BORÇLANMANIN ŞEYTAN ÜÇGENİ NASIL TAMAMLANDI?

Cihan DURA

Yazarın şu ana kadar yazılmış 119 makalesi bulunuyor.

Cihan_Dura006

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, yurttaşlarımızı birkaç ay önce bakın nasıl uyarıyordu: “Dünya çok karışık, ilerde ne olacağını bilmiyoruz. Oysa Türkiye’de krediler çok hızlı artıyor. Aşırı bir borçlanma eğilimi var. Bir miktar fren mekanizmalarını kullanmak gerekmektedir.

Sayın Başçı uyarısında son derecede haklı, ancak geç kalmış bir uyarı bence… Türkiye borçlanma eğilimi gerçekten yüksek ve giderek şiddetlenen bir ülke… Çevre ülkeleri arasında Rusya’dan sonra dünyanın en borçlu ekonomisi konumunda. Borçlanma aşırılığını bilhassa özel sektörde ve tüketici kredilerinde gözlemliyoruz.

I) ÖZEL SEKTÖR BORÇLANMAYA DOYMUYOR

a) AKP iktidarında dış borç yapısında esaslı bir değişim oldu: Özel dış borçlanmada daha önce görülmeyen artışlar kaydedildi.

Özel kesimin dış borçları AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda sadece 43 milyar dolardı; sonraki yıllarda ise âdeta patladı: Kamu ve TCMB borçları aşağı yukarı yerinde sayarken, özel sektörünkiler muazzam bir sıçrama yaptı: 2006’da 121 milyar dolara, 2007 ikinci çeyreğinde 139 milyar dolara fırladı; artış 96 milyar dolar, yüzde 200’den fazla!… Doğal olarak özel sektörün, toplam dış borç stokundaki payı da yüzde 34’den yüzde 60’a tırmandı. İktisatçı yazar Mustafa Sönmez söz konusu değişikliği şöyle dile getiriyor[1]: “AKP’nin iktidara geldiği 2002 sonunda dış borç 130 milyar dolardı ve üçte ikisi, çoğu IMF’ye olmak üzere, devlet borcuydu. AKP iktidarında özel sektör borçlandıkça borçlandı. 2011 sonuna geldiğinde özel kesim borç miktarı 203 milyar doları ve toplam 307 milyar dolarlık borcun üçte ikisini buldu. Bu, AKP iktidarında özel borçların yüzde 372 artması demekti.” (Ne desek…, AKP iktidarı dış borçlanmayı da özelleştirdi mi desek acaba?)

Özel sektörün yurtdışından sağladığı uzun vadeli kredi borçları ise, son 8 yılda yaklaşık 2,5 kat arttı. Sektörün 2004 yılında 37 milyar dolar düzeyinde bulunan uzun vadeli kredi borcu, 2011 yılında 127 milyar dolara ulaşmış bulunuyordu. Yurtdışından gerçekleştirdiği borçlanmalarda en fazla artış 2005-2006 döneminde oldu.

Peki nedir sebebi dış borç yapısındaki bu âni değişikliğin? Özel dış borç stoku neden AKP döneminde böylesine coştu? Ne oldu, ne değişti de böylesine keskin bir rota değişikliğine sahne oldu Türkiye ekonomisi? Şöyle diyen var: Özel sektör “dış ticaret açığını fonlamak” amacıyla dış borçlanma yapıyor. Olayın en yaygın ve makul görünen açıklaması ise şu olmalı: Türkiye’de TÜSİAD’çılar başta olmak üzere bir kısım özel girişimci, sözde “iş adamı”, kolay ve havadan para kazanma peşinde. Üretmiyor, rantiyecilik yapıyor, oturduğu yerde cebini doldurmaya bakıyor. Peki, nasıl? Yaptığı şu: Dışardan düşük faizle kredi sağlıyor. Yabancıdan borçlandığı dövizleri TL’ye çevirip devlete yüksek faizle borç veriyor. Dış krediye ödediği faizle, Türk halkının sırtından aldığı faiz arasındaki farkı cebine indiriyor[2]. Yüklendikleri bu “devasa borç yükü” sayesinde büyüdükleri için, düşük kur politikasının da sürdürülmesini istiyorlar.

Acaba AKP hükümetinin özel dış borçlar ve bu borçların böylesine artması karşısındaki tutumu nedir? Amiyane bir ifadeye müsaade edilirse, Esfender Korkmaz’ın kaydettiği gibi yanıtı şudur: “Bana ne özel sektörün borcundan!…” Bu anlayış son derece yanlış… Çünkü bir temerrüt durumunda, dış alacaklılar, doğrudan devletin yakasına yapışacaktır. İkincisi, özel sektörün dış borcu aynı zamanda devleti de ilgilendirir. Çünkü “ABD, Almanya, Fransa gibi ülkeler kendi paralarıyla borçlanıyor. Bu ülkelerde iç ve dış borç ayrımı yoktur. Kendi dolarları veya avroları ile dış borç alıp, aynı para ile geri ödüyorlar. Buna karşılık Türkiye’de durum farklı: Türkiye dövizle borçlanıyor. İster devlet, ister özel sektör olsun, sonunda bu borçları dövizle –yabancı parayla- ödemek zorundadır. Ayrıca dövize ihtiyacı vardır, şu veya bu şekilde dolar veya avro bulmak zorundadır. Ödeme sırasında dövize olan talep artacak, kur da etkilenecektir.

Akla gelen bir nokta da şu: Devlet her alandan çekildiği gibi sanki dış borçlanmadan da çekiliyor, bir bakıma dış borçlanmayı de özelleştirdi. Bir diğer rant alanı olarak, daha da palazlansınlar diye bizim “para babaları”na bıraktı.

b) Dış borçlanma, bilindiği gibi, ülkeden faiz şeklinde yıllarca sürebilecek kaynak çıkışına sebep olur. Nitekim yabancıların Türkiye’ye açtıkları kredilere ödenen toplam faiz –yani yurt dışına kaynak aktarımı- büyük bir miktara ulaşmış bulunuyordu: 2002-2011 döneminde 88,4 milyar dolar!… Dış borç faiz ödemelerinin 2002’de 6,4 milyar dolar olan yıllık tutarı, 2004’te 7 milyar dolara çıkmıştı; 2008 yılında ise 12 milyar dolarla en yüksek düzeye ulaşmıştı. 2010’da ve 2011 yılında 8,6 milyar dolara geriledi. Son iki yıldaki gerilemeye rağmen, dış borçların hâlâ yüksek düzeyde olan bir yıllık faiz yükü bulunmaktadır[3].

Ülkeden böyle dış borç faizi şeklinde kaynak çıkışının başlıca olumsuz etkisi cari açığı artırmasıdır. Dahası dış borçlar açığı kapama ve Hazine’yi finanse etmek için alındığından, faiz çıkışının ülkeyi yoksullaştırıcı etkisi de vardır. Öte yandan Türkiye riskli ülke sayıldığı için, dış krediler yüksek faizle alınıyor. Bu durum, belirttiğim iki etkiyi daha da şiddetlendirmektedir.

Çirkin Batı’nın kendi dışındaki, sömürmek istediği ülkelere karşı kullandığı serbest ticaret, özelleştirme, yabancı sermaye, … gibi ekonomik silahlardan biridir borçlandırma. Bu yoldan bir yandan faiz yoluyla finans kapitalini nemalandırır, bir yandan da borç verdiği ülkeden türlü iktisadi ve siyasi ödünler koparır. Tabiî ülkedeki işbirlikçileri de katılır bu soygun mekanizmasına. Türkiye ne yazık ki böyle bir istismar tuzağına düşürülmüş bir ülkedir.

II) HALKIMIZ DA BORÇLANMA GİRDABINDA

Türkiye’de AKP iktidarının başta gelen işlerinden biri de, tüketici kredileri ile kredi kartları kullanımında yarattığı büyük patlama olmuştur. Ekonomik kriz sonrası son 10 yılda alınan önlemlerle faizler aşağı çekildi. Faizlerin bu düşüşü yıllarca ertelenmiş olan konut, otomobil, beyaz eşya talebini arttırdı. Bankacılık sektörünün çeşitli uygulamaları, türlü kampanya ve taksit imkânları vatandaşın tüketim iştahıyla birleşince, Türkiye harcama müptelası bir ülke haline geldi. Ülke ekonomisinin “dış açığı”na benzer, bir tür “açık” daha oluştu: Tüketici açığı!…

Başka bir deyişle ülkemizde birey düzeyinde borçlanma başladı: Halkımız ciddî ve tehlikeli bir şekilde borç altına girmeye, ürettiğinden daha fazla tüketmeye, gelecekteki kazançlarını şimdiden harcamaya yöneldi. Bu değişikliği en iyi, borçlu sayısı ile borç miktarında görebiliyoruz: 2002-2010 arasında tüketici kredisi borçlu sayısı 1,6 milyondan 11,3 milyona yükselirken, tüketici kredisi borcu da muazzam bir artışla 2,8 milyar TL’den 122,2 milyar TL’ye tırmandı[4].

Aynı eğilimi başka rakamlarda da görebiliriz: Merkez Bankası haftalık bültenine göre mevduat bankalarının tüketici kredileri ve bireysel kredi kartları kullanım tutarı 9 Mart 2012 itibarıyla 219 milyar liraya yükselmiş bulunuyordu. Aynı tarihte, bireysel kredi kartı kullanım tutarı ise 55 milyar lira idi. Gerçekte bir ödeme aracı olan kredi kartı “bir kredilendirme aracı”na dönüşmüştür. 13 Nisan 2012 itibariyle Türk halkının kişi başına 14 bin 200 lira kredi borcu bulunuyordu.

Bu arada AKP döneminde, bankacılık sisteminin yarısından fazlasının yabancı bankacıların –küresel şirketlerin- mülkiyetine geçmiş olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

SONUÇ

Türkiye’de bir sacayağı tamamlanmıştır: Eskiden kamu dış borçları önde idi, epeydir özel sektör borçlanması onu geçmiş bulunuyor. Ve sıra halka geldi. O da birey düzeyinde borç batağına sürüklendi. Bir diğer deyişle şeytan üçgeni tamamlanmış oldu.

Halkımız artık üretmekten çok tüketmeyi düşünüyor, öyle terbiye edildi; bol bol harcıyor, daha doğrusu üretmeden harcama imkânına kavuşturuldu. Ona bu imkânı Neoliberal küreselleşme politikaları sağlıyor. Nasıl? Yurttaşlarımızı bol bol borçlandırarak!… Küresel şirketlerin finansal sermayesi böylece nemalanmış oluyor. Biz borçlanırken, onlar –içerdeki zengin ortaklarıyla- bol bol faiz geliri elde ediyorlar.

Peki nereye kadar? Bir örnek var önümüzde: Yunanistan!… Borçlarını ödeyemez duruma düşen komşumuz… Ve dikkat isterim değerli okur, dünyada ilk kez bir devletin iflasından söz ediliyor, o devlet Yunanistan!…

Kaynak: http://www.cihandura.com


[1] http://mustafasonmez.net
[2] Cihan Dura, Derin Komplo: Türkiye’nin Yeniden İşgali, İleri yayınları, İst., 2008, s.439 vd.
[3] Naki Bakır, Dünya, 26.2.2012
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ