BOLŞEVİZM, “MİLLΔ KOMÜNİZM VE M. SULTAN GALİYEV FENOMENİ

BOLŞEVİZM, “MİLLΔ KOMÜNİZM VE M. SULTAN GALİYEV FENOMENİ

1. Bolşevizm ve “Milli” Komünizm

1918’in Nisanı’ndan sonra Tatarlar arasında milliyetçilik ve Türkçülük düşüncesi sadece komünist sistem çerçevesinde Moskova Bolşevizminin şovenizmine karşı bir tepki olarak devam ettirilebilirdi. Milliyetçi-komünistler ve Rus Bolşevikleri arasındaki görüş ayrılığının özünde milli soruna yaklaşımdaki farklılık durmaktaydı.

Milliyetçi-komünistler, sosyalist dünya devrimini temel stratejik hedef olarak görmelerine rağmen, milletlerin kendi kaderini belirlemelerinin sosyalist dünya devrimine giden yolun ayrılmaz bir parçası olduğunu çok ciddi şekilde kabul etmekteydiler.

Bolşevikler ise, sömürge halkaların kendi kaderlerini belirleme hakkını, “milliyetçileri” kendi taraflarına çekmek için cazip bir tuzak yemi ve boş bir şekilcilik olarak görmekteydiler.

Bolşevik liderlerin, Rusya halklarının kendi kaderlerini belirleme konusunda samimi olmadıkları Zeki Velidi’nin Lenin hakkındaki anılarından da görülmektedir: “Bizim ilk anlaşmamız (Başkurdıstan Özerk Cumhuriyeti’nin oluşturulması hakkında anlaşma kastedilmektedir-R. M.) Mart 1919 yılında imzalanmıştır. Burada, tam şekilde olmasa da Doğu’nun iki sömürülen halkına haklar tanınmaktadır. 14 ay sonra ortada anlaşmadan hiç bir şey yoktu. Ben bunu Lenin’e söyledim. Lenin, “Neden siz bu konuya ahlaki açıdan yaklaşıyorsunuz?” diye sordu. “Siz nasıl bir devrimcisiniz? Anlaşmaya bu şekilde yaklaşım olur mu? Sizinle yapılan anlaşma hiç kimseyi hiç bir şeyle bağlamıyor. Bu sadece bir kağıt parçasıdır.” “Biz insanlar arasındaki ilişkilerin bu kağıtlara saygı üzerinde kurulduğunu düşünüyorduk” dedim. “Demek ki siz yanılmışsınız. Ama, önemli değil, siz bizden daha çok şey öğreneceksiniz.” (1, s. 251).

Rus Bolşeviklerinin diğer bir lideri Stalin, halkların kendi kaderini belirleme hakkını sadece geçici ve zorunlu “bağımsızlık oyunu” olarak görüyordu. Lenin’e mektuplarının birinde şöyle yazıyordu: “22 Eylül 1922. İç Savaşın geçen dört yılı içinde, biz devrimi yayma amacıyla milletler konusunda Moskova’nın liberal tutumunu sergilemek zorunda olduğumuz dönemde komünistler içinde kendi irademiz dışında gerçek ve azimli sosyal-bağımsızların ortaya çıkmasını sağlamışız…. Biz kalıpların, yasaların, anayasanın gözardı edilemeyeceği, ayrı ayrı bölgelerdeki genç komünist kuşağın “bağımsızlık oyununu” bir oyun gibi kabullenmeyi reddettikleri, bağımsızlık vaadinin ısrarlı bir şekilde “altın söz” gibi algıladıkları ve ayrıca, bizden bağımsız cumhuriyetlerin anayasalarını harfiyen uygulamamızı ısrarla talep ettikleri bir gelişim aşamasında yaşıyoruz.” (2, s. 99-100)

Ama, şovenist Bolşevikler ve milliyetçi komünistler arasındaki görüş ayrılıklarını daha derinlemesine araştırdığımızda, bunların üç grupta toplandığını görebiliriz.

Birinci görüş ayrılığı; “Lenin ve Trotski dünya devrimine Rusya’daki sosyalist devriminin başarısının ve Avrupa’nın teknolojik yardımıyla üretim güçlerinin artırılmasının temel şartı gibi baktıkları halde, Sultan Galiyev’in dünya devrimi sürecinin başarılarını milli politikaya dayandırdığına” ilişkindir. Moskova Bolşevizmi, dünya devrimi mücadelesinin ilk aşamalarında Avrupa ülkelerinin proleterlerine güvenmekte, ulusal bağımsızlık hareketlerinin liderlerini ise gerçek proleter devrimciler olarak görmemekteydi. Bu nedenle, “Bolşeviklerin tüm proleter dışı, milli ve dini olan her şeye güvensizliği çok güçlüydü. Buna göre de Lenin, az gelişmiş ülkelerdeki burjuva-demokrat nitelikli bağımsızlık hareketlerinin komünizmin rengine boyanması için kararlı bir mücadele çağrısı yapıyordu.” Lenin, milletlerin eşitliğini savunan küçük burjuva enternasyonalizmini milletleri dünya kapitalizmini devirmeğe çağıran proleter enternasyonalizmine karşı koymakla, sömürge ülkelerdeki proleter olmayan tüm hareketlere güvensizlik görünümü vermiştir. Böylece, sömürülen milletlere mensup her hangi bir proleter-devrimci küçük burjuva milliyetçisi konumuna düşmüştür.”

İkinci görüş ayrılığı; dünya devriminin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Moskova Bolşeviklerinin komünizmi, Rus proleterinin hegemonyasında olmak kaydıyla Rusya’da, daha sonra SSCB’de kurma kararına ilişkindir. Aslında onlar Rus Sovyet İmparatorluğu’nu kurma eylemindeydiler. Milliyetçi-komünistler ise federasyon şeklinde ve eşit haklara dayanan bir birlik kurmak istiyorlardı. Bu görüş ayrılığı Sultan Galiyev tarafından şu şekilde açıklanmaktadır: “Bizim (yani Bolşeviklerin-R. M.) Batı’da “kuşatmayı yarmamız” ve Doğu’da bizimkilerin “savaş öncesi gözcülüğü” yönündeki başarısızlığımız Rus Devrimini “içine kapanmaya” ve onun görevlerini Rusya’yı (bir devlet ve elbette Sovyet devleti gibi) ihya etme çerçevesiyle sınırlamağa mecbur etmiştir. Bu ise ilk dönemlerde, özellikle NEP (novaya ekonomiçeskaya politika-yeni ekonomik politika) döneminde merkez dışındakiler için tüm olumsuz sonuçlarıyla birlikte koyu ve keskin merkezcilik gibi yankı bulmuştur.”

R. F. Hakimov’un, merkezdeki Bolşeviklerin bu tutumunun “federalizm düşüncesinin ilk baştan reddedilmesi ve ulusal bağımsızlığın sadece dil ve kültür alanlarına müncer edilmesi sonucunu doğurduğu”na ilişkin görüşüne katılmamak imkansızdır. “Rusya Halklarının Haklar Beyannamesi” ve federal yapının gerekliliğinin kabul edilmesi halkların tam bağımsızlık taleplerine karşı zorunlu (daha çok propagandacı) bir önlem olarak ortaya çıkmıştır.

Üçüncü görüş ayrılığı, Moskova Bolşevizminin düşünce temelinde “kurtarıcı”lık unsurunun bulunduğuna ilişkindir. Yani Ruslar kendilerini, diğer halklara sosyalizmi götürecek bir halk, Rus sosyalizmini ise tüm dünyada sosyalizmin kurulmasının örneği gibi görmekteydiler. Böylece, Rus kültürü ve mantalitesi tüm dünyaya yayılmalıydı. Milliyetçi komünistler ise böyle bir “koruyuculuğun” aleyhineydiler.

Kaynaklar, “kurtarıcılık” düşüncesinin Bolşevizmin Lenin ve Stalin gibi iki büyük önderine yabancı olmadığını belirtmektedirler. Lenin’in en yakın ve en sadık arkadaşlarından birisi, 1894’ten itibaren RSDİP’nin (Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) üyesi olan Ukrayna Hükümeti Başkanı G. İ. Petrovski 1919 yılında Lenin hakkında şöyle diyordu: “Rusya’da yaşayan halklar, tarihleri, coğrafyaları ve ekonomileriyle söz konusu olduklarında onun (Lenin’in-R. M.) enternasyonalliğinden bahsetmek uydurmacılıktan başka bir şey değildir. Bu konuda o bir Velikorus’tur. O, komünizmin en kısa zamanda kurulması için küçük halklar değil, büyük halklara. ve onların İmparatorluk geleneklerine dayanılması gerektiğini düşünmektedir. Lenin Velikorusların çıkarlarını Büyük Petro’dan daha çok savunmaktadır. O, Velikorus halkını kapitalizmden kurtararak, diğer halklar için örnek olacak büyük bir sosyalist toplumu inşa etmeyi arzulamaktadır. Bu yüzden onun için Velikorusların çıkarları Rusya’ya dahil olan halkların çıkarlarından önde gelmektedir. Yani.. o, Velikorus bir politika yürütmektedir. İşte biz Ukrayna milliyetçileri, her zaman Ukrayna sorunları tartışıldığı vakit Lenin’le karşı karşıya geliyoruz. Lenin, Rus olmayan halkları hiç bir şekilde Rusya egemenliği dışında görememektedir.” (1, s. 252)

Stalin “kurtarıcılık” düşüncesine daha çok bağlıydı. Onun bu bağlamdaki özelliğini Trotski 1919 yılında şöyle belirtiyordu: “O, dünya sosyalizm devrimi düşüncesini Rus emperyalizmi ve Rus milli hedefleriyle birleştirmenin zorunlu olduğunu düşünüyor.” (1, s. 230).

Komünizmdeki “kurtarıcılık” düşüncesi üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak gerekir. Şöyle ki, komünizm “koruyucuları” her zaman bunu öyle bir arındırılmış enternasyonalizm veya tamamen sosyal bir düşünce görünümünde göstermeye çalışmışlar ki, bu hiç bir zaman belli bir etnos veya milletle özel bir bağlılığa sahip olmamıştır.

Tanınmış Rus filozofu N. A. Berdyayev (1874-1948) komünizmdeki Rus “kurtarıcılığı” hakkında şöyle yazıyordu: “Rus komünist devriminin enternasyonalliğinin özünde bile Rus milletçiliği vardır. Ben şunu söylemek isterdim ki, hatta Yahudilerin Rus komünizmine aktif katılımları Rusya ve Rus halkına özgüdür. Rus ‘kurtarıcılığı’ Yahudi ‘kurtarıcılığıyla’ akrabadır.” (4, s. 94)

Bolşevik partisinin üst düzey yönetimini çoğunlukla Yahudilerin oluşturduğunu (ilk Sovyet Hükümeti’nin de %90’ını Yahudiler oluşturuyordu) dikkate alırsak Rus Bolşevizminde Yahudi ve Rus “kurtarıcılığı”nın sıkı bir kaynaşmasının olduğu söylenebilir. Bu “kurtarıcılık” düşüncelerinden her birinin kendi tarihi ve dini dayanakları bulunmaktadır. Rus Bolşevizmine kadar Yahudi “kurtarıcı”lığı erken Avrupa Marksizminde mevcuttu. Bilindiği üzere, her bir öğreti gerek bu öğretiyi öne süren şahsın, gerekse de bu şahsın mensubu olduğu milletin ve dinin özelliklerini belli ölçüde taşımaktadır. “Tipik bir Yahudi olan K. Marks, tarihin sonraki döneminde eski Kitabî-Mukaddes’teki “kendi ekmeğini kendi alın terinle kazan” konusunu çözüme kavuşturmağa çalışmaktadır. Bu dünyada mutluluğa ilişkin Yahudi inancı da Marks’ın sosyalizminde yeni bir biçimde ve yeni bir tarihi ortamda belirmiştir. Marks’ın öğretisi görünüşte Yahudiliğin dini gelenekleri ile bağları koparıyor ve her türlü kutsallığa karşı isyan ediyor. Ama Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olarak Yahudi halkına şamil edilen “kurtarıcılık” fikrini K. Marks bir sınıfa, yani proleter sınıfına aktarıyor. Nasıl ki, İsrailoğulları seçilmiş bir halk idi, şimdi de yeni İsrailoğulları işçi sınıfıydı. Bunlar dünyayı kurtarmak için Tanrı tarafından seçilmiş halktır. Tüm seçilmişlik ve ‘kurtarıcılık’ vasıfları bu sınıfa aktarılmıştır.” (5, s. 70)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ