BİZANS İMPARATORLUĞU’NDA TÜRK VARLIĞI

BİZANS İMPARATORLUĞU’NDA TÜRK VARLIĞI

Bu makalede başta Karadeniz’in kuzeyinde ve Balkanlar’da yüzyıllar boyu varlıklarını devam ettirmiş olan, Hun, Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak gibi Türk boyları ile İmparatorluğu’n doğu sınırında ortaya çıkan Selçuklu Türklerinden Bizans İmparatorluğu hizmetine girenlerin imparatorluk bünyesinde ne gibi uygulamalara maruz kaldıkları, imparatorluk içindeki konumları, idari ve askeri alanda hangi kadrolarda görev aldıkları üzerinde durulacaktır.

M.S. 5. yy.’dan itibaren Karadeniz’in kuzeyine ve Balkanlar’a inen Hun, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak gibi Türk boyları Bizans İmparatorluğu için sürekli bir tehlike oluşturmuşlardır. Bizans tarafından barbar olarak nitelenen bu Türk boyları ile sınırdaş olmanın getirdiği zorunluluk karşısında, gelebilecek her türlü saldırıya karşı hazırlıklı olma düşüncesinden hareketle bu toplulukları anlamaya ve tanımaya yönelmek Bizans idari mekanizmasının değişmeyen bir politikası olmuştur. Bu bağlamda, Saray Katipliği’nde Barbarlar bürosu olarak adlandırılan özel bir birimin varlığı ve bu birimde yine Barbar olarak adlandırılan komşu milletler hakkında çeşitli bilgiler toplanması Bizans’ın bu konuya gösterdiği hassasiyetin bir delilidir denilebilir. Bu birimde toplanan bilgiler sayesinde Barbarların ayrı ayrı güçlü ve zayıf olduğu yönleri, kullanılabilecek özellikleri, nasıl etkisiz hale getirilebilecekleri, toplulukların ileri gelen aileleri ve ne tür ekonomik ve siyasi ilişkiler kurulabileceği tespit edilirken, bu tür bir diplomasiyle gerektiğinde kan dökülmeden düşman Bizans imparatorunun hakimiyeti altına alınabilmekteydi.[1] Bizans siyasetinde komşu barbarlara karşı kullanılan en önemli araçlar arasında para, hediyeler ve ünvanlar yer almıştır. İmparator Justinien, Hun prenslerinden başlamak üzere birçok yabancı kavimlere para, hediye ve ünvanlar vermiştir. Bu ünvanlarla bir anlamda yarı Romalı konumuna getirilen bu insanlar, ayrıca soylu kadınlarla evlendirilerek İmparatorlu’ğa daha sıkı bir şekilde bağlanmaya çalışılmıştır. Bu arada komşu ülkelerdeki siyasi çekişmeler yakından takip edilerek yaşanan taht mücadeleleri de Bizans çıkarları doğrultusunda değerlendirilmeye çalışılmıştır. Nitekim, tahtta iddiası olan prensler İmparatorluk başkentinde barındırılarak kendi rakiplerine karşı kullanılabilen bir koz haline getirilebilmekteydi. Diğer taraftan, İmparatorluk’tan para yardımı alan her yabancı prens de ona belli bir miktar asker vermeyi kabul ederken, Bizans’a yönelik gerçekleşebilecek tüm işgallere karşı bütün sınırlarda savaşmaya hazır vasallar veya müttefikler haline gelmekteydi. Bu konuda, Ünlü Bizanslı tarihçi Prokopios, Bizans’ın Gizli Tarihi[2] adlı eserinde İmparator Justinien Dönemi’nde Hun ordularının sürekli Bizans İmparatorluğu’na saldırdıkları ve yağmaladıklarından bahsedilirken, imparatorun Hunlara devlete yaptıkları hizmet için para yağdırdığı, böyle davranmasının sebebinin ise Gotlara ya da başka düşmanlara karşı Hunların Bizans’ın müttefiki olmalarından ileri geldiğini vurgulamaktadır. Nitekim bahsedilen bu müttefiklik bağlamında Justinien’in ünlü komutanı Belizer İtalya’daki seferinde İmparator’dan yardım için kendine bağlı birlikleri haricinde çok miktarda ücretli Hun kıtalarının gönderilmesini de talep etmiştir.[3] Yine, İmparator Heraklius zamanında İranlılara karşı Bizans Hazar Kağanlığı ile ittifak yaparak bir anlaşma yapmış ve bu anlaşma karşılığında Hazar kağanı ordusuyla Kafkaslar’a girerek Tiflis’te İmparator ile birleşmiştir. İmparator Kağana 40.000 Hazar askeri desteğine karşılık olarak kızını kendisine verebileceğini söylemiş ve Kağan da bu teklifi kabul etmiştir. Dolayısıyla 40.000 Hazar askerini alan İmparator, kızını Hazar Hakanı’na gönderirken Hakanın ölüm haberi ile bu evlilik gerçekleşememiştir.[4]

Bizans siyasi tarihi incelendiği takdirde tüm Orta Çağ boyunca Bizans idaresinde dinin her zaman önemli bir rol üstlenmiş olduğu görülür. Daha açık bir ifadeyle, Bizans İmparatorluğu’nda din ve siyaset her zaman iç içe geçmiş bir yapı sergilemiştir denilebilir. Bu bağlamda, birer diplomat gibi çalışan Bizans misyonerleri de Bizans’ın ayakta durmasında ve sahip olduğu kültürünü yaymasında büyük katkıda bulunmuşlardır. 6-11. yy.’lar arasında Hıristiyanlık propagandası geniş bir coğrafyaya yayılırken, tüccarların gittikleri ülkeler hakkında imparatorluk idaresini bilgilendirmesi gibi din adamları da ulaşabildikleri insan toplulukları hakkında sahip olduğu bilgiyi imparatorluk hizmetine sunmaktan geri durmamışlardır. Hatta, siyasi girişimlere yol açma konusunda misyonerlerin tüccarlardan daha yararlı bir iş yaptığı dahi söylenebilir. Nitekim, komşu ülkelerle siyasi temas kurulmadan önce misyonerler başta yeni inancın mistisizminin etkili olduğu kadınlar olmak üzere, toplumun tüm bireylerine ulaşıp önce İsa adına ruhları fethetmekteydiler.[5] Dolayısıyla, 16 Temmuz 1054 tarihinde Roma ve İstanbul kiliselerinin resmen ayrılığının ilan olmasından çok öncelere uzanan tarihi süreçte İstanbul Kilisesi kendi etki alanı olarak belirlediği Doğu Avrupa’daki Slavlar, Asya ve Kuzey Afrika ülkelerinden birçoğu, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzey kıyılarında yaşayan ve bu bölgelere göç ederek yerleşmiş veya bu bölge ile temas halinde bulunmuş olan Türk topluluklarına ulaşmayı başarmıştır.

İmparatorluk dışında yürütülen bu misyonerlik çalışmaları sonucu başta çarpıcı bir örnek olması itibariyle Hıristiyanlıkla birlikte zaman içinde bölge nüfusu içinde eriyen Bulgarlar olmak üzere, Hunlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklardan Hristiyanlığı benimseyenler olmuştur.[6] İstanbul kilisesinin bu şekilde Hristiyanlık adına başarılar elde etmesi dışında aşağıda yer verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, savaşlarda esir düşen veya bizzat imparator ile anlaşarak imparatorluk arazilerine yerleşen Türk boyları da öncelikle Bizans siyaseti gereği Hristiyanlaştırılmış ve ondan sonra Bizans askeri sistemi dahilinde özellikle sınır bölgelerinde iskana tâbi tutulmuşlardır.

A. Karadeniz’in Kuzeyindeki ve Balkanlar’daki Türk Boyları

Bizans İmparatorluğu ile yapılan savaşlar sonunda esir düşen veya anlaşmalı olarak kendi istekleriyle Bizans arazilerine iskan edilen onbinlerce Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türkü’nün yerleşimi belirli bir sistem dahilinde gerçekleştirilmiştir. Bahsi geçen bu sistemin temeli İmparatorluğ’un yüzyıllar boyunca Pers ve Arap istilaları, iç savaşlar, hastalık, kıtlık gibi nedenlerle insan gücünün azalmasına bağlı olarak dışarıdan temin edilen yerleşimcilerle nüfusu azalan bölgelerin yeniden canlandırılmaya çalışılmasına dayanmaktadır. Nitekim, özellikle İmparatoratorluğ’a yönelik dış tehditler arttıkça böyle bir teşkilat geliştirilmiş ve bu teşkilata theme adı verilmiştir. Diğer bir ifadeyle theme’ler, başlangıçta olmasa dahi zamanla, askeri ve mülki idareyi bir elde toplayan Stratikosların emrinde bulunan idari birimlerdir. Kelime olarak kökeni tam açıklanamayan theme’in Yunanca bir kelime olan ve İmparatorluk görevlileri tarafından kayıt defterine yazılma anlamına gelen thesis’den geldiğini ileri süren Aikatarina Christophilopolou’ya[7] karşın, Mark Wittow, kelimenin ‘step dünyasıyla’ ilgili olduğu görüşünün ikna edici olduğunu belirtmekte ve Türkçe’de 10.000 kişiden oluşan ve Tümen adı verilen askeri birlikle alakalı olabileceğinin altını çizmektedir. Nitekim, göçebe komşuları Türklerin savaş kabiliyetlerine aşikar olan Roma ve Bizanslıların kelimeyi almış olmalarının gayet doğal olduğunu belirten Witthow, kelimenin başlangıçta askeri birliği ifade ederken, 10. yy.’dan itibaren bu askeri birliklerin yerleştiği yerleri ifade etmeye başladığını belirtmektedir.[8]

Tüm Bizans tarihi boyunca themeler’den sınırlara yakın olanlar ayrı bir öneme sahip olmuştur. Bu birimlere askerler aileleriyle birlikte yerleştirilir vergiden muaf tutulur ve dolayısıyla askerlik karşılığı toprak sahibi olurlardı. Aslında bu türden sınır bölgelerine asker yerleştirme uygulaması eskiden limitanei olarak adlandırılan ve sınırlara asker yerleştirme anlamına gelen eski sistemin geliştirilmiş şeklidir.[9] Yabancı olan bu askerler aileleriyle birlikte ve kendi mülklerinde oturduklarından sahip oldukları toprakları müdafaya mecbur olurlardı ve bu da beraberinde İmparatorluğ’a sadakatı getirmekteydi. Genel olarak bakıldığında theme sisteminin Anadolu’da daha fazla geliştiği söylenebilir. 6. yy.’dan itibaren Anadolu’da meydana gelen nüfus azalmasına karşı oluşturulan bu themelere yerleştirilmek üzere İmparatorluğ’un çeşitli bölgelerinden özellikle de Balkanlar’dan yeni insanlar nakledilmiştir.[10] Diğer taraftan, zaman içerisinde benzer organizasyon Balkanlar’da da gündeme gelmiştir.

İ. yy.’ın orijinal themeleri Anatolikon (669), Armeniakon (667), Thracian (680-685) ve Opsikion’dur (680). İlk iki theme eski “magister militum per orientem ve magister militum Per Armeniam” olarak adlandırılan ordulardır. Doğu ordusu Mezopotamya ve Suriye’den çekilip Güney- Orta Anadolu’ya yerleşmiş ve Anatolikon theme’i adını almıştır. Armenia ordusu da Yukarı Fırat bölgesinden çekilerek Kuzeydoğu Anadolu’ya yerleşmiş ve Armeniakon adını almış, Balkanlar’daki eski “Magister militum per Thraciam” olarak bilinen Batı birlikleri de Trakya’dan çekilerek verimli batı Anadolu topraklarına yerleşip Thrakesion theme’ini oluşturmuştur.[11] Son theme olan Opsikion ise İstanbul’a yakın, Kuzeybatı Anadolu’da ve İmparatorluk muhafız birliklerini ve 6. yy.’da merkezi ordudan kalan birlikleri içeren bir theme’dir. Ancak 9. yy.’a gelindiğinde Anadolu themeleri küçültülerek Opsikion, Bucellarion, Optimaton, Paphlagonia, Armeniakon, Chaldia, Colonea, Charsianon, Anatolikon, Thraceion, Kappadokya, Mezopotamya, Sebastea, Lycandus, Leontocomis, Seleukia ve Cbyraeots[12] adlarında yeni theme’ler oluşturulmuştur.

Yukarıda bahsedilen theme sistemi sayesinde sınır bölgelerine iskan edilen askerler, barış döneminde kendilerine verilen arazileri işleyip ailesinin geçimini sağlarken, savaş döneminde silahlanarak sınırı korumakla görevliydi. Bu sistem sayesinde Bizans İmparatorluğu başta Persler ve Araplar sonra da Selçuklular olmak üzere doğudan İmparatorluğu tehdit eden kuvvetlere karşı etkin bir savunma sistemi kurmuştur.

Yabancı asker çalıştırma konusunda Bizans’ın ilginç bir düşüncesi vardır. İmparatorlar yabancı askerlere yerlilerden daha fazla güvenmişlerdir. İyi para alan yabancının imparator karşıtı akımlardan etkilenmeyeceği düşüncesiyle yabancı askerlere yüklü miktarda para ve yüksek mevkilerde görevler verilmiş, hatta imparatorların korunması için oluşturulan muhafız birlikleri dahi özellikle yabancılardan teşkil edilmiştir. Örneğin, muhafız alaylarından birisi olan ve Hetaeria denilen birlik neredeyse tamamen Rus, İskandinav ve Hazarlar gibi yabancı askerlerden oluşturulmuştur.[13]

Theme sistemi dahilinde Bizans arazilerine iskan edilen Türkler arasında yer alan Bulgarlar henüz tam anlamıyla Slavlaşmadan önce, özellikle 482’den 559 yılına kadar aralıksız olarak Bizans İmparatorluğu topraklarına akınlar düzenleyip yağmalamışlardır. Bu akın ve yağmalar esnasında her ne kadar Bizans’a üstün gelseler de, savaş sırasında aralarında Bizans’a esir düşenler de olmuştur. Bu esir düşen Bulgarlardan bir kısmı daha önce de ve bunu takiben İmparatorluk topraklarında iskana tâbi tutulmuşlar ve asker olarak orduya katılmışlardır. Bunu doğrulayan örneklerden birisi 530 yılında Bizanslılarla Bulgarlar arasında gerçekleşen bir çatışmada esir düşen Bulgarlardır. Bu savaşta Bizans kumandanı Mundus Bulgarlarını yenmiştir. Yenilen Bulgarlar Bizans ordusu bünyesine dahil edilerek o dönemde sınır bölgeleri olan Armenie ve Lazique olarak adlandırılan ve bugün Çoruh ve Yukarı Fırat civarı olarak belirlenebilen, bölgelere yerleştirilmişlerdir.[14] Yine 550 yılında İmparator Justinien 2000 Kutrigur aileyi Trakya’da iskana tâbi tutmuştur.[15] İmparator Justinien zamanında Bizans ordusundaki yabancılar ya müstakil birlikler halinde ya da Bizans birlikleri içinde yer alarak savaşmışlardır. Moravcsik’in belirttiğine göre bazı kaynaklarda yer alan savaş resim ve tasvirlerinde de Bizans ordusunda görev yapan Hunlara rastlanmaktadır. Justinien Dönemi’nde Bizans ordusuna dahil olan Hun ve Bulgarlar sayesinde ordunun asker sayısı önemli bir düzeye ulaşmıştır. Bizans başkentinde Hunlar olarak bahsedilen ve vaftizlere katılan bir gruba asil payeler verilmiştir. 560 yılında Bizans’a gelerek vaftiz olan ve Bizans ordu komutanlığına atanan Sunikas ve bundan daha önce 538 yılında vaftiz olan Akum da İllyricum askeri ateşesi olmuştur. Bu vaftizlerde İmparator Justinien de bizzat yer almıştır.[16] Muralt’ın verdiği bir bilgiye göre de 577 yılında İmparator Justinien’in, Pers Kralı Hüsrev’e karşı İskit olarak nitelenen Bulgarların[17] da dahil olduğu 150.000 kişilik yabancı askerlerden oluşan ordusu Kayseri-Kapadokya’da Hüsrev’i yenilgiye uğratmış ve Hüsrev’in tüm mal varlığı Bulgarların eline geçmiştir. 688 yılında ise Selanik’te Bizans ordusuna yenilen Bulgar ve Slavların bir kısmı Abydos’a (Çanakkale) nakledilmişlerdir. Ancak daha sonra Justinien dar bir geçitte Bulgarlarca sıkıştırılarak yenilgiye uğratılmıştır 711 yılına gelindiğinde yine İmparator Justinien’in ordusunda 3000 kişilik bir Bulgar birliğinin var olduğu görülmektedir. Bulgarlar, Trace ve Opsikion Themelerindeki birliklerle bir kampta toplanmışlardır.[18] Tüm bu bilgiler göz önüne alındığında Bulgarların Bizans ordusunda hizmet ettiklerine ve İmparatorluğun birçok bölgesine iskan edildiklerine dair hiçbir şüphe kalmadığı görülmektedir.

Bulgarların Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a inerek bu bölgeye yerleşmeleri ve bölge nüfusunu idareleri altına almalarını ve Hristiyanlığı benimsemelerini takiben zamanla Slav nüfus içerisinde eriyip kaybolmaları haricinde bu şekilde Anadolu’da iskana tâbi tutulmaları tüm Bulgar nüfusunun tam anlamıyla eriyip yok olmadığını göstermektedir. Bu doğrultuda geçmişten bugüne Anadolu toprakları üzerindeki bazı yer adlarına bakıldığında da Bulgarların izlerine rastlamak mümkündür.

Bulgarların özellikle Bizans hizmeti dahilinde nakledildikleri Armenie ve Lazique olarak adlandırılan bölgenin bugün aşağı yukarı Trabzon’dan Sinop’a oradan da güneye Tuz Gölü’nün doğusundan geçerek Kayseri’yi de içine alan bir hat takip ettiği söylenebilir. Bu bölge dahilinde örneğin kuzeyde Trabzon yakınlarında ve güneyde bugün Toros Dağlarının bir parçası olan ve Bolkar şeklinde isimlendirilen Bulgar Dağı’nın varlığı Bulgar Türklerinin bu coğrafyadaki izlerinden olsa gerektir. Nitekim, Mehmet Eröz’ün belirttiğine göre bu Tarsus bölgesindeki Bolkar olarak adlandırılan dağa yöredeki yörükler Bulgar Dağı demektedirler. Diğer taraftan Trabzon civarındaki Bulgar Dağı’nın adına bugün rastlanmamaktadır. Ancak, Aşık Paşazade Tarihi’nde Fatih Sultan Mehmet’in Uzun Hasan ve onun annesi Sara Hatun ile birlikte Trabzon’a giderken Bulgar Dağı’na çıktığından[19] bahsedilmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ