BU KEZ DE DİL YÂRESİ

Cihan DURA

Yazarın şu ana kadar yazılmış 119 makalesi bulunuyor.

Cihan_Dura029

Türk dili uzmanları, zaman zaman dilimiz üzerine makaleler yazıyor, kitaplar yayınlıyor, TV programları yapıyorlar. Dikkat ediyorum, ürünlerinin başlıklarında ara sıra şu ifade yer alıyor: Dil yâresi…. Gerçekten dilimizin hali bir yarayı hatırlatıyor, kanayan bir yarayı.

Ben bir dil uzmanı değilim, ama Türkçe hepimizin ana dili; Yahya Kemal “Bu dil ağzımda annemin sütüdür” demiş. Sorunlarını az çok biliyoruz. Yazımda dilimiz hakkındaki duyarlılığımın ürünü olan bazı tespitlerimi sunmakla yetineceğim.

I) TÜRKÇE’DE YABANCI SÖZCÜK NEDEN FAZLA?

İNSANCIL dergisinde okudum:

Türkçe’de yabancı sözcük oranı VIII.yüzyılda Orhun Yazıtları’nda %1 iken, Uygurlarda %2-5’e, kimi yerlerde %12’ye çıkmış.

Anadolu Selçuklularının resmî dili Farsça imiş. Hacı Bektaşı Veli (1210-1271)Makalat’ını doğrudan Arapça, Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1279) Mesnevi’sini Farsça yazmış. Sultan Veled’in İptidaname’sinde yabancı sözcük oranı %13’müş.

Aşık Paşa’nın Garipname’sinde %20, Ahmet Fakih’in Çarhname’sinde %28’miş. Osmanlı devletinin yükselme dönemiyle doğru orantılı olarak dilimizin yabancılaşma derecesi de yükselmiş: Yabancı sözcük oranı Nabi’de %54, Nefi’de %60, Baki’de %65, Namık Kemal’de %62…

Osmanlıca’nın en yüksek örneklerinde yabancı sözcüklerin oranı %100’lere yaklaşmakta, Türkçe sözcükler ise hemen yalnızca ekler ve bağlaçlar düzeyinde kalmakta imiş [İlhan Yüce, “Halkın Dilinden ‘Sultanüs Şuara’ Diline”, İnsancıl, Haziran 2008].

Peki neden? F. Bacon “Gerçekten bilmek, sebepleriyle bilmektir” der. Neden bu böyle? Aydınlarımız neden gerek görmüş buna? Bu aşırılık neden?

İlk akla gelecek açıklama şu olacak sanırım: “Demek ki Türkçe’yi yetersiz bulmuşlar, en ince fikir ya da duygularını Türkçe ile ifade edemedikleri için Arapça, Farsça sözcükler kullanma ihtiyacı hissetmişler.” Bu bir açıklamadır, ancak bence yeterli değil. Çünkü istedikleri anlamı veren, güzel Türkçe sözcükler yerine de yabancılarını alıp kullanmışlar, çeşm (göz), zülüf (saç), nan (ekmek), şems (güneş),… gibi.

Ancak benim asıl merak ettiğim, bu aşırılık neden? Aklıma gelen sebepleri sayayım:

– Birinci sebep ölçüsüzlük, biz her işimizde ölçüsüz davranan bir toplumuz. Bu olumsuz yönümüz üzerinde bir yazımda durmuştum.

– İkincisi halktan kopukluk… Aydın tabakamız hep halktan uzak durmuş, onu hakir görmüştür. Bu, günümüzde böyle, geçmişte de böyleydi. Halka “avam” demişlerdir, Türk’ü “Etrakı bi-idrak” diyerek aşağılamışlardır. Ondan farklı görünmek istemişlerdir, bu etki altında dillerini bile farklılaştırma yoluna gitmişlerdir.

– Üçüncüsü gösteriş. Bu faktör, ekonomide de etkilidir. İnsanlarda “ne kadar çok yabancı sözcük kullanırsanız, o kadar aydın sayılacağınız” şeklinde bir inanış vardır.

– Çok önemli bir sebep de aydınlarımızın Türkçe sözcük üretme yollarını iyi bilmemeleridir. Tabii başka sebepler de olabilir, bilen aydınlatacaktır bizi.

II) TÜRKÇEMİZİ NASIL FAKİRLEŞTİRDİK?

Basından bir manşet: Emeklilik Hakkı İçin Savaş

Bu başlığı okuyunca birden irkildim: Allah Allah, emeklilik hakkı için savaş nasıl olur? Topla mı, tüfekle mi, bomba atarak mı, PKK’nın yaptığı gibi mayın döşeyerek mi?

Oysa doğru dürüst “Emeklilik Hakkı İçin Mücadele” dense, hiçbir karışıklık çıkmayacak.

Bu kargaşa ya da belirsizlik, bilinçsiz ve fanatik bir “Türkçeleştirme”nin ürünüdür. Bilim dışı bir özleştirme Türkçe’nin birçok inceliklerinin silinip gitmesi, dilimizin fakirleşmesi sonucunu doğurmuştur.

– Artık ne teklif ediyoruz, ne tavsiye ediyoruz, yalnızca öneriyoruz.

– Bahis demiyoruz, mevzu demiyoruz, sadece konu diyoruz.

– Emniyet etmekle, itimat etmek bir mi? Olsun, biz ikisi için de güvenmek deriz, olur biter.

– Artık harbe de, mücadeleye de savaş diyoruz.

– Hayal başka, rüya başka; ama biz ikisine de “düş” demeyi marifet sanıyoruz.

– Mümkün, muhtemel artık ikisi de olası! (“mümkün” karşılığı “olanak” tutmadı, unutulma yolunda.)

– Tekâmül başka, inkişaf başka… Ne önemi var, artık ikisine de gelişme diyoruz biz.

– Karşın diye bir ucube yarattık, rağmen de, karşılık da kaçacak delik arar oldu.

– Seyretmekle, takip etmek bir mi? Aman sen de, başka sorun mu yok, izlemek neyimize yetmiyor?

– Birçok yerde çok yerine oldukça demeye başladık, ziyade yerine de çok diyoruz.

– Taarruz, tecavüz… İkisine de saldırı diyenler var.

– Tayin etmek, tespit etmek de öyle… Elimizden geldiğince belirlemek diyoruz.

– Tercih etmek ve intihap etmek… Haydi intihap etmek yerine seçmek oldu diyelim; ama tercih etmek farklı bir seçmek değil midir?

– Batı dillerinde değişmenin türlü anlam ayrıntılarını ifade eden sözcükler vardır (Fransızca’dan örnek vereyim, İngilizceleri de hemen hemen aynıdır: Changement, modification, variation, transformation, mutation, permutation…). Türkçe’de bunların hemen hepsi için değişme diyoruz, öyle ki mübadele (échange) için bile iktisatçılarımız değişim diyor ve iyi bir şey yaptıklarını sanıyorlar.

III) İNCELTME İŞARETİMİZ

Bir TV kanalında bir reklam ve şu ifade: ANI DURDUR

Bir şey anladınız mı? Ben anlamadım, bir süre şaşkın bakakaldım, nedir bu diyerek…

Biraz kendimi zorlayınca anladım ne demek istendiğini. İlk bakışta “anı” sözcüğünü “hâtıra” anlamında düşünmüş, bir anlam yakıştıramamıştım. İkinci bakışta “anı” sözcüğünü “zamanın en küçük parçasını” şeklinde okumayı akıl ettim, böylece çıkmazdan kurtuldum.

Bu basit olaydan bir ders çıkarmakta gecikmedim: Türkçe’de, bazı seslilerin başına koyduğumuz şu şapkacıktan (^) vazgeçmemek, hatta yazılarımızda üşenmeden, bolca kullanmamız gerekiyor. Eğer yukardaki ifade şöyle yazılsaydı, hiç duraksamadan ne demek istendiğini ânında anlayacak, A harfini uzatarak okuyacaktım:

ÂNI DURDUR

Türkçe’de daha pek çok karışıklıklar meydana geliyor, bu şapkacığı gerekli olduğu yerde kullanmamak yüzünden. İşte hemen aklıma gelen örnekler:

Kar, karı, kara başka; kâr, kârı, kâra başka…

yar başka, yâr başka…

hala başka, hâlâ başka…

adet başka, âdet başka…

aşık başka, âşık başka…

Bazı gençlerimiz “imkân” yerine, “imkan” diyor ki, işitince tüylerim diken diken oluyor.

Asla üşenmeyelim; şapkacığımızı, inceltme işaretimizi kullanalım, yerli yerinde kullanalım, telaffuzunu da ona göre yapalım.

IV) GENÇLERİN TÜRKÇESİ

Genç bir arkadaştan bir e-posta aldım.

Ne yazık ki yeni kuşak Türkçe anlatıma önem vermiyor. İmla kurallarına uymuyor. Bu, herhalde yaşadıkları çağın bir hız çağı olmasından ileri geliyor ya da Türkçe eğitiminin yetersiz olmasından. Aldığım iletide tespit ettiğim hatâlar şunlar (kendisinden özür dileyerek sıralıyorum):

– Noktalama işaretleri yok.

– Gerekli olan yerlerde (cümle başlarında, özel isimlerde) büyük harf kullanılmıyor.

– Bazı sözcükler yanlış yazılmış.

– Bazı cümleler iyi kurulmamış.

– Kesme işareti kullanılmamış.

– “de” bağlacı ayrı yazılmamış.

– Satır başı yapmak yok.

İşte aldığım ileti:

hocam yazılarınızı beğenerek okuyorum size bir sorum olacaktı abinin biriyle tartışırken türkiyenin 1923 yılından 2002 yılına sattığı toprak sayını 5 yılda 2ye katlamışız diye söyledim daha önce internette değişik sayfalarda görmüştüm ama bana kaynak göster dedi ben de araştırdım ama öyle onun inancağı türden kaynak bulamadım gerçi bulsam da inanmayacaklar adamlar takım tutar gibi bağlanmışlar anlatmak istesende her cümleye her söze bir cevapları var sadece islamı savunuyor diye(savunduğuda tartışılır işlerine öyle geliyor) adamı bir nevi peygamber olarak görüyorlar bana önerebileceğiniz 1923-2002 arası ve 2002-2008 arası satılan toprak sayısını bulabileceğim bir kaynak önerebilir misiniz tesekkürler…

Çok daha güzel Türkçe anlatım biçimlerini bir yana bırakırsak, iletinin aşağıdaki gibi yazılmış olması gerekirdi (Yaptığım düzeltileri kararttım):

Hocam, Yazılarınızı beğenerek okuyorum, size bir sorum olacaktı. Abinin biriyle tartışırken, “Türkiye’nin yabancılara sattığı toprak sayısını son 5 yılda 2’ye katlamışız” dedim. “Daha önce Internet’te değişik sayfalarda görmüştüm ama bana kaynak göster” dedi. Ben de araştırdım ama öyle onun inanacağı türden kaynak bulamadım, gerçi bulsam da inanmayacaklar; adamlar takım tutar gibi bağlanmışlar, anlatmak istesen de her cümleye, her söze bir cevapları var. Sadece İslam’ı savunuyor diye (savunduğu da tartışılır, işlerine öyle geliyor) adamı bir nevi peygamber olarak görüyorlar. Bana 1923-2002 arası ve 2002-2008 arası satılan toprak sayısını bulabileceğim bir kaynak önerebilir misiniz? Teşekkürler…

Diyeceksiniz ki “çağ değişti hocam, bilgisayar çağındayız artık”.

İyi de, ben de bilgisayar kullanıyorum, ancak dilimi hatasız kullanmak için elimden geleni yapıyorum. Bu azim ve özeni gençlerimize de aşılayabiliriz.

Kaynak: http://www.cihandura.com

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ