BOLŞEVİK İHTİLALİNDEN ÖNCE KAZAK TÜRKLERİNDE EĞİTİM, KÜLTÜR VE FİKİR HAYATI

BOLŞEVİK İHTİLALİNDEN ÖNCE KAZAK TÜRKLERİNDE EĞİTİM, KÜLTÜR VE FİKİR HAYATI

Kazak Türklerinin Bolşevik Devrimi’nden önce eğitim durumlarının ne olduğu oldukça tartışmalı bir konudur. Sovyet kaynakları, 1917 yılına kadar Kazakların okuma yazma oranlarının sadece yüzde 2 olduğunu belirtirler. SSCB’nin dağılmasından sonra yazılan tarih kitapları bu oranı yüzde 8.1 olarak gösterirler. Bu verilerin doğruluk derecesini tartışan bir grup Kazak Türkü yazarı, sözü edilen yüzde 2’lik okuma-yazma oranının sadece Rusça eğitim alan Kazaklarla ilgili olduğu görüşünde birleşirler. Dolayısıyla, bunun Kazakların genel okur-yazarlık oranını yansıtması söz konusu değildir, derler. Kazak Türkleri arasında çocukların, göçebe düzenine rağmen, 9. yüzyıldan itibaren Arap alfabesiyle eğitim gördüklerine işaret eden yazar Ahmet Toktabayev, ancak, bunun dikkate alınmadığını ifade eder. Bu nedenle, Arapça okuma-yazma öğrenenlerin de, okuma-yazma bilmeyenler arasında sayıldığına dikkat çeker.[1] 20. yüzyılın başındaki Kazak Türkleri Ulusal Kurtuluş Hareketi Alaş’ın liderlerinden Ahmet Baytursun’un görüşleri de aynı doğrultadır. Nitekim, Qazaq gazetesine yazdığı bir makalesinde Arap alfabesiyle Kazakça okuyup yazan Kazakların okur-yazarlık oranı, Kril alfabesi kullanan mujiklerden (Rus köylülerinden) yüksektir, der.[2] Bunun ötesinde, Ekim Devrimi’ne kadar Kazakça basılan kitapların toplam tirajının 2 milyon 200 bini geçmiş olması da bu görüşlere bir bakıma haklılık kazandırmaktadır.[3] Demek oluyor ki, Kazak Türklerini 1917 yılından önce tamamen eğitimsiz bir halk olarak gösteren Sovyet-Rus tezinin aslı yoktur. Ancak, Kazakların o dönemlerde içinde bulunduğu genel eğitim düzeyinin, diğer Rusya Türk kavimlerinde de olduğu gibi, çağın gereksinimlerine cevap vermekten uzak olduğu da bir gerçektir.

A. Kazak Türklerinde Geleneksel Eğitim

Kazakistan’ın geleneksel eğitim kurumları, giderleri aileler tarafından karşılanan özel mektep ve medreseler idi. Aileler, çocuklarını dini eğitimlerini sürdürmeleri için çoğunlukla Türkistan’ın Buhara, Semerkant, Taşkent gibi İslam kültür merkezlerine gönderirlerdi.[4] 18. yüzyılın sonlarına doğru, Kazak bozkırlarında bu tür dini okulların sayısı artmıştı. Çünkü, aşağıda ayrıca ele alacağımız gibi, İmparatoriçe II. Katerina’nın Rus yayılmacılık siyasetinin bir parçası olarak verdiği emir üzerine, ona bağlı bir kısım Tatar Türkü tüccar ve mollalar Kazak bozkırlarında devlet hesabına yeni mektepler açmıştı.[5]

Kazak avıllarındaki (oba ve köylerindeki) bütün bu mekteplerde eğitim Arap alfabesi ile yapılırdı. İslami eğitim geleneklerinin hakim bulunduğu “eski yol” tabir edilen bir öğretim metodu uygulanırdı. Eğitim için yeterli araç-gereçlerin bulunmadığı bu mekteplerde, çocukları okutabilecek muallim sayısı da azdı. Her şeye rağmen, zamanın Kazak Türkleri, ulusal kurtuluş hareketine yön verenlerin, Kazakça ilk kitap, gazete ve dergi çıkaranların hepsi ilk eğitimlerini bu mekteplerden almışlardır.[6] 20. yüzyıla yaklaşıldığında söz konusu mektepler artık çağdaş gereksinimleri karşılamanın çok gerisinde kalmışlardı. Bunun üzerine dini temeldeki geleneksel Kazak mekteplerini yeniden yapılandırmak için bir reform hareketi başladı. Usul-ü Cedid taraftarı aydınların yönettiği bu reform hareketine “yeni yol” adı verildi.[7] Onlar, mekteplerde din derslerinin yanı sıra matematik, tarih, coğrafya, tabiat bilgisi vb. derslerin de okutulmasına çabalamışlardır. Ceditçilerin büyük gayretine rağmen yeni eğitim metodu sınırlı imkanlar yüzünden çok az sayıda mektepte uygulanabilmiştir.[8]

Kazakça ilk mektebi bitiren Kazak çocukları eğitimlerini medreselerde sürdürüyorlardı. Medreseden yetişenler, mekteplerde öğretmenlik, cami ve mescitlerde imamlık ederlerdi. Medrese eğitimi 3 ya da 4 yıl sürerdi. Bu süre, medresesine göre değişirdi. Medrese öğrencilerine, din bilgisinin yanı sıra felsefe, astronomi, tarih, dil, tıp ve matematik dersleri de verilirdi. Kazak öğrencileri arasında Ufa’daki Galiye, Orunbor (Orenburg) daki Hasaniye, Troysk’taki Resuliye medreseleri pek popülerdi. Qazaq gazetesi 1913’te Troysk, Semey, Karkaralı, Orsk ve Kızılcar medreselerinde 10.000’den fazla Kazak Türkü öğrencinin eğitim gördüğünü haber veriyordu.[9]

Bunlar ve benzeri medreselerden, Kazak Türklerinin kültür tarihine derin izler bırakan Abay Kunanbay, Sultanmahmut Toraygır, Mağcan Cumabay ve Beyimbet Maylin gibi kimseler yetişmiştir.

B. Rus Eğitim Politikası ve Kazak Türkleri

Kazakistan’da Rusça eğitim, Rus işgali ile birlikte başlamıştır. Çarlık hükümeti, Kazak Türklerinin okuduğu okullarda Ruslaştırmayı ana ilke olarak uyguladı. Hükümet, bu okullar aracılığıyla kendi sömürge yönetimine kadrolar yetiştirmeye çalıştı.

İlk Rus okullarının başında, 1786’da Ombı’da (Omsk) açılan Asya Okulu ve 1789’da Orenburg’da açılan hükümet okulu gelmektedir. Bu okullarda, öğrenciler, özellikle Kazak Türklerinin çocukları, devlet hizmetinde çalıştırılmak üzere tercüman ya da kâtip olarak eğitiliyordu. Bundan sonra, 1825’te Orenburg’ta Neplyuev Askeri (kadet) Okulu açıldı. 1846’da Omsk Askeri (kadet) Okulu’nun temeli atıldı. Bu askeri okullarda, Rus yönetimi için askeri uzmanlar ve memurlar hazırlandı.

Bu sıralarda, Kazak aristokrasisi de eğitim sorunlarıyla ciddi olarak ilgileniyordu. 1841 yılında Cihangir Han, Bökey Ordası’nda (Han Ordası) ilk kez çağdaş bir okul açtı.[10] Bökey Ordası’ndaki okulda, öğrencilere Rusça, Türk ve Doğu dilleri, matematik, tarih, coğrafya ve İslam dini dersleri okutuluyordu. 1850 yılında da Orenburg Sınır Komisyonu tarafından Kazak çocukları için yedi yıllık bir okul daha açıldı. Bu okulu ilk bitirenlerden biri Kazak Türkü pedagog, yazar İbrahim Altınsarı olmuştur.[11]

19. yüzyılın ikinci yarısında Kazak bozkırlarındaki Rus okulları iyice çoğalmıştı. Bunların arasında, kent okullarını, kilise okullarını, meslek liselerini, Rus-Kazak okullarını sayabiliriz. Bu okulların hepsi devlete aitti. Buna paralel olarak bazı Rus okullarında Kril harfi Kazakçaya uyarlanarak öğretim yapılıyordu. Bu alfabe, Kril alfabesinin Kazak Türklerini önce Ruslaştırıp, ardından Hıristiyanlaştırma konusunda ilk adım olacağına inanan oryantalist ve misyoner N. İl’minsky tarafından hazırlanmıştı.

Zaten, Çarlık Rusyası’nın kültür ve eğitim politikası, hakimiyeti altına aldığı milletleri Ruslaştırma esasına dayanıyordu. Rus hükümetinin bu konudaki tutumu hiçbir tereddüte yer bırakmayacak kadar açıktı. Nitekim, Rus Halk Eğitim Bakanı D. A. Tolstoy, 1870 yılında şöyle yazmıştı:

“Ülkemizde yaşayan geri kalmış halkları eğitmekteki esas gaye, onların muhakkak Ruslaştırılması olmalıdır. Böylece onlar, Rus halkıyla karışıp, eriyip gideceklerdir.”[12]

Buna mukabil; Kazak Türkleri kendi geleneksel eğitim kurumlarını korumakta da kararlı olduklarını gösterdiler. 19. yüzyılın ikinci yarısında, Kazak çocuklarının çoğu Müslüman mekteplerine, bazen de medreselere gidiyorlardı. Bunun üzerine, Çarlık hükümeti Kazak bozkırlarında Müslüman mekteplerinin açılmasını engelleyici önlemler almıştı. Hükümet organları, Müslüman okullarını sıkı bir biçimde denetime tabi tutuyor, sınırlamalar getiriliyordu. Kazak Türklerinin çocuklarını böyle okullarda okutması Rus hükümet makamlarından izin alma şartına bağlanmıştı. Çocuklarını bu okullarda izinsiz okutanlar ise para ve hapis cezalarına çarptırılıyordu. Bu caydırıcı tedbirlerin işe yaramadığı durumlarda, Kazak çocuklarının Müslüman okullarında okuması tümüyle yasaklanıyordu.[13]

Bütün bu engellemelere ve sınırlamalara karşın, Kazakistan’ın hemen her bölgesinde, özellikle İslam dininin güçlü olduğu Güney Kazakistan’da Müslüman okullarının açılması sürmüştü. Bu da Kazak Türklerindeki sağlam İslam inancının bir göstergesi oluyordu.

C. Kazak Bozkırlarında İslamiyet

Bugünkü Kazakistan’ı oluşturan coğrafyada yaşayan göçebe Türkler, 8. yüzyıldan itibaren İslam dini ile tanışmaya başladılar. 11. yüzyılın ortalarına doğru bu Türklerin çoğu, belki de hepsi Müslüman oldular. Fakat Türkler Müslümanlığa geçtikten sonra da eski “çok tanrılı” dinlerinin bazı unsurlarını yaşattılar. Bunun etkileri 12. yüzyılda, Güney Kazakistan’da kurulan ve bölgede İslamiyet’in yayılmasında büyük rol oynayan Yesevi tarikatında da görüldü. Yerel halkın “Hazret Sultan” dedikleri Hoca Ahmet Yesevi (1103-1166), Kazakistan’ın güneyindeki Yesse (bugünkü Türkistan) kentinde kendi tarikatını kurarken; Türklerin İslamiyet’ten önceki geleneklerini tamamen reddetmemiş, onlardan birçok unsurları benimseyerek devam ettirmiştir. Halkın anlayacağı sade bir dille yazdığı “Hikmetlerin”de göçebe Türkler için eski dinleri bakımından çok anlamlı olan “Tenri” sözcüğünü, “Allah” sözcüğü ile birlikte çok sık kullanmıştır. Yesevi tarikatının dervişleri, dini ayinlerde veya namazdan sonra cemaate dağıtılan “halim” adlı aşın hazırlanması gibi etkinliklerde de hep göçebe Türk geleneklerinden yararlanmışlardır.[14] Böylece, Güney Kazakistan’daki yerleşik tarımcılık ile göçebe kültürün kesiştiği bölgede, İslam dini eski yerel inanç ve geleneklerle bir bakıma uzlaşarak yayılmasını sürdürmüştür.

Burada göz önünde tutulması gereken bir diğer husus; İslamiyet’in Kazak bozkırlarında yayılmasına Yeseviliğin yanı sıra Nakşibendilik ve onun kollarının da önemli katkılarının olduğudur. Nakşibendilik tarikatının Doğu Türkistan’da kurulan Aktağlık ve Karatağlık cemaatlerinin bu sahadaki hizmetleri büyüktür. Bilhassa, Hoca İshak Veli (Ö. 1598) önderliğinde kurulan Karatağlık cemaatine mensup din adamları Kazak bozkırlarında İslamiyet’in güçlenmesi için nesiller boyunca uğraştılar.

Nakşibendi tarikatına bağlı bu iki cemaat yalnız Kazak-Kırgız bozkırlarında değil, aynı zamanda bütün Türkistan ülkesinde etkili oldular ve 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar faaliyetlerini sürdürdüler.[15]

Bu iki Sufi tarikatının, Yesevilik ve Nakşibendilik tarikatlarının, etkileriyle Kazakistan’ın özellikle güneydeki kentlerinde ve bu bölgede yaşayan Kazaklar arasında İslam dini giderek güç kazandı. Kazak hanları, sultanları ve aristokrasinin başka mensupları hep dindar oldular. Bir rivayete göre, Tevekel Han oğulları ve sultanlarıyla birlikte Hoca İshak Veli cemaatine intisap etmiştir.[16] Bunun yanında, Kazak Hanlığı’nı İslam kurallarına göre yönetme girişimleri olduğu da görülmüştür. Nitekim, 17. yüzyılın sonunda; Tevke Han, “Ceti Cargı” (Yedi Kural) olarak ya da kendi adıyla anılan yasaları hazırlarken şeriat kurallarını esas almaya çabalamıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Cuma COLAY dedi ki:

    Elinize yureginize saglik

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al