BOZKIR GÖÇEBELERİNDE SOSYO-EKONOMİK YAPI

BOZKIR GÖÇEBELERİNDE SOSYO-EKONOMİK YAPI

İslamlık öncesi devir Türk toplumlarında İktisadî ve İçtimaî yapının esaslarını oluşturan temel faktör bozkır kültürüydü. İlgili dönemde Türklerin siyasî , İktisadî ve İçtimaî yapısını tanımlamak ve kavramak için bu temel öğeyi, yani bozkır kültürünü hesaba katmadan yapılacak çalışmalar eksik hatta temelsiz kalma riski taşıyabilir. Bu nedenle çalışmanın genel karakterini, atlı bozkır kültürünü oluşturan ya da uçsuz bucaksız bozkır ortamında tabii çevrenin meydan okumasına başarıyla cevap vermek suretiyle, bu yapının ayrılmaz bir parçası haline gelen Türk topluluklarıyla onların yaşadıkları coğrafya olarak belirlemek lazımdır. Avrasyalı göçebeler de stepin, fiziksel tabiatın Arktik buzlarından ya da tropik cangıllarından hiç de aşağı kalmayan meydan okumasına başarıyla cevap verebilmiş eşsiz süvarilerdir.

Bozkırda sürüp giden yaşantı, yüzyıllarca özelliğinden bir şey kaybetmez. Ne Çin sınırına bitip tükenmez akınlar yapan Hun süvarileri, ne Roma’yı haraca bağlayan Atilla orduları ne de bütün bir Avrasya sahasını bir baştan diğer başa çiğneyen Moğol atlıları; hepsi de kurak yıllarda, bozkırın seyrek otları üzerinde, tarım sahalarının sınırlarına kadar bir damla su bulabilmek için maceradan maceraya koşan yoksul Türk-Moğol çobanları olarak, Peçili ve Mâveraünnehir’in kapılarında, şaşkınlık içinde yerleşik medeniyetin mucizesini, bereketli mahsulünü, ağzına kadar tahıl olan köyleri, şehirlerin ihtişamını seyretmektedir[1]. Bu mesele, aslında sosyolojik bir vakıadan başka bir şey değildir. Bu nedenle yerleşik ve göçebenin birbirlerine karşı hissettiği duygular da, aynı modern bir şehirde bulunan kapitalist bir cemiyet ile, proletaryanın birbirine karşı beslediği duyguların aynısıdır. İsterse Kuzey Çin’in sarı topraklarını, İsterse İran’ın bahçelerini, isterse Kiev’in zengin kara topraklarını işletsin tarım cemiyetlerinin çevresinde, çoğunlukla korkunç iklim şartlarına sahip, her on yılda bir su kaynakları kuruyan, otlakları yok olan, hayvanları ölen fakir otlaklar kuşağı bulunuyordu (Grousset, 1996:6-7).

Bozkırın adamı bu anlamda doğuştan asker ve bağımsızlık[2] tutkunu muharip bir topluluk olarak nitelendirilebilir. Kadim dönem Türk sosyo-ekonomik yapısını, bu iki unsurdan ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Burada bir konu gerçekten ilginç ve üzerinde durulmaya değer niteliktedir. Bu mesele Orhun ve Gök-Türk kitabelerinde görülen ve çok erken diyebileceğimiz bir dönemin ürünü olan “ulusal kimlik” bilincinin kaynakları meselesidir. Daha on dokuzuncu yüzyılda bile kendilerini İtalyan değil de Sicilyalı[3], Napolili, hatta Luccalı veya Salernolu olarak gören insanlar bulunmasına karşın, nasıl olmuş da bu bölgenin insanı çok erken bir dönemde kendini farklı bir ulusal aidiyet kümesine dahil etme başarısını gösterebilmiştir? Mesele aslında sanıldığı kadar karmaşık değildir. Bir insan denizi olan Çin’le kurulan yakın münasebetler, her zaman bozkırlı atlı göçebeler aleyhine bir seyir izlemiştir[4]. Çin’i istila eden güçler daima Çin tarafından yutulmuş, asimle edilmiştir. Aynısı Roma’yı istila eden kuzeyli kavimler için de geçerlidir[5]. İşte bundan dolayıdır ki toprağa çok da bağlı olmayan bütün göçebelerde, soya bağlı aidiyet ve bu aidiyetin geliştirdiği kimlik ve bağımsızlık tutkusu kendi varlık sebeplerinin temel sâiki olagelmiştir. Bozkırın adamı çok iyi biliyordu ki, yerleşik hayata geçmek; ister başat güç, isterse başkasının boyunduruğuna girme şeklinde olsun, asimle olma yani yok olmayla aynı anlama gelen, doğrudan kendi varlığına yöneltilmiş bir tehditti. Bozkırda bozkırın şartlarına göre yaşamak, işte tam da bu noktada daha önemli ve belirleyici bir faktör olarak anlam kazanıyordu. Bu nedenle ekonomik ve sosyal yapıyı olduğu kadar askerî ve siyasî yapıyı da, bozkır ve onun şartları şekillendirmiştir demek çok da abartılı sayılmaz. Her ne kadar aynı fizikî çevrenin her toplum üzerinde sürgit aynı etkiyi icra ettiğini söylemek mümkün değilse de (Toynbee, 1978:103), çevre tipi ile toplum şekilleri arasında doğrusal ve kuvvetli bir ilişki olduğu da bilinen bir gerçektir (Bloch,1983:20).

Marx’ın ileri sürdüğü Asya Tipi Üretim Tarzı ise bütün genellemeci yaklaşımlarda görüldüğü gibi realiteden hareketle ortaya atılmış tümevarımcı bir yaklaşımdan ziyade, belli ön kabullere dayandırılmış tümdengelimci katı ve ideolojik bir yaklaşımı temsil ediyor. Buna göre mülkiyet biçimi, “Topluluğun fertler üzerindeki kontrolünün sıklığı ve fertlere bu topluluğun bir üyesi sıfatıyla toprak verilmesi” şeklinde özetleniyor. Bu tip toplumlarda ürün devlet tarafından toplanıp dağıtılıyor. Ticari değişimler kâr ve zarardan ziyade, tek taraflı olarak yapılmakta ve köydeki üretim-tüketim birliğini bozma imkanından mahrum gözükmektedir. En önemlisi kentle kırlar arasında ticari ilişkilerin kurulmayışıdır (Türkdoğan, 1981:49)[6]. Halbuki Türk toplumunda yaylak-kışlak hayat tarzı, toplum hayatının vazgeçilmez iki ayrı parçasını oluşturur. Böylesi bir toplum yapısında artık değere devletin el koyması anlamında bir ekonomik ilişkinin varlığına dair yeterli derecede bilgi ve belge olduğu söylenemez[7]. Ayrıca bu tür bir yaklaşımın tüm aydınlanma filozoflarında olduğu gibi, doğrusal tarih felsefesinden hareket eden dar bir anlayışı temsil ettiğini söyleyebiliriz.

Bunlara kısaca temas edildikten sonra, Türk kültürünü oluşturan bozkır hayatı ve onun çevresinde gelişen İktisadî ve İçtimaî yapının nasıl teşekkül ettiği sorusunun cevabı bulunmaya çalışılabilir. Fakat her şeyden önce meselenin daha rahat anlaşılabilmesi için Türklerin yaşadığı coğrafya ve o coğrafyada hakim olan bozkır kültürünün ana hatlarıyla ortaya konulması gerekir.

Türklerin Ana Yurdu

Türklerin ataları olması kuvvetle muhtemel bulunan beyaz ve brekisefal ırk, Altay-Sayan, Tanrı dağları ve biraz da Kazakistan’a yayılmıştı. M.Ö. 1700 tarihlerinde göçebe ve muharip bir kavmin kültür, sanat ve ırkî hakimiyetini Hun hatta Göktürk çağına kadar devam ettirdiğini biliyoruz (Ögel, 1988:17). Bu sahada yaşayan kavimlerin sanat yönünden kendilerine mahsus bir sanat üslûbu oluşturmaları ve bu üslûbu muhafaza etmeleri, ancak siyasî birliklerini kurmuş olmalarıyla açıklanabilir (Ögel, 1978:28i)[8].

Son zamanlarda yapılan etimolojik araştırmalar da bu tezi kuvvetlendirmektedir. Zira M.Ö. ikinci bin ortalarına ait bazı dil yadigarlarının ortaya koyduğu gerçek, Türklerin o tarihlerde hem kuzey batıdaki eski Ural’lı kavimler, hem de güney batıdaki Hind Avrupa dillerini konuşan Ari kavimlerle[9] etkileşim halinde olduğunu göstermektedir (Kafesoğlu,1986: 47). Söz konusu sahalarda birtakım Türkçe deyimlerin kullanılıyor olması, bu sahanın Türklerin yaşadığı coğrafya olması ihtimalini güçlendiriyor. Türklerin ataları olması kuvvetle muhtemel bulunan beyaz ve brekisefal bir ırkın, Altay-Sayan ve Tanrı dağları ile biraz da Kazakistan’a M.Ö. 1700 tarihlerinde yayılmış oldukları (Kafesoğlu, 1986: 25; Rasony,1988:3) son linguistique araştırmalarla da ortaya konulmuş bulunuyor (Ögel, 1978: 7).

Bozkır Kültürü

En geniş kapsamıyla Orta Avrupa’dan Güney Rusya ve Kuzey Sibirya ormanına kadar uzatılabilecek bir bölgeyi içine alan Türklerin hareket sahası, güneyde Hayber Geçidi’nin yol verdiği Hindikuş dağları ve doğuda İran platosu ve hatta Anadolu yaylasına[10] kadar uzatılabilir. Bu bölgelerde “bozkır, yer yer yerini başka bitki ve iklim örtülerine bırakır ve Gobi, Taklamakan gibi ya da renkli kum çölleri, kırmızı kumlu Kızılkum, beyaz kumlu Akkum, kara kumlu Karakum gibi ıssız çöllere dönüşür. Kıyılarında çok eski uygarlıkların yerleştiği nehirler Orta Asya’yı baştan sona donatırlar; kuzeyde Altay’dan gelen Yenisey, kuzeydoğuda Amur ya da Baykal Gölü’nü besleyen zengin sular; güneydoğuda Hoang-ho Irmağı’nın (Sarı Irmak) üst yakası, ki bu akarsuyun kıvrımında Ordos ülkesi kurulmuştur; batıda Tanrı dağları ve Pamir Platolarından çıkan ve Aral Denizi ve Balkaş Gölü’nü besleyen ya da bataklıklarda son bulan ırmaklar; İli, Çu, Talaş, Arapların Seyhun, eskilerin Yaksart olarak adlandırdıkları 3.000 km uzunluğundaki Sirderya, Zeravşan, Müslümanların Ceyhun, klasik tarihçilerin Oxus dedikleri 2.540 km uzunluğundaki Amuderya ırmağı, Sincan merkezindeyse Tarım ırmağı (2.179) bulunmaktadır.” (Roux, 2001:22-23)

İlk Türk bozkır kültürünün oluşturulduğu mekan olan bu bölgelerde bozkır, yılda aldığı ortalama yağmurun 550 mm’nin altına düşmediği ve çok yerde, 500 metreden yüksek rakımlı yaylalardan meydana gelmekteydi (Kafesoğlu, 1986:201). Uçsuz bucaksız bu haliyle bozkırın belki de en fazla fiziki benzerlik gösterdiği öge, herhangi bir kara parçasıyla ölçülemeyecek kadar haşin olan okyanustur. Stepin yüzeyiyle okyanus yüzeyinin ortak yanı, insanoğluna ancak konak noktaları halinde açık olmasıdır. Geniş yüzeyinin hiçbir noktasında step (adalar ve vahalar dışında) insanlara kalıcı bir varolma, dinlenme ve yerleşme imkanı tanımaz. Her ikisi de yolculuk ve ulaşım bakımından insanoğluna kolaylık sağlar; ama her ikisi de sürekli bir “devam”ın gerekliliğini her an hatırlatır. Aksi halde bütün bütüne ve hemen bu alanın sınırlarından “dışarı” çıkıp sağlam topraklar üzerinde kendilerine yer bulmaları, “yerleşmeleri” gerekir (Toynbee, 1978; 1,144).

Passarge’ye göre steppe, Hettner’e göre Winter-kalte Grassteppe denilen ve koyu siyah kestane renginde toprağı olan esas bozkır, açık bir havza ve daha yağışlı olmasına rağmen sert kontinental, kışın çok soğuk ve kar fırtınalı, yazın umumiyetle kurak bir iklime sahiptir. Yazın ara sıra şiddetli sağanaklar dahi kuraklığı gideremez. Bu bölgenin tipik hayvanı attır. Daha kuzeydeki nehir vadilerinde ve yüksekliklerde ormanlıklar bulunmaktadır (Kafesoğlu, 1986:210-211; Doğan,1990:60). Bozkırın sert yapısı, bozkır kavimlerini ister istemez etkilemiştir. Maddi kültür açısından çok da ileri sayılmayan göçebe, askerî bakımdan muazzam bir ivme, karşı konulamaz bir üstünlük kazanmıştır[11]. Bundan dolayı bozkırın atlı göçebeleri derhal organize olabilen muharip bir toplum yapısı geliştirmişlerdir[12]. Modern zamanların ateşli silahları neyse, göçebenin sahip olduğu eşsiz değerdeki şaşmaz okçulardan meydana gelen süvari birlikleri de oydu. Esasen bozkırın dahili tarihi, en güzel otlakları ele geçirmek için itişip kakışan ve bazı hallerde gezinmeleri asırlar süren hayvan sürülerini yaylak ve kışlak arasında getirip götüren Türk-Moğol kavimlerinin tarihinden ibarettir. Geniş bozkır sahalarında iklim ve coğrafya gereği sürekli hareket halinde olan göçebeler, toprak bağlılığını[13] değil, soy aidiyetini birinci plana almışlardır. Zaten eski Türk telakkisine göre gündoğusundan günbatımına kadar her yer “Türk Yurdu” sayılıyordu. Sosyal kimlik aile, oymak, ve kabile içinde gelişirken, sınırlı otlakları kullanmak zarureti, aile ve gurup ilişkilerini güçlendirmekle kalmayıp hukuk anlayışının da gelişmesine sebep olmuştur (Kafesoğlu, 1986:211; Rasony,4).

Toynbee’ye göre “Hayvancı göçebelik ekonomik etkinliklerin en uzmanlaşmış olanlarından biridir.” Çünkü diyor, ‘yerleşik bir ev ve toprağı ekme imkanından yoksun olan göçebe, elindeki tek kaynak olan sürüsüne dayanmak zorundadır, yiyeceğini, giyeceğini, barınağını, yakıtını, ulaşımını ve aynı zamanda stepteki başka topluluklarla tahıl ve demir[14] gibi en hayati ihtiyaçlarını değiş tokuş edebilmek için bir de fazlasını onlardan sağlamak zorundadır. Tarımla uğraşanların görece durağanlığının tersine Göçebeler son derece hareketlidir. Ne var ki oldukça kalabalık sayıda insan ve hayvan guruplarının, çorak ve düşman bir çevrede hareketini organize etmek sayısız lojistik sorunlarla sınırlandırılmıştır. Göçebe, kendisi, ailesi, sürüleri ve davarları stepin geniş alanlarında, hayvanların ardarda yemlenebileceği otlak alanlarının kapasitesini belirleyen iklimin yıl-döngüsüne de uyarak bir otlaktan diğer otlağa manevra yapmak zorundadır. Koca ıssızlıkta kaybolmak ya da çok geniş bir alan üzerine serpiştirilmiş birbirinden uzak sulama noktalarını ve meraları kaçırmak istemiyorsa -zaten bu meraları kaçırması kendisinin de sürüsünün de ölümü demektir- gideceği yönü ve uzaklığı çok iyi hesaplaması gerekir. Göçebe Başkanının, sürekli İktisadî savaş içinden zaferi söküp alması, her şeyden önce düşünmek, kendine güvenmek, maddî ve manevî dayanıklılık gibi erdemlere bağlıdır. Göçebeliğin zorlaması davranışta ve fiziksel yapıda katı ve yüksek bir standart ve çok gelişmiş bir bağlılık ve klan dayanışması güdüsünü getirir; bu özellikler olmazsa, step boyunca kıvrıla kıvrıla disiplinle ilerleyen katar, hiç birinin yalnız başına hayatta kalması mümkün olmayan atomlaşmış parçacıklar halinde dağılır/ (Toynbee, 1978; 1,146).

Bozkır göçebeleri orman, çöl ve balıkçı göçebe topluluklarından farklı olarak üretken (hayvan besiciliği ve ziraat) bir yapıyı temsil eder. Bozkır dışındaki göçebe toplulukları ise, asalak yani avcı kültürünü oluşturmuşlardır. Faaliyetleri ferdî olduğundan, sosyal dayanışma ve organizasyon kabiliyetleri sınırlıdır. Yukarıda zikredilen bu durum, ekonomik sosyal ve hukukî yönleri ile tarihte ilk olarak ortaya çıkan sosyal organizasyon şekillerini ihtiva eden belirtiler olarak nitelendirilebilir. Menghi’nin deyimiyle bu husus, Ural-Altay kavimlerinin dünya tarihinde ilk olarak hayvan beslemek ve atı ehlileştirmek suretiyle olağanüstü devlet kurma kabiliyeti şeklinde yerleşik kavimlere intikal ettirdikleri önemli bir medenî merhale olarak nitelendirilebilir.

Nüfus kesafeti ve komşu kavimlerin taarruzları sonucu sürekli yer değiştirme zarureti ve göç etmelerle, bu göçlerin nizamî bir şekilde devamını sağlamak için soy bağı yanında töre bağının da bir şekilde güçlenmiş olması kuvvetle muhtemeldir[15]. Bozkır kültüründe önemli başka bir unsur ise, demirdir. Demir, Türk mitolojisinde çok önemli bir yere sahiptir (Ögel, 1978: 62 vd.). Tarihi vesikalar da, demiri bol miktarda kullanan kavimlerin Ural-Altay kavimleri olduğunu göstermektedir (Kafesoğlu: 212).

Demir ve atla sair kavimler karşısında karşı konulmaz bir üstünlük kazanan bozkırlı göçebe kavimler, güneş bayrak, gök çadır ülküsüyle gündoğusundan günbatısına kadar çok geniş sahalara hakim olma kudretini gösterebilmişlerdir. Hukuka yani töreye uygun bir şekilde nizamî olarak organize olunmakla ancak başarılabilecek olan bu durum, söz konusu toplulukların aynı zamanda kanun koyucu özelliklerinin de bariz bir belgesi olarak değerlendirilebilir[16].

Türk Töresi

Eski Türkler Töre sözünü Törü şeklinde söylerlerdi. Türklerde Töre deyiminin ifade ettiği anlamlar çok değişiktir. Eski Türklerde Töre daha çok ‘Devletin kuruluş düzeni ve işleyişi’ şeklinde anlaşılmıştır (Ögel, 2001: 469).

‘II gider töre kalır’ deyişi de toplumda genel-geçer manada kabul görmüş ‘kurallar bütünü’ ‘adetler’ ya da bir tür ‘hayat tarzı’ hatta bunların tümünün üstünde hepsini içeren devlet ve toplum hayatının özü gibi anlam zenginliklerine sahiptir. “Hanlar atası Oğuz Han Söyledi/ Böyle türe ü erkan eyledi/ İşbu resmile vasiyet kıldı ol/ Ta ola oğlanların Türe yol.” Nesilden nesile intikal eden bu ifadelerde Oğuz Han, atalar atası, ilk babalığın türe-yolu’nu gösterir. Geç zamanlara kadar kuşaktan kuşağa geçmiş olan bu rivayette Oğuz Han kişi görünümünden çıkar, töre’nin yol (kural, usûl) olarak kalabilmesi için, vazgeçilmez gens’ler birliği şekline girer (Hassan, 1986:163).


ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ