BÖLÜM: 13 DELİ ERSEGÜN

BÖLÜM: 13 DELİ ERSEGÜN

Taçam iyi bir utacıya yaralarını tımar ettirdikten sonra Bilge Tonyukuk’un kılavuzluğu ile İlteriş Kağan’ın huzuruna çıkarak elçilik yumuşunu yerine getirdi ve Dokuz Oğuzlarla Kıtaylar hakkındaki bütün bildiklerini anlattı. Sonra babası Urungu’yu görüp Ay Hanım’ın selâmını bildirdi. Ondan sonra da çadırına giderek yorgunluk çıkarmak ve gücünü toplamak için yatağına uzandı. Fakat karısı ve çocuklarıyla daha ilk konuşmaları yapmadan çadırın kapısı hızla açıldı ve Deli Ersegün bora gibi içeriye daldı.

On üç, on dört yaşlarında olduğu halde on yedi yaşındaki gençler kadar iri olan Ersegün, Yüzbaşı Örpen’in oğluydu. Dedesi Bögü Alp’ın cesaret ve kuvveti onda tecelli etmiş, gözünü daldan budaktan sakınmamayı o kadar ileri götürmüş ve bu hususta babasıyla dedesini o kadar geçmişti ki nihayet Gök Türkler arasında Deli Ersegün diye anılmaya başlamıştı. Dağlarda kurtlar ve ayılarla boğuşur, atını uçurumlara sürüp sığın avlar, tek başına Çin’e, Kıtay’a gidip mal çapar, önüne gelenle güreş tutar, yenilmekten yılmaz, yenilmeği kabul etmezdi.

Çadıra girer girmez Taçam’ın yanına çöküp bağdaş kurdu ve:

– “Babamı öldüren kadını görmüşsün, öyle mi” diye sordu: taçam nedense Deli Ersegün’ü çok severdi. Gülümsiyerek:

– “Gördüm” diye cevap verdi.

İri çocuk, gürler gibi konuşmağa başladı:

– Senin babanı yaralayan, benimkini öldüren bu kadından öç almağa gideceğim. Yeri, durağı neresidir, bana anlatsan!

– Ersegün! Doğru söylüyorsun ama Ay Hanım kağan kızıdır ve İlteriş Kağan’ın buyruğuna girmiştir. Biz Dokuz Oğuzlar’ı yenip darmadağın ettik. Daha nesinden öç alacağız?

Deli Ersegün barış kaidelerini dinliyecek durumda değildi. Direniyordu:

– Sen hele bana kondukları yeri bildir, ötesine karışma!…

Taçam vazgeçirmeğe uğraştı:

– Ben sana yerini söylesem de bulamazsın. Ay Hanım’ın elçisi olarak İlteriş Kağan’ın otağına girdiği zaman Bilge Tonyukuk doğru söz etti: “Dokuz Oğuzlar yer değiştirip izlerini kaybettirmek için Taçam’ı koyuvermişlerdir” dedi. Bilge Tonyukuk yanılmaz. Sen onları bulamazsın. Dokuz Oğuzlar şimdi büyük bir El değil ki bozkırda arayıp bulasın. Hepsi otuz çadır ya var, ya yok.

Fakat Taçam’ın öğütleri kâr etmedi. Ersegün’e Dokuz Oğuzlar’ın yerini tarif edince delişmen çocuk bir an bile durmadı. On günlük azığını atının terkisine attığı gibi yayını, sadağını, kılıcını alıp yola koyuldu.

Doludizgin, at çatlatırcasına gidiyor, gözleriyle boyuna ufku kolluyordu. Geceleri de yürüyor, ara sıra atının boynuna eğilerek biraz uyukluyordu. Günde iki defa atına mola verdiriyor, sonra yine sürüyordu.

Nihayet Dokuz Oğuzlar’a erişti. Bir sabah doludizgin giderken ufukta gördüğü çadırlar hiçbir şüpheye yer bırakmıyacak şekilde Ay Hanım’a yaklaştığını kendisine anlattı. Taçam otuz çadır demişti. Ersegün elli çadır saydı. Demek çoğalmışlardı. Obada bir hazırlık göze çarpıyordu. Herhalde buradan uzaklaşmak istiyorlardı. Deli çocuk gece gündüz demeden yol gitmekle iyi ettiğini anlıyarak sevinçle atını sürdü. Tek kişi olduğu için Dokuz Oğuzlar pek aldırmadılar.

Obaya varınca atından indi. İlk rasladığı adama:

– “Ay Hanım’ı görmeğe geldim” dedi.

Dokuz Oğuz sordu:

– Kimsin?

– Gök Türk’üm. Bana Ersegün Beğ derler. Tez davran! Ay Hanım’la konuşacaklarım var.

Dokuz Oğuz, karşısındakinin Gök Türk olduğunu öğrenince şüpheli gözlerle süzdükten sonra uzaklaştı ve biraz sonra Yüzbaşı Kadır Bağa ile birlikte geldi. Yüzbaşı sordu:

– Ay Hanım’a ne diyeceksin?

– Bunu yalnız kendisine söyliyebilirim. Sen beni onun yanına iletmeğe bak.

Dokuz Oğuz beği: “Biraz bekle” diyerek ayrıldı. Öteye beriye girip çıktı. Sonra Ersegün’e gelerek:

– “Ardımdan gel. Ay Hanım’ın otağına gireceksin” dedi.

Yüzbaşı önde, Ersegün geride olmak üzere otağa girdiler ve yere diz vurarak Ay Hanım’ı selâmladılar. Ay Hanım’ın iki yanında Kunı Sengünle Tungra Sem duruyordu.

Ersegün ayağa kalkıp da kağan kızının yüzüne bakınca şaşaladı. Bu şaşkınlık onun eşsiz güzelliğinden ve bu güzellik arasında yüzünün taşıdığı savaşçı görünüşünden doğuyordu.

– Yurdumuza hoş geldin Ersegün Beğ! Bana ne demek istiyorsun?

Çocuk olmasına rağmen bu sesin ahengi Ersegün’ün gönlünde çınladı. Ne söyliyeceğini unuttu. Otağda uzun bir susma oldu.

Ay Hanım on altı, on yedi yaşında var sandığı bu Gök Türk’ün, beğ olmasına rağmen elçilikle gelmediğini kesin olarak biliyordu. Susmasına da mana veremiyordu. Gülümsiyerek:

– “Bana diyeceklerini söyler misin Gök Türk beği” dedi.

Ersegün kendini toparlamıştı:

– “Ben, öldürdüğün Yüzbaşı Örpen’in oğluyum” diye karşılık verdi ve otağa ağır bir hava indi. Buna rağmen kağan kızının yüzünde hiçbir değişiklik olmamıştı. Gönüllere işliyen sesiyle:

– “Peki, ne istiyorsun” diye sordu.

Deli Ersegün hararetlendi:

– “Senden babamın öcünü almağa geldim” diye bağırdı.

Aynı zamanda Kunı Sengünle Tungra Sem’in kılıçlarına el attıkları, Yüzbaşı Kadır Bağa’nın da yere diz vurarak söz istediği görüldü.

Ay Hanım hâlâ sakindi. “Söyle Kadır Bağa” diye buyruk verdi. Ersegün öfkeyle:

– Seninle kozumuzu paylaşırız. Önce babamı öldürenle hesaplaşayım, ötesi kolay.

Ay Hanım sordu:

– Benimle vuruşmak mı istiyorsun?

– Evet.

– Henüz çocuk sayılırsın.

– Sende kadınsın!

Ay Hanım ayağa kalktı:

– Peki, vuruşalım. Dışarda beni bekle!

Ersegün otağından çıkarken Kunı Sengün yere diz vurdu:

– “Ay Hanım! Beğlerin yaşarken sen bu deliyle niçin vuruşuyorsun” diye sordu.

– Gök Türkler bizi küçük görmeğe başladılar. Bu yanlış düşünceyi onların kafasından silmeliyiz…

Bunu söyliyerek börkünü çıkarıp tulgasını giydi ve kılıcını kuşandı. Arkasında üç beğ olduğu halde otağdan çıktı.

Otağın önündeki geniş alanda vuruşacaklardı. Elli çadırlık bütün halkı çevreyi kuşatmıştı. Ay Hanım, Ersegün’e beş altı adım kala yaklaşarak kılıcını sıyırdı. Ersegün de öyle yaptı ve yeniden yere diz vurarak onu selâmladı. Kunı Sengün üç defa el çırptı ve çocuk Gök Türk Beği, av doğanı gibi bir atılışta Ay Hanım’a saldırdı.

Saygılı bir sessizlik içinde seyredilen vuruş kimin kazanacağı belli olmadan uzayıp gidiyordu. Genç Gök Türk beğinin çok çevik ve atılgan hamlelerine Ay Hanım hesaplı ve keskin saldırışlarla karşı koyuyor, bazan biri, bazan öteki ilerliyor veya geriliyordu. Bir aralık Dokuz Oğuzlar arasında bir dalgalanma oldu: Ay Hanım’ın yüzünde ince ve kan sızan bir çizik görmüşlerdi. Şimdi çok heyecanlıydılar. Soluk bile almıyorlardı. Ay Hanım yakından kılıç vuruyor, bunun için durmadan yağısına yaklaşıyor, öteki bir sığırı ikiye biçecek sertlikle savuruşlarla hücumları çeliyordu.

Sinir gerilemelerinin son ucuna vardığı ve kılıç şakırtılarından başka ses işitilmediği bir sırada birdenbire Deli Ersegün’ün sendeliyerek sola doğru iki adım attığı ve öne doğru bükülerek yere kapaklandığı görüldü. Birçokları bunu bir savaş hilesi sanmışlardı. Çünkü kimse ona kılıç değdiğini görmemişti. Fakat göğsüne bastırdığı sol elinin kana bulanmış olduğu görülünce herkes Gök Türk’ün yaralanıp düşmüş olduğunu anladı ve hepsi geniş birer soluk aldı: Ay Hanım vuruşu kazanmıştı.

Kağan kızı yere düşen yağısının baş ucuna kadar gelerek onu süzdü. Ersegün kılıcını bırakmamıştı. Sol elini yarasına bastırıyor ve acı çektiği halde gık demeden kendisine bakıyordu. O zaman Ay Hanım, Yüzbaşı Kadır Bağa’ya:

– “Yarasını tımar edin” buyruğunu verdikten sonra otağına yürüdü ve yere diz vurarak kendisini ululıyan Dokuz Oğuzlar’ın sevinçli bakışları arasında içeri girdi.

Sol_Ok Bozkurt2 Sag_Ok
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ