayetlerinde meskun Türklerin 500 bini ya katledilmiş ya da açlıktan ve hastalıktan ölmüştür. Katliamdan ve hastalıklardan kurtulabilen bir milyonu aşkın Müslüman Türk ahali de canlarını kurtarabilmek maksadıyla göç etmek zorunda kalmıştır.[31]

1879-1890 yılları arasında Şarkî Rumeli olayları esnasında da Bulgarlar, bölgedeki Türk halkını yok etme politikasını yine sistemli bir şekilde sürdürmeye devam etmişlerdir. Bu yıllarda da mahallî idareler, müslümanlara karşı bu gibi saldırıları önlemek yerine tedbir dahi almamışlar, nitekim bu durumdan yararlanan silahlı Bulgarlar, “yakında hepiniz yok edileceksiniz… bütün gayr-i menkulleriniz yağma edilecek” şeklinde Müslümanları sürekli tehdit etmişlerdir. Bu şekilde Müslüman-Türk unsur, vilayetin hemen hemen bütün bölgelerinde, her an Bulgarların zulüm ve baskı ve tecavüzleri ile karşı karşıya kalmışlardır.[32]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ