BUHARA’DAN BURSA VE BOSNA’YA DERVİŞÂNE BİR YÜRÜYÜŞ

BUHARA’DAN BURSA VE BOSNA’YA DERVİŞÂNE BİR YÜRÜYÜŞ

Gelmiştik bir zamanlar
Sarı Saltık’la Asya’dan
Bir bir diyar-ı Rum’a
dağıldık Sakarya’dan
Yahya Kemal

Giriş

Hangi ırk ve coğrafyaya ait olursa olsun, İnsanoğlunun yeryüzündeki macerasında paralellikler olduğu gibi bağlı bulunduğu dinlerin kader çizgilerinde de benzerlikler vardır.

Herhangi bir kişi veya peygamber tarafından temelleri atılan dinin ilk problemi “muhalefet”tir. Çünkü her din yeni bir ses, yeni bir yorumdur. Toplum ise genellikle yeniliklere karşı çıkmaya yatkındır. Bu karşı çıkış çoğu zaman değişik sebeplerle yumuşar, gücünü kaybeder, yeni ses ve yorum kök salmaya başlar.

Yeni din mensuplarının çoğalmaya başlamasıyla “cemaat” fikri doğar, bu giderek ortak kurum fikrini besler, mabetler ortaya çıkar. Cemaati oluşturan ve mabedini kuran din mensuplarının ise yapacağı iş, “rehber”lerinin sözlerini duymak, anlamak ve yaşamaktır. Gönül merkezli bir hareket olan din, insanlar arasında kurduğu aşk ve muhabbete dayalı ilişki ile, ruh dünyasının hikmet ve bereket kapılarını herkese açar. Böylece davet ve irşad faaliyetleri başlar.

Rehber ve elçinin vefatından sonra ne olur? Bu sorunun cevabını bulmak için din ve uygarlık tarihine bakıldığında görülen durum şudur: Din mensupları ve yetkili kişiler ortaya çıkan dinî problemlere çözüm bulmada farklı yorumlar geliştirdikleri için değişik görüşler ortaya çıkmakta ve bu görüşlerin bir kısmı zamanla “bünye”leşerek mezhebe, tarikata dönüşmektedir. Şüphesiz bu yorumların temelinde “Mukaddes metin”lerin tefsir, te’vil, yorum ve yönlendirilmeleri, bir diğer ifade ile akıl-vahiy ilişkileri, akıl-gönül münasebetleri vardır.

Bütün dinler için yapılan bu tespitleri, İslam tarihinin ilk üç asrı büyüteç altına alınırsa aynen görmek mümkündür.

Hz. Peygamber’in sağlığında cemaatleşen, mabedini ve belli oranda organizasyonunu kuran Müslümanlar, onun vefatından sonra gövdesi Arabistan topraklarında olan “İslam ağacı”nın dalları Doğu’da Hindistan’a, Batı’da Berberistan’a doğru uzanmaya başladı. Doğu kolu, İndüs’e, Batı kolu Endülüs’e doğru yürüdü. Sözkonusu dönemde Hıristiyan ve Yahudilerin dışında Budist, Zerdüşt, Şamanist ve Paganist kültürlerle de yüzyüze gelen İslam toplumlarının belli oranda bu kültürlerden etkilendiğini de ifade etmek gerekir.

I. yüzyılda, “Hz. Peygamber’in yerine kim geçecek?” sorusu başta olmak üzere hayatın değişik alanları ile ilgili pek çok konu tartışma gündemine girdi. Yeni din, değişik ırk ve coğrafyalara mensup pek çok insanı cezbederken idarî mekanizmanın başına gelen ilk dört halifeden üçünü, tartışmalar neticesinde -ne acıdır ki-şehit verdi.

Bu yıllarda İslam dünyasında konuşulan, tartışılan meseleleri meşhur Cibril hadisesinden hareketle üç ana başlık altında toplamak mümkündür.

  1. Nasıl inanacağız: İman esasları olarak bilinen altı esas ile ilgili tartışmalar. Allah, melek, peygamber, kutsal kitap, kader ve öbür alem ile ilgili akla gelen yüzlerce meselenin tartışılması, zamanla “itikad/inanç” mezheplerinin oluşmasının ilk zemini oldu: Mutezilî, Eş’arî Matüridî, Şiî…
  2. Nasıl kulluk yapacağız: Namaz, oruç, hac, zekat gibi temel ibadet ve ritüeller, haram-helal, insanlararası ilişkiler gibi temel konularla ilgili tartışmalar da zamanla Amel/ibadet/hukuk mezhepleri olarak tarihte yerini aldı: Hanefî, Şafiî, Hanbelî…
  3. Davranışlarımızın temeli hangi psikolojiye dayanacak: Âhlak adını da alan bu anlayış, dinin hissi boyutu, gönül alanını ele aldı ve işledi. Daha sonraki yıllarda tasavvuf adını alan bu anlayışın ekollerine ise tarikat adı verilecektir. Kadirî, Rifaî, Bektaşî. Bilindiği gibi mezhep ve tarikat kelimeleri Arapça olup her ikisi de “yol” anlamına gelmektedirler.

İslamın mesajını insanlara iletenler aynı zamanda mensup oldukları mezhep ve tarikat anlayışını da onlara ulaştırmışlardır.

Tasavvuf

İlk yüzyıllarla birlikte ortaya çıkan, ülkeler fethetmek, devletler kurmak, ganimetler elde etmek, dünyalık kazanmak, zenginleşmek, saltanatı kuvvetlendirmek gibi gerçekler zaman zaman bazı Müslümanların gündemine şu soruyu taşımıştır: Bir yerde yanlış mı yapıyoruz? Esas işimizi unutup, başka şeylerle mi oyalanıyoruz? Özü, şekle kurban mı ediyoruz? Dünya bizi aldatıyor mu?

İslam dünyasında yetişen alimler, siyasî, ictimaî, iktisadî birçok konuyu tartışarak bu konulara açılım getirirken, zahid, sufî, derviş, veli gibi isimler alan bir grup Müslüman da şu konular üzerine eğilmiştir: Tevbe, zühd, sabır, şükür, zikir, tefekkür, ihlas, uzlet, muhabbet, teslimiyet, tevhid…

Nefs eğitimi/ruh terbiyesi adını da alan bu faaliyetin kökleri -diğer inanç ve ibadetler gibi- Kur’an- ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde idi. Sufiler bu esasları, kendi yorum ve tecrübeleriyle zenginleştirerek topluma sunuyorlardı. Dolayısıyla Kur’an ve Hadisten beslenen İslam kültürü iki ana damar yoluyla insanlığa nüfuz ediyordu: Mezhepler ve tarikatlar. Birincisi, zahirî dünyayı, ikincisi batınî alemi besliyordu. Temel espriyi kavrayabilenler için mezhep de tarikat da bir ayrılığı körüklemezken taassub damarı canlı olanların elinde bu “ayrılık”lar ölümlere dahi sebep olabiliyordu.

İnsanın farklı yorum yapma gücünü ortadan kaldırmak mümkün olmadığına göre mezhep ve tarikatları da yok etmek mümkün değildir. Bu gün yeryüzünde mezhep ve tarikatları olmayan bir din yoktur. Dolayısıyla yapılacak iş, bağnazlık değil, hoşgörüdür. İnsanları mezhep ve tarikatlarına göre değerlendirmemek, bu farklılıkları bir “zenginlik” olarak görmektir. Mezhepleri farklı olanların aynı tarikatın şemsiyesi altında bir araya gelmeleri, tarikatları değişik olanların aynı mezhebin çatısı altında birlikte olmalarının güzelliği görülmelidir. İşte Türk dünyasını yakından tanıyabilmek için bilinmesi gereken hususlardan biri de bu tasavvuf dünyasıdır.

Türkistan topraklarında XII. yüzyılda Ahmed Yesevî’nin temsil ettiği tasavvuf kültürü Ortadoğu ve Horasan bölgesinde işlenmiş, tartışılmış ve zenginleştirilmişti. XII. yüzyıldan önce bugün bilinen tarikatların hiçbiri oluşmamıştı. Ancak sufîler tasavvufî hayat ve düşünceyi belli bir seviyeye taşımışlardı. Özellikle bu hayatın temel terimleri üzerinde uzun uzun sohbet ve yorumlar yapılmış, belli şehir ve şahsiyetlerin etrafında ilk ekoller vücud bulmuştu.

Gazne doğumlu olan, Gazneliler döneminde yaşayan ve Keşfu’l-Mahcûb isimli tasavvuf klasiğinin yazarı olan Hucvirî (öl. Lahor, /1072) bu ilk oluşumları, kurucularını ve özellikle üzerinde durdukları tasavvuf terimlerini genişçe açıklamıştır. Daha sonraki yüzyıllarda Türk dünyasını da etkileyecek olan bu şahsiyetler, ekoller ve temel terimlerini şöyle sıralamak mümkündür:

Hâris Muhasibî Muhasibiye Rıza
Hamdun Kassar Kassariye Melâmet
Bayezid-i Bistamî Tayfuriye Sekr
Cüneyd-i Bağdadî Cüneydiye Sahv
Ebu Hüseyn Nurî Nuriye İsâr
Sehl-i Tüsterî Sehliye Nefs-Hevâ
Hakim Tirmizî Hakimiye Velâyet
Ebu Saîd Harraz Harraziye Fena-Bekâ
İbn Hafîf Hafifiye Gaybet-Huzur
Ebu Abbas Seyyarî Seyyariye Cem-Tefrika

Şeyh-i Türkistan: Ahmet Yesevî

Türk tasavvuf tarihinin temel kitaplarından biri olan Divân-ı Hikmet’te Ahmed Yesevî yukarıda belirtilen üç ana konuyu manzumelerle işlemiş ve İslamla yeni tanışan kardeşlerine sunmuştur. Yusuf-i Hemedanî’nin dört halifesinden biri olan Ahmed Yesevî ile Türk dünyasının kaderi arasında güçlü bir bağ olduğu bilinmektedir.

Hemedan, Bağdat, Merv, Herat gibi o yüzyılın önemli ilim ve irfan merkezlerinde talim ve terbiyesini tamamlayan Hemedanî (öl. Merv 1122) ile Semerkant uleması arasında sohbet halkasının varlığı bilinmektedir. Mürşidi ise Kuşeyrî ve Ebu Said Ebu’l-Hayr’ın yanında yetişen Ebu Ali Farmedî’dir. (öl. Tus 1084)

Hemedanî, müridi Ahmed Yesevî gibi Anadolu’ya gelemedi. Fakat fikirleri, düşünceleri, menkıbeleri geldi. Molla Camî (öl. Herat 1492) onunla ilgili şu anekdotu naklediyor: “Şeyh Muhyiddin-i Arabî eserlerinin birinde şöyle diyor: 1205 yılında Şeyh Evhadüddin Hamid Kirmânî Konya’da evimde bulunduğu zaman bana şöyle demişti: Bizim diyarda Hoca Yusuf-ı Hemedanî isminde biri vardı, altmış yıldan fazla bir müddet şeyhlik ve irşad seccadesinde oturmuştu.”[1]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ