BOZKURT’UN DİLİ OLSA…

BOZKURT’UN DİLİ OLSA…

Cemil Meriç vaktiyle ülkemizdeki “sözde aydınlara” işaret ederek “Son yıllarda garip bir mahlûk türedi Türkiye’mizde. Tek sahife tarih okumadan milletin mazisini keşf, halini tasvir, istikbalini tanzim eden bir allame türü… Hafızamızı kaybettik. Hafızamızı, yani şuurumuzu…” demişti.

Büyük mütefekkirin şikâyet ettiği “garip mahlûk”, yani “tek sahife tarih okumadan milletin mazisini keşf, halini tasvir ve istikbalini tanzim eden allame türü” hala aramızda dolaşıyor. Üstelik günümüzde karşılaştığımız bu “allameler”, eski örneklerinin çağın modern gereçleriyle donanmış yeni versiyonları. İktisattan sosyolojiye, hukuktan uluslararası ilişkilere, fizikten atom mühendisliğine kadar akla gelebilecek her konunun mütehassısı olan bu “allamelerimiz”, bilhassa söz konusu tarih olunca “şeyhü’l-müverrihîn” kesiliyorlar. Zira tarih; ideolojilerinin, mensup oldukları grupların, politik hesaplarının ve ticari menfaatlerinin peşinde koşan siyasetçi, ideolog, yazar, çizer, sanatçı, iş adamı, tüccar ve bilumum meslek erbabının, kitleleri etkileme konusunda başvurdukları en kolay ve etkili yöntem. Hâl böyle olunca da ortaya, hiçbir ilmi kaygı taşımadan ileri sürülen, dolasıyla bazen bir kısmı, bazen yarısı ve çoğu zaman da tamamı yalan ve yanlış bilgilerden oluşan popülist iddialar ve bu iddialar üzerinden başlatılan tartışmalar yaşanıyor.

Son zamanlarda tarih bilimini ideoloji ve popülizme kurban birçok Marksist, Liberal ve “İslamcı” meslek erbabı, ittifak halinde ve bir seferberlik havası içinde, memleketteki her musibetin kaynağını “milliyetçi”, “faşist”, “ultra faşist” ilkel tarih anlayışına bağlayarak, artık bu anlayışın değişme zamanının geldiğini, bu anlayışın bir ürünü olarak tarih kitaplarımıza giren içinde “Türk” nâmının geçtiği her şeyin birer safsata olduğundan dem vuruyorlar. “Yıllardır kandırılıyoruz. Aslında Hunlar Türk değildir.” diye başlayan iddialar “Milli Mücadele diye bir şey yoktur.” diye devam ediyor. Bu iddialara bakılacak olursa, tarihte “Türk” diye bir şey hiç mevcut olmamış…

Çoğu tarihçi olmayan sair meslek erbabı tarafından ortaya atılan bu iddialar, tarihi bir bilim olarak kabul eden, her araştırmasını, ortaya koyduğu her görüş, iddia ve tezi tarih biliminin temel ilkeleri ve metodolojisine, bilim ahlakına uygun olarak açıklamaya çalışan tarihçiler ve tarihçi olmamakla beraber akıl ve vicdan sahibi olan herkes tarafından büyük bir üzüntü ve ibretle takip ediliyor. Her ne kadar gereken cevaplar verilse de, mesele bir deli, kuyu, taş ve kırk akıllı hikâyesine benzediğinden ve bu hikâyenin kahramanı deli olduğundan, netice pek değişmiyor.

***

İddialardan birisi de “Ergenekon Destanı”nın Türklere değil Moğollara ait olup Cumhuriyet’in ulus-devlet projesi kapsamında Türklere mal edildiği görüşü. Esasen daha önce de zaman zaman gündeme getirilmiş olan bu görüş, ülkenin uzun süredir yaşadığı siyasi, sosyal ve ekonomik buhranda büyük payı olduğu düşünülen bir organize suç şebekesine (!) ve bu suç şebekesine (!) karşı açılan davaya Ergenekon adının verildiği dönemde Türkiye’nin en çok satan gazetesinin (!) bir köşe yazarının “Ergenekon Efsanesi Kime Aittir” başlıklı yazısıyla tekrar dillendirildi.[1]

Konjonktür uygundu ve yazar “Ergenekon Destanı” ile ilgili yazısı üzerinden Cumhuriyet, Atatürk, millet, milliyetçilik ve Türklük mefhumlarını hedef alıyordu. “Bir yalana çok fazla insanın inanması, sahte olanı gerçek yapmaz.” diye başlayan yazı “Türklerin çıkış’ efsanesi olarak anlatılan Ergenekon bir safsatadan ibaret. Sahte masallar dünyasında mutlu bir şekilde yaşamak mümkün. Ama birilerini mutlu eden bu hayaller, başkaları için bir kâbusa dönüşmüş ise, uyanmanın vaktidir” diye devam ediyor ve “Hikâyenin aslı şöyle” deyip, Cumhuriyet’in ulus-devlet projesi kapsamında inşa edilmeye çalışılan tarih anlayışı eleştiriliyor. Ardından da Ergenekon Destanıyla ilgili, yazarın görüşünü destekleyen birkaç bilgi verildikten sonra “Milli Eğitim Bakanlığının bu sahtelikleri ders kitaplarından acilen temizlemesi” teklif ediliyor.

Yazının son paragrafları da gayet ilgi çekici. Üstelik rastgele yazılmış cümlelerden ibaret değil. Her bir ifade özenle seçilmişe benziyor. Yazar, “kutsal, inanç”, “kurt” ve “putları parçalamak” ifadelerini birbirine bağlamak suretiyle doğrudan olmasa da dolaylı bir şekilde birilerine putperest göndermesi yapıyor. Nasıl bir anakronizm ise bir organize suç şebekesine (!) “Ergenekon” denmiş olmasını, “Ergenekon Destanı”nın safsata olduğuna bir delil gibi sunuyor ve neticede “Moğol efsanesindeki kurdun izini aramak yerine Osmanlı’dan kalma haritaların ayrıntılarına bakmak, bir kurdun peşinden gitmemek, sahte tarih, bizim yeniyetme halklar gibi büyük görünmek için sahte bir tarihe ihtiyacımız yok,Osmanlı’dan devraldığımız miras zaten yeteri kadar büyük.” demek suretiyle sadece Ergenekon Destanı, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar değil, Selçukluları bile reddeden bir Türk tarihi anlayışı ortaya koyarak “büyük tarihimizi” sadece Osmanlıyla sınırlıyor.

Biz burada, “Ergenekon Destanının Moğollara ait olduğuna” dair iddianın, bu destan üzerinden yürütülen politik ve güncel tartışmalara girmeden sadece tarihî bakımdan tenkide değer bulduğumuz yönlerini ele alacağız.

Bu açıdan baktığımızda yazarın iddiasını temellendirdiği üç husus dikkat çekiyor:

ı- “Ergenekon Efsanesi, farklı versiyonları ile Çin kaynaklarında geçen ve Moğol kabilelerine atfedilen efsanelerden biridir.”

2- “Ergenekon Destanının bizdeki versiyonunun kaynağı olan İlhanlı tarihçisi Reşîdü’d-dîn, Câmi’ü’t-Tevârîh isimli tarih kitabında bu efsaneyi bir Moğol efsanesi olarak naklediyor.”

3- “Osmanlı’da, Selçukluda en küçük izine rastlanmayan bir hikâye, nasıl olup da Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte 3 bin yılın içinde birdenbire ‘keşfedilmiş’tir.”

Sırayla değerlendirelim:

1- Evet, bütün destan ve sözlü edebiyat ürünlerinde olduğu gibi Ergenekon Destanının da farklı varyantları mevcuttur. Bahaeddin Ögel, “Türk Mitolojisi I” isimli eserinde “Türklerin Kurttan Türeyişi İle İlgili Efsaneler” başlığı altında Çin kaynaklarında kaydedilmiş olan biri Wu-sunlara, diğeri Ka-oçı yani Töleslere ve Göktürklere ait olmak üzere üç varyanttan bahsetmekte ve Göktürklere ait kurttan türeyiş efsanesin de üç farklı Varyantını vermektedir.

Ancak iddia edildiği gibi, bunların hiçbiri Moğol kabilelerine ait değildir. Anlaşıldığı kadarıyla yazar, destanın ilk varyantına konu olan Wu-sunların Moğol olduklarına dair bir iddiadan hareket etmektedir ki başta Çin yıllıkları olmak üzere hiçbir kaynakta bunu teyit edecek bilgiye tesadüf edilmez. Hun Devleti döneminde Orta Asya’da varlığını sürdüren en önemli boylardan biri olan Wu-sunlar MÖ 174’den önce Çin’in batısındaki Kansu Eyaletinde yaşayan ve asırlarca bölgede varlıklarını devam ettiren bir Türk boyudur. Çin kaynakları onların Türkçe konuştuklarını, Hunlara tâbi olduklarını, hayat tarzı ve adetlerinin Hunlarla aynı olduğunu zikrederler (Han Hanedanlığı Tarihi, s.60; Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s.104 vd; Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, s.17 vd).

Bu bilgilere rağmen Wu-sunların Moğol olduklarını ve üç farklı Çin kaynağında Türklerin türeyiş efsanesi olarak kaydedilmiş olan Ergenekon Destanı’nın Moğollara atfedilmesi mümkün değildir.

2- Gelelim “Ergenekon Destanı’nın bizdeki versiyonunun kaynağı olduğu” iddia edilen İlhanlı tarihçisi Reşîdüd-dîn in Câmi’ü’t-Tevârîh’i ve bu eserde Ergenekon Destanı’nın bir Moğol efsanesi olarak nakledilmesine… Reşîdü’d-dîn’in Camiüt- Tevârîh’i, destana ait ilk kayıtlardan yaklaşık 1500 yıl sonra M.S. 14. yüzyılın başlarında kaleme alınmıştır. Cengiz Han’ın torunu Hülagü tarafından kurulan İlhanlı Devletinin veziri olan Reşîdü’d-dîn’in bu eseri, “modern anlamda ilk dünya tarihi ve Türk tarihinin İslâm devrinde yazılan ana kaynaklarının en önemlisi olarak kabul edilmekte olup eserde Oğuz Han destanının bir varyantı ve 24 Oğuz boyunun listesi de bulunmaktadır.

İki ciltten oluşan eser mukaddime ve Oğuz Kağan Destanıyla başlar. Reşîdü’d-dîn’in, Cengiz Han’ın atalarından önce Oğuz Destanı’nı kitabının başına koymuş olması dikkat çekicidir. Birinci ciltte ayrıca; ı-Türkler ile Moğolların dâstânî tarihi, 2- Cengiz Han, 3-Ögedey Kağan-Timur Olcaytu, 4-Hülegü – Argun, 5-Gazan Han, 6. Zeyil; ikinci ciltte ise 1. Eski Peygamberler ve İran tarihi, 2-Peygamber’in hayatı, 3-Halîfeler tarihi, 4-Gazneliler tarihi, 5-SelçukluIar tarihi, 6-Hârizmşâhlar, Salgurlar, Kertler, 7- Fâtimîler ve İsmailîler, 8-Oğuz Han ve soyunun tarihi, 9-Çin tarihi, 10-Benî İsrail tarihi, 11-Frenk ve kayserler tarihi ve 12-Hind tarihi bulunmaktadır.

Câmi‘ü’t-Tevârîh”in İslamiyet’i henüz kabul eden İlhanlı kültür muhitinde ve İlhanlı sarayında görevli bir vezir tarafından yazılmış olması, eserin Moğol kültür çevresinin izlerini taşımasına sebep olmuştur. İslâmî tesir ise gerek Moğolların gerekse Türklerin İslamiyet öncesi tarihlerinden bahsedilirken görülmektedir. Sözgelimi İslamiyet öncesi döneme ait Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Kağan, İslam muhitinde kaleme alınmış diğer varyantlarında da olduğu gibi Müslüman olarak kaydedilmiş, Müslüman olmayan babası Karahan ve diğer gayr-ı Müslimlerle cihat yapan bir kahraman haline gelmiştir. Bu meyanda Reşîdü’d-dîn’in Moğol muhitinin tesiriyle Moğollara mal ettiği Ergenekon’un hikâyesinde de “Ergenekon’dan çıkış” yer alırken, “kurttan türeyiş” üzerinde pek durulmaz. Dolayısıyla İlhanlı Veziri Reşîdü’d-dîn’in bu hem çok muahhar hem de İlhanlı (Moğol) tesiri taşıyan rivayetini oldukça dikkatli değerlendirmek gerekir.

3- “Ergenekon Destanı’na Selçuklu ve Osmanlı çağında rastlanmadığı” iddiasına gelince: Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra onlar hakkında bilgi veren İslam müellifleri, Türklerin İslam öncesi tarihlerinden ya hiç bahsetmemişler ya sadece İslamiyet’e aykırı görmedikleri hususları dile getirmişlerdir. Bazen de kişi, olay veya söylenceleri İslamiyet’le özdeşleştirmek suretiyle “Müslümanlaştırmışlardır.” Nitekim yukarıda bahsettiğimiz Oğuz Han’ın İslâmî dönemde kaleme alınan eserlerde Müslüman olarak kaydedilmesi, İslamiyet’i Cend’e geldikten sonra kabul ettiği bilinen Selçuk Bey’in veya babasının çok önceden Müslüman olduğu gibi rivayetler bundan mülhemdir.

Aynı durum Müslüman Türkler için de geçerlidir. Nitekim İslam medeniyetine girerek eski inançlarının bir kısmını terk eden, bir kısmını ise İslâmî motiflerle süsleyerek devam ettiren bir toplumda, İslam’ın temel ilkelerine aykırı olan “totemcilik” gibi algılanabilecek “kurttan türeyiş” efsanesinin devam etmesi mümkün değildir. Eğer Oğuz Kağan gibi “kurt” da “Müslümanlaştırabilseydi”, Selçuklular ve Osmanlılar hakkında bilgi veren İslam müellifleri bu destanın da İslâmî varyantını kaydedebilirlerdi.

Tabii ki bu durum sadece Müslümanları bağlıyordu. Zira Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra bazı gayr-i Müslim müellifler tarafından kaleme alınmış eserlerde Türklerle “kurt” arasında kurulan efsanevî ilişki devam etmekteydi. Mesela Selçuklular hakkında bilgi veren Süryanî Mihael ve Ebû’l-Ferec, Selçukluların ortaya çıkışının “dişi bir köpeğin (kurt) onlara yol göstermesi neticesinde” olduğunu açıkça belirtmişlerdir. İşin asıl önemli yanı ise söz konusu gayr-i Müslim müelliflerin bu bilgiyi, Alp Arslan’a sunulduğu ve Selçukluların ilk dönemleri hakkında geniş bilgi verdiği bilinen “Meliknâme” isimli eserden nakletmiş olmalarıdır. Süryanî Mihael ve Ebul-Ferec in gördüğü bu eser, ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır. Aynı yazarlar, eserin meçhul müellifinin, verdiği bilgileri Selçuklu ailesine mensup olan yaşlı bir adamdan, muhtemelen İnanç Yabgu’dan dinlediğini kaydetmiştir ki, bu durum, Selçuklulara bir kurdun önderlik ettiği efsanesinin, bizzat Selçuklular tarafından da kabul edildiğinin bir göstergesidir. Aynı eserden istifade ettiğini bildiğimiz Müslüman müelliflerin (mesela Ravzatu’s-safâ müellifi Mîrhönd) “dişi kurt”tan bahsetmemiş olmalarının sebebinin yukarıda bahsettiğimiz “endişe” olduğu muhakkaktır.

Diğer taraftan Osmanlıların son dönemlerine kadar, Türk tarihinin genellikle İslam tarihi içinde mütalaa edildiği, buna bağlı olarak Türk tarihine hele de eski Türk tarihine dair malumatın olmadığı malumdur. Buna karşılık Batılı oryantalistlerin kaleme aldığı Türk tarihiyle ilgili eserlerde söz konusu bilgilerin yer aldığı görülmektedir. Nitekim büyük ölçüde bu eserlerden istifade edilmek suretiyle kaleme alınmış olan ilk dönem Türkçülerinden Şıpka Kahramanı Süleyman Hüsnü Paşanın “Tarih-i Âlem’’inde, Mete’den Oğuz Kağan’dan bahsedildiği, hatta ikisinin aynı şahıs olabileceği, Oğuz Kağan’la Zülkarneyn peygamber arasında bağlantı kurulduğu gibi, Türklerin menşeiyle ilgili rivayetler arasında Ergenekon Destanı da zikredilmiştir (Tarih-i Âlem, s.430). 1870’li yıllarda kaleme alınan bu eser, Osmanlılar döneminde eski Türklerden bahsedilen ilk eser olup bu tarihten sonra bu tür çalışmalar artmıştır.

***

Ergenekon Destanı’nın Osmanlı Devletinin son dönemlerinde ve özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında daha fazla revaç bulmasının temelinde türlü gizli amaçlar (!) aramanın gereği yoktur. Zira bu durumun temel sebebi, bu dönemlerde gelişen milliyetçilik fikrine paralel olarak eski Türk tarihine yönelik ilginin artmasıdır. Başlangıçta Batı’da yapılan çalışmaların tercümelerinden ibaret olan Türk tarihi araştırmaları, başta milliyetçi yazar ve düşünürler üzerinde olmak üzere Osmanlı kamuoyunda büyük etki yaratmıştır. Zira iki üç yüz yıldır Batı karşısında gerilemekte olan Osmanlı Türklüğü, Türklerin anavatanın Turan veya Türkistan denen yer olduğunu, bugün Rus işgalinde bulunan bu coğrafyada geçmişte çok büyük ve köklü bir medeniyet kurmuş olduklarını öğreniyor, Türk tarihinin, Türk dilinin ve Türk kültürünün eski çağlarına merakları artıyordu.

Bu süreçte etkili olan faktörlerden biri de Türk coğrafyasının muhtelif bölgelerinden Osmanlı ülkesine gelen Türk Dünyası aydınları idi. Rus hâkimiyetinden kaçarak Türkiye’ye gelen bu aydınlar, Türk coğrafyası, Türk tarihi, Türk dili ve kültürü hakkında geniş malumat sahibi olup Türkiye’deki Türkoloji/Türkiyat çalışmalarının öncülüğünü yaptılar. Neticede başta tarih, kültür, dil ve edebiyat olmak üzere her sahada güçlü bir milli cereyan başladı. Cihan Harbinden sonra ülkeyi işgal altından kurtaran hareketin ruhu, bu milli ruh olduğu gibi, yeni Türk devletinin temel felsefesini de milliyetçilik oluşturmuştu.

Bu durumda Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında nasyonalizmin cazibesine kapılan aydınların, Batı medeniyeti karşısında yeni yeni öğrendikleri eski Türk tarihinin ve o güne kadar bihaber oldukları milli hislerin tesiriyle, asırlardır gizli kalmış, unutulmuş bazı eski mitleri, Türklük bilincinin güçlü birer sembolü olan “Ergenekon” ve “kurt” simgelerini “keşfetmelerini” ve bunlara sıkıca sarılmaları yadırganamaz. 600 yıllık devletlerinin çöküşüne şahit olmuş bir neslin, verdikleri “kurtuluş mücadelesi” sonrasında kazandıkları başarıyı, eski tarihlerinde buldukları Ergenekon’dan çıkışa benzetmek suretiyle tarihî bir hatıraya nazire yapmalarında bir beis olamaz. Beis olan Türk çocuklarına güç, adalet, kahramanlık, güzellik, sevgi, aşk ve daha birçok mefhumla özdeşleştirilerek sunulan ve bu haliyle edebi, akademik ve ansiklopedik bilginin çok ötesinde adeta birer “idol” olarak anlam dünyasına sokulan Afroditlerin, Herküllerin, Zeusların, Aşillerin, İrislerin, Artemaların, Kibelelerin, Hadeslerin, Hektorların, Helenlerin, Herakleslerin, Selene(a)ların, Pandoraların ve daha nicelerinin sahteliğinin değil de “Ergenekon Destanı”nın tartışmaya açılması, üstelik bu destan üzerinden Cumhuriyet, Atatürk, millet, milliyetçilik ve Türklük mefhumlarının hedef alınmasıdır.

Doç. Dr. Erkan GÖKSU

Dokuz Eylül Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim üyesi e-posta: erkangoksu@hotmail.com

Alıntı Kaynak: “Bozkurt’un Dili Olsa…”, Türk Ocağı’nın 100. Yılında Milliyetçilik ve Kimlik Tartışmaları, (Ed: Vedat Elden-İkbal Vurucu), Konya Türk Ocağı Yay, Konya 2013

[1] Söz konusu yazı Mümtazer Türköne’nin 22 Şubat 2009 (Pazar) tarihinde yayınlanan “Ergenekon Efsanesi Kime Ait” başlıklı yazısıdır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al