BÖLÜM: 6 KURT BAŞLI SANCAK

BÖLÜM: 6 KURT BAŞLI SANCAK

İlkbahar bitmiş, yazın sıcaklığı başlamıştı. Büyük Çin duvarının kulelerini bekliyen nöbetçilere gelip geçenler için sıkı buyruklar verilmişti. Görünürde bir şey yoktu. Fakat Çin çaşıtlarından gelen haberler tetik davranmanın lüzumunu bildirmekte birleşiyordu.

Bir Türk atlısı, Çin sınırları içinden kuzeye doğru at sürüyor, büyük duvara yaklaşıyordu. Buralarını iyi bilen birisi olduğu güvenle at sürüşünden belliydi. Duvara yaklaşınca hiç durmadan yukarı çıkacak yollardan birine saptı; duvarın üstüne varınca yine durmadan sağdaki kuleye doğru yürüdü. Kuledeki Çin çerileri bir atlının yaklaştığını görünce yolunu kestiler.

– “Dur bakalım! Kimsin? Nereye gidiyorsun” diye bağırdılar.

Bu Türk, Çinceyi bir Çinli gibi konuşuyordu:

– Yabancı değilim.

– Adın ne?

– Tonyukuk!

Kulenin yüzbaşısı bu adı işitince içerden fırlamış, onu karşılamıştı. Tonyukuk’u tanıyordu. Fakat bu zamanda burada ne aradığını bir türlü kestiremiyordu:

– “Tonyukuk! Buradan geçemezsin” dedi.

– Neden?

– Yasaktır.

– Sana güvenerek buraya kadar gelmiştim.

– Geçip ne yapacaksın?

– Bir gönül işi…

Çinli sırıttı:

– Düğüne beni de çağırır mısın?

– Sen istedikten sonra elbet çağırırım.

– Ama ben seni yine bırakmam. Hem burada kapı da yok. Nereden çıkacaksın?

– Sana düğün olacak dedim ya. Nerden çıkacağıma karışma. Sen yalnız bana yol ver.

– Veremem.

– Verirsen senin için iyi olur.

Tonyukuk bunu söyliyerek kemerine el attı. Çinli yüzbaşı anlamıştı. Tonyukuk’u kolundan tutarak biraz daha uzağa götürdü:

– “Ben senin tanışınım. Anlaşabiliriz” dedi.

Tonyukuk bir kese akçayı kemerinin iç tarafından çıkararak duvarın mazgalına iliştirdi. Çinlinin gözleri parlamıştı:

– “Öteki kuleleri nasıl geçeceksin” diye sordu.

Tonyukuk gülümsedi:

– Senin yardımınla!

– Benim yardımımla mı?

– Evet!

Yüzbaşı korkar olmuştu:

– “Ben o kadarına karışmam” diye haykırdı. Tonyukuk atına atlamıştı.

– “Ben de zaten şaka yapmıştım. Orasını bana bırak” diyerek atını dörtnala kaldırdı.

İkinci kuleye yaklaşırken karşıdan çıkan nöbetçilerin yaylarına ok yerleştirdikleri gözünden kaçmadı. Doludizgin onlar yaklaşırken kendisi de sadağından ilk oku çekerek gezleyip fırlattı. Nöbetçilerin biri bu oku göğsüne yiyerek sırt üstü yuvarlanmış, berikiler de Tonyukuk’a ok çekmeğe başlamışlardı. Sağından solundan oklar uçarken Tonyukuk dörtnala at sürüyor, bir yandan da Gök Türk çabukluğu ve nişancılığı ile sadağından ok çekerek Çinlileri deviriyordu. Kulenin tam önüne vardığı zaman sağ kalanlar içeri kaçmışlar, fakat o geçer geçmez yeniden çıkarak ardından ok yağdırmağa başlamışlardı. Aynı zamanda kuledeki Yüzbaşı Ven ateş yaktırarak, daha sonraki kuleye tehlike işaretini vermiş, beş yüz adım ilerdeki kuleden de Çinliler çıkarak Tonyukuk’a doğru yürümeğe başlamışlardı.

Tonyukuk ardına ok çekerek dörtnala ilerlerken Yüzbaşı Ven’in attığı oku sağrısına yiyen at şahlanarak acı acı kişnedi. O zaman Tonyukuk keskin bir ıslık çalarak “ayda!…” diye bağırdı ve atını mahmuzlıyarak duvarın kıyısına doğru önünde atıyla birlikte sıçrıyarak duvardan aşağı uçtu.

Tonyukuk’un atladığı yer duvarın en alçak yeriydi fakat yedi sekiz adam boyunda olan bu yerden atlıyanın da sağ kalmıyacağı belliydi. Çinliler bunu bildikleri için atın da, sahibinin de ölmüş olduğuna muhakkak diye bakıyorlar, hatta çerilerden bazıları bu atlayışın korkunçluğu dolasıyla aşağıya bakmaktan bile çekiniyorlar, garip bir korku duyuyorlardı. Halbuki Tonyukuk büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla atlamış, atı duvarı aşarken atının eyerine basarak ayağa kalkmış, atın yere düşmesine bir adam boyu kala da kendisini onun üstünden fırlatarak toprağa düşmüştü. Tam o sırada, yüz adım kadar ilerde bir toprak yığını arkasından duvarı gözetliyen bir atlı,yedeğindeki atla birlikte hızla Tonyukuk’a yaklaşmıştı. Tonyukuk yedekteki ata sıçrayınca ikisi de kuzeye doğru at sürmüşlerdi. Bu işler o kadar çabuk olmuştu ki Yüzbaşı Ven duvardan aşağıya bakınca ölü attan başka bir şey görememiş, nal seslerini işitip de gözlerini biraz daha kaldırınca iki atlının kaldırdığı tozları görerek bol keseden sövmeğe başlamıştı.

***

Bir ağaçlığın kıyısında atının üstünde ufku gözliyen Kutluk Şad  dört nala iki atlının geldiğini görünce toprağa dikmiş olduğu gönderini kavradı. Bu gönderin tepesinde altından bir kurt başı vardı. Göndere takılı al bayrağın üzerinde yarım aya benziyen bir yay resmi bulunuyordu.

İki atlı Kutluk Şad’ın yanına gelince atlarından indiler. Yere diz vurarak onu selâmladılar. Şad söze başladı:

– Tonyukuk! Boyla Bağa Tarkan! Kurt başlı sancağı artık kaldırıyoruz.

Tonyukuk’u, Çin duvarının dışında beklemiş olan Boyla Bağa Tarkan cevap verdi:

– Yıllarca bugünü bekledik.

Tonyukuk ilave etti:

– Kurt başlı sancağı kaldırmak için en elverişli çağdayız. Çünkü Çin’in ruhu yıpranmıştır.

Bozkurt soyunun olgun ve dinç bir oğlu olan Kutluk Şad yine söze girişti:

– Tonyukuk! Tarkan! Kür Şad’dan beri bu beşinci davranıştır. Siz benimle birlik olursanız, Tanrı yardımı ile Gök Türk devletini yeniden kurar, Ötüken’den dört yana ordular yürütürüz. Tanrı yardım ederse çerimiz kurt gibi, yağı çerisi koyun gibi olur. Tanrı dilerse Ötüken’de Türk türesi yürür, Kadırkan’dan Demirkapı’ya dek Türk budunu birleşir. Atalarımın yurdunda, atalarımın devletini diriltmek için sancağı kaldırıyorum. Bu savaşa benimle birlikte atılacağınıza söz veriyormusunuz?

İki şakırtı işitildi: İki Türk beği kılıç çekmişlerdi. Türk göreneğince and içtiler:

– Gök girsin, kızıl çıksın!…

***

Tonyukuk küçük tahta levhalara yazılar yazarak inandığı adamlara yandaki dağınık Türk obalarına yollamış, onları Kutluk Şad’ın bayrağı altına çağırmıştı. O gün toplantı günüydü. Akşama kadar dört bucaktan on beş kişi daha gelerek Kutluk Tegin’in tuğuna girdiler. Bunların arasında Onbaşı Örpen’le Börü Beğ, Kızıl, Taçam ve son olarak yetişen Urungu da vardı.

Ertesi sabah Kutluk Şad’la on yedi kişisi, Gök Türk devletini diriltmek için harekete geçmişlerdi. Tonyukuk’un tavsiyesi ile ilk önce Çin karakollarından birine saldırıp bir başarı kazanmayı uygun görüyorlardı. Bu başarı Türkler arasında duyulunca kendilerine katılanlar çoğalacak, birliğe doğru bir adım atılacaktı.

Tonyukuk, Çin kulelerinin durumunu iyi biliyordu. Yirmi yıldır aynı kulede duran Yüzbaşı Ven’in yaman bir Türk yağısı olduğunu da biliyordu. Ona vuralacak darbenin tesiri daha büyük olacaktı. Tasarı ona göre hazırlandı: Bu kulenin yakınında, yarım günlükten daha az bir yere birkaç çadır kuruldu. Kutluk Şad’ın erlerinden birkaçı her gün atlara binerek kuzeye avlanmağa gidiyorlar, çadırların içinde de birkaç er gizli duruyor, fakat çadırdan dışarı hiç çıkmıyorlardı. Yalnız deliklerden güneyi gözlüyorlar, gelen giden var mı diye bakıyorlardı.

Birkaç gün sonra Yüzbaşı Ven’in çaşıtları bir Türk obasının oraya konduğunu bildirince Ven’in asık suratı gülümsedi. Bir yıldır kendisine hiçbir av çıkmıyordu. İşte yine şu ıslak sıçanların hakkından gelecekti. Bir sabah en seçme çerilerinden otuz atlı alarak gafil Türk obasına yöneldi.

O gün Börü Beğ’in buyruğundaki dört er nöbette idiler. Gözlerini uydurdukları çadır deliklerinden Çinlileri görünce hazır bulunan çıraları tutuşturdular ve bunları çadırın tepesindeki deliğe tuttular. Tepedeki delikten çıkan duman, uzakta gizlenmiş olanlara Çinlilerin yaklaştığını bildiriyordu. Yüzbaşı Ven’in otuz atlısı obaya yüz adım kadar yaklaşınca içerde saklı duranlar Börü Beğ’in buyruğu ile dışarı fırlayarak yan yana durdular ve Gök Türkler’e yakışan bir çabuklukla Çinliler’i ok yağmuruna tuttular. Otuz Çin çerisi bir anda karmakrışık oldu. Fakat karşılarında yalnız beş Türk yayası görünce yüzbaşılarının buyruğu ile onlara doğru at saldılar. Çinliler bir yandan dökülüyor, bir yandan da Türkler’e yaklaşıyordu. Çoğunun atı vurulmuş, yaya kalmışlardı. İki taraf birbirine değdiği zaman Çinliler yirmi kişi kalmış, bu yirmiden yarısının da atları vurulmuştu.

Şimdi çadırların önünde sert bir kılıç vuruşu başlamıştı.

Yüzbaşı Ven, Gök Türkler’e yaklaşmak üzere iken atı vurulduğu için yaya kalmış, fakat hemen sıçrayarak Börü Beğ’in karşısına dikilmekten de geri kalmamıştı. Çinlilerin kimi atlı, kimi yaya olduğu için birbirlerini de çiğniyorlar, beş kişinin hakkından gelemiyorlardı.

Çadırda kadın ve çocuk bulup da kolayca bir başarı kazanacağını sanan Ven, bu çetin çerileri görünce kuşkulanmış, fakat yapacak başka bir şey olmadığı için de kılıç tokuşturmaktan geri kalmamıştı.

Börü Beğ, biri Yüzbaşı Ven olan iki yaya Çinliyle vuruşuyor, ötekiler arkalarını çadırlara vermiş oldukları halde bir kalabalığa karşı çarpışıyorlardı.

Ven, bir iki deneme yaptıktan sonra sert bir saldırışla ileri bir adım attı ve karşısındakini devireceğinden emin olduğu bu kılıç vuruşunu yaparken “al” diye haykırdı. Fakat bu saldırış kendisine az kalsın pahalıya mâl oluyordu. Börü, keskin bir çelişle onun kılıcını yana savurmuş, öyle sert bir hareket yapmıştı ki yüzbaşının kılıcı yere düşmüştü. Ven geriye fırlıyarak çabucak kılıcını yerden aldı. Yeni bir hücuma hazırlanıyordu. Fakat bu sırada anlamadığı bir şey oldu: kendi çerilerinden atı olanlar birdenbire dönerek güneye doğru kaçmağa başladılar. Kuzeye bakan Ven işi anlamakta gecikmedi. İlerden, tozu dumana katarak bir bölük atlı doludizgin geliyordu. Ven pusuya düşürüldüklerini sezdi. Yanındaki yedi sekiz yaya çerisiyle yeniden Gök Türkler’e saldırdı.

Artık Börü Beğ’le teke tek döğüşüyordu. Demin kendisiyle pek kolay vuruştuğu Börü’nün karşısında şimdi adım adım geriliyor, hatta çenesinde açılan bir çizikten de kan sızıyordu. Yüzbaşı Ven Çin ordusunun en iyi subaylarındandı. Fakat bu kudurmuş Gök Türk, sanki kırk yıllık yağısı imiş gibi gözünü daldan budaktan sakınmadan atılıyor, öyle vuruşlar yapıyordu ki, Ven sanki kendisine  birkaç kılıçla birden saldırılmış gibi her yandan kılıçla kuşatılıyor, gerilemekten başka bir şey yapamıyordu.

Bu sırada Kutluk Şad’ın buyruğundaki on üç kişi yetişerek bir an için durdular; iki üç kılıç vuruşuyla Ven’den başka hepsini yere serdiler. Kutluk Şad, kaçanları kovalamak için buyruk verirken, birden Onbaşı Örpen’in atından atladığı görüldü. Koşaradım Ven’e doğru giderken bağırıyordu:

– Dur, Börü! Sakın vurma!

Börü bir adım geriliyerek durdu. Ven solumağa başlamıştı. Örpen haykırdı:

– Börü! Yüzbaşı Ven’i tanımadın mı?

O da tanımıştı. Yirmi yıl öncesinin öcünü almak için saldıracaktı. Fakat Örpen bırakmadı:

– Onu bana bırak! Senin yalnız karınla bir oğlunun kanına girmişti. Benim karımla beş oğlumu öldürdü.

Sonra kaşları çatılarak gürledi:

– Kancık dölü! Şimdi sıra benim!…

Korkunç bir saldırışla Çinli’ye saldırdı. O kadar hızlı saldırıyordu ki, Ven’in çevresinde fırdolayı dönüyor, onu şaşkına çeviriyordu.

Örpen onu çadırlara doğru sürmüştü. Artık gerileyecek yer kalmamıştı. Birden Örpen’in sesi yükseldi:

– Al! Bu karımın hakkı!…

Çinlinin yüzünde uzun  bir kılıç yarası açılmıştı. Fakat başına geleceği bildiği için kendisini koruyor, son bir debelenişle dövüşe devam ediyordu. Kılıç şakırtıları arasında Örpen’in sesi yeniden gürledi:

– Al! Bu birinci oğlumun hakkı!…

Çinlinin tulgası parçalanmış ve kılıç alnına değimişti.

Örpen kanlı bir oyun oynadığı halde düş görüyor gibi başka türlü bakıyor, kendisine “öç, öç” diye haykıran sesler duyuyordu. Bir saldırış daha yaparak haykırdı:

– Al! Bu ikinci oğlumun hakkı!…

Yüzbaşı Ven, omzuna bir kılıç yemiş, zırhı kendisini korumuş, hafif bir yara ile kurtulmuştu.

Kılıçlar birbirine çarpıyor, üstünde zırhı olmıyan Örpen yalnız saldırıyor, vuruyor, kendisini korumayı düşünmüyordu.

– Al! Bu üçüncü oğlumun hakkı!…

Örpen, Çinli’nin koluna kılıcını yapıştırmıştı. Kılıcını düşürürken Ven’in hafifçe inlediği işitildi. Örpen,dördüncü oğlu için de yaman bir vuruş yapmak için kılıcını kaldırı ve “al” diye bağırıken sert bir buyruk işitildi:

– Vurma!… Bırak kılıcını alsın!…

Bunu Kutluk Şad söylüyordu. Börü, kendi kılıcının ucu ile Ven’in kılıcını iterek ona doğru iletirken Örpen yeniden haykırdı:

– Tez davran! Kılıcını kavra!

Kurtuluş yoktu. Çinli, sızlıyan sağ kolu ile vuruşamıyacağını anlıyarak kılıcını sol eliyle kavradı. Fakat sağ eliyle bir şey yapmamış olan Ven şimdi sol eliyle ne yapabilirdi?

Kılıçlar yeniden çarpıştı. Şimdi yalnız şırak şırak diye birbirine çarpan kılıçların çıkardığı ses işitiliyor, Örpen’in gözlerinden saçılan yalazlar Ven’i yirmi yıl önce işlediği cinayet için pişman ediyordu.

Beride Börü atılmamak için kendini güç tutuyor, Kutluk Şad’ın gerisindeki birkaç çeri kayıtsız bakışlarla vuruşu seyrediyordu. Kılıç sesleri düzgü bir vuruşla şaklarken birden bir vuruşun aksadığı işitildi. Hemen arkasından da Örpen’in sesi gürledi:

– Al! Bu dördüncü oğlumun hakkı!…

Ven, göğsüne bir kılıç dürtüşü yemiş, zırhı delinerek göğsünden yaralanmıştı. Iztırapla diz çöktü. Örpen hırsını alamıyordu:

– “Ayağa kalk kabadayı” diye bağırdı. Ven kalkmağa davranıyor, fakat kalkamıyordu. Örpen hırsla gülümsedi:

– Küçük çocukları öldürürken çok iyi kılıç kullanıyordun. Çin kahramanı haydi bakalım, kendini göster!…

Yüzbaşı Ven bitkin bir durumda, korku içindeydi.

– “Vurma! Sana akça veririm” diye sızlandı. Örpen bir adım ilerledi:

– Senin canın akçaya değer mi? Davran!… Yoksa…

Örpen sözünü tamamlıyamadı. Çünkü onun kılıcını indirmiş olmasını fırsat bilen Ven birden fırlayarak bir saldırış yapmış, Örpen’in yüzünde derin bir yara açmıştı.

Örpen buna hiç aldırmadı. Gürliyerek kılıcını savurdu:

– Al! Bu beşinci oğlumun hakkı!…

Sonra, elinden kılıcı düşen ve başına yediği kılıçla yıkılmak üzere bulunan Ven’e bir kılıç daha sallıyarak:

– “Al! Bu da benim hakkım” diye bağırdı.

Örpen’in hakkı tam Türk usulü olmuş, Çinlinin başı gövdesinden ayrılarak Börü’nün önüne kadar yuvarlanmıştı.

Örpen yüzünden akan kanları yeni ile silerek:

– “Bu da it dalaması” diye söylendi.

***

O gece, Gök Türk devletini diriltmek için pusata sarılan on sekiz kişi ilk başarılarını kutluyorlardı. Yüzbaşı Ven’in çerisinden yalnız iki üç tanesi kurtularak Çin duvarının arkasına geçebilmişler, ötekilerin hepsi tepelenmişti. Tonyukuk’un buyruğunda, Çin duvarına kadar giderek kaçanları kovalıyan on kişi, kulelerden birinin önünde gösteri yapmışlar, aşağıdan seslenerek er dilemişlerdi. Bu kulenin subayı olan Çin yüzbaşısı, aşağıdakilerin kim olduğunu bilmeden yarı bozuk bir Türkçe ile ne istediklerini sorduğu zaman Tonyukuk düzgün bir Çince ile şöyle cevap vermişti:

– Sana düğün var demedim miydi? İşte düğün başladı. Sen ve bütün Çinliler davetlisiniz. Bu düğün biraz kanlı olacak ama ne yapalım? Türk düğünü böyle olur.

Şimdi bir su başında çadırlarını kurmuşlardı. Çinlilerden alınan ulcaları Kutluk Şad üleştirmişti. Tanrı, kut verdiği için işi başarmışlar, içlerinden hiç kimse de ölmemişti. En büyük yarayı Onbaşı Örpen almıştı ki o da ona it dalaması kadar ehemmiyetsiz geliyordu.

Kurt başlı sancak Kutluk Şad’ın çadırı önüne dikilmişti. Konuşmuyorlar, fakat bu sancağın Ötüken’e dikileceği günü düşünüyorlardı. İçlerindeki inanç bu düşüncenin gerçekleşeceğini onlara müjdeliyor, yürekleri sevinçle çarpıyordu.

Sol_Ok Bozkurt2 Sag_Ok
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ