BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ BÜYÜK GÜÇLERİN OSMANLI STRATEJİLERİ: İTTİHATÇILAR VE ALMAN NÜFUZUNUN TANINMASI

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ BÜYÜK GÜÇLERİN OSMANLI STRATEJİLERİ: İTTİHATÇILAR VE ALMAN NÜFUZUNUN TANINMASI

On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden I. Dünya Savaşı’na kadarki süreçte, Alman-Türk ilişkilerinin mantığı üzerine birçok tarihçi ve siyaset bilimci çalışmalar yapmıştır. Bunların yorumlarının farklılığına rağmen, esasta birleştikleri nokta, bu ilişkilerin her iki tarafın yararına olarak başladığı, ancak zamanla Almanlar lehine genişlediğidir.[1] Her ne şekilde olursa olsun, Alman-Osmanlı askerî, siyasî ve ekonomik ilişkilerinin başlangıcından sonuna kadar, her iki tarafın da fayda sağladığı bir gerçektir.

Almanya, 1871’de milli birliğini kurduktan sonra hızla sanayileşmeye başladı. Ancak endüstriyel ihtiyaçlarını gidermek için, kıta Avrupası’ndan başka yerlerde verimli alanlara yönelmesi gerekiyordu.[2] Bir süre sonra, Doğu Afrika’da birkaç verimsiz bölge elde etmesine rağmen,[3] buralar Alman sanayisinin ihtiyaçlarını gidermeye yeterli değildi. Almanya, endüstrisi için yeni ve verimli hammadde ve pazar alanları bulmak zorunda idi. Dünyanın en verimli alanları, İngiltere ve Fransa emperyalizminin tahakkümü altına girmişti. Bu dönemde Almanya için, Osmanlı ülkesi halâ zengin kaynakları ile vazgeçilmez görünüyordu.

Bismarck döneminde bir kıta devleti olarak Avrupa denge politikasını korumaya çalışan Alman Hariciyesi,[4] genç ve enerjik İmparator II. Wilhelm’le birlikte bu politikasını değiştirdi. İmparator, Almanya’yı diğer Büyük Güçlerin yanında, hatta daha önünde bir dünya gücü olarak görmek istiyordu. Bunun yolu da, doğrudan doğruya çatışmalara girmeden, barışçı siyasî ve ekonomik çıkar sağlamaktan geçiyordu.[5] Yani emperyalistler arası yarışta geri kalmak istemeyen Alman diplomasisi, Büyük Güç olmanın yolunu yeni bağlantılarda aramaya başladı. “Güneşteki Yer (Platz an der Sonne)”[6] emperyalist teriminin ifa ettiği anlam, Doğu’ya doğru (Drang nach Osten) genişleme ve uluslararası ilişkilerde diğer güçlerle başat duruma gelmekti. 1897’de Başbakan Prens Bernhard von Bülow, “Almanya’nın çıkarlarının Doğu Asya’da olduğunu, kendilerinin de diğer büyük güçler gibi orada pay almak ve saygın olmak istediklerini, kimseyi gölgeye bırakmak istemediklerini, ama kendilerinin de Güneşte yerleri olmasını istediklerini belirtiyordu”.[7] Bu ifadeler, diplomasi dilinde yeni bir emperyalist gücün doğuşunu dünyaya haykırıyordu.

Bunun karşısında Osmanlı devlet mekanizmasındaki -Saray- bürokratik elit, Alman nüfuzunun ülkeye girmesi sayesinde Türk İmparatorluğu’nun parçalanmasının engelleneceğini umut ediyordu. Diğer taraftan Almanya’nın askerî, ekonomik, siyasal gücü ve yardımları sayesinde, uluslararası ilişkilerde bir denge de sağlayabileceklerini uman Türk devlet aktörleri, bir dizi reformlarla eski devlet aygıtındaki yapıları da modernleştirebileceklerini amaçlıyorlardı. Almanya’ya yakınlaşma ile Sultan II. Abdülhamid de, kişisel yönetimini -Saray bürokrasisi- güçlendirmek, Büyük Güçler karşısında dışta olduğu gibi içte de güçlenmek ve dış müdahaleleri önlemek istiyordu.[8]

Nitekim, XIX. yüzyılın 90’lı yıllarından 1908 Genç Türk Devrimi’ne kadarki süreçte Almanya, başta askerî olmak üzere birçok sanayi ürününü ve sermaye yatırımlarını -özellikle demiryolları ve altyapı- Osmanlı ülkesine soktu.[9] Özellikle Bağdat Demiryolu yapımının hızla devam etmesi ve bazı hatların işletmeye açılması,[10] Almanya’nın nüfuz bölgeleri oluşturmak için ilk adımlardı. Colmar von der Goltz başta olmak üzere bazı askerî heyetlerin Osmanlı ordusunda reorganizasyon çabalarına girişmeleri yanında, Türklerin Alman silah sanayii için iyi bir pazar olması,[11] ilişkilerin gittikçe kökleşmesine sebep oldu. Öte yandan uluslararası dış ve iç sorunlarda Almanların diğer Büyük Devletler karşısında Osmanlıları desteklemeleri, Almanya’yı Yakın Doğu’da birincil devlet yapmaya yetmişti. Bu süreç, 1908 Genç Türk Devrimi’ne kadar aralıksız devam etti.

Alman Merkezli Türk Dış Politikasının Batı Avrupalı Önceliklere Kayması (1908-1910)

II. Meşrutiyet’in ilânı ile birlikte İttihat ve Terakki liderleri ya da onların desteklediği yaşlı devlet adamları, Sultan II. Abdülhamid’in dış siyasasına da tepki gösterdiler ve Almanya’ya karşı soğuk bir politika izlemeye başladılar.[12] Her ne kadar Genç Türk isyanının başarısında en önemli rolü üstlenen askerî kanat Alman askerî ekolünden mezun olmuşlarsa da, devrim sonrası asker kışlasına çekilmiş ve yönetim tekrar sivillere geçmişti. Almanya’nın İstanbul Büyükelçiliği de, başlangıçta ordu kanadının Alman yanlısı olmasının, yeni dönemde Alman diplomasisine asgari bir üstünlük sağlayabileceğini umuyordu. Çünkü şimdinin askerî liderleri, General Goltz Paşa’nın etkisinde Alman askerî mantalitesinde yetişmiş eskinin öğrencileriydi ve dolaylı da olsa nüfuz yine de onların elinde olabilirdi.[13]

1908 Devrimi’nin hemen sonrasındaki duruma bakılacak olursa, siyasal süreç Almanların umdukları gibi olmadı. Devrim sonrası genç askerler olaylara direkt müdahale etmediler. Yönetim, İttihatçı sivillerin etkin olduğu bir yapıya sürüklendi. İttihatçı sivil aktörler de, genelde Paris ve Londra gibi Batı Avrupa başkentlerinin kültür ve siyasi merkezlerinden etkilendiklerinden, İngiltere ve Fransa taraftarı bir politika üzerinde yoğunlaştılar. Zaten onlara göre, Alman parlamentarizmi de, Sultan Abdülhamid’in idare tarzına benziyordu ve İttihatçılar için bir örnek teşkil edemezdi. Genç Türkiye için siyasi mekanizma, ancak İngiliz parlamentarizmine benzer bir biçimde örgütlenmeliydi.[14]

Artık İngiltere’ye sempati duyulacak yıllar başlamıştı. Alman Büyükelçisi Baron Marschall von Bieberstein (1897-1912), devrim sonrası İngiltere’nin Osmanlı nezdindeki nüfuzunun arttığını ve bunun göstergesinin İstanbul’a yeni atanan İngiliz büyükelçisi Sir Gerard Lowther’in (1908-1913) ülkeye gelmesi esnasında yaşandığını yazmaktadır. Çünkü Büyükelçinin İstanbul’a gelişi ile birlikte düzenlenen merasimde, Osmanlı vatandaşları büyük sevgi gösterisinde bulunmuşlardı. Bu yaklaşımı, Almanya büyükelçisi Marschall şöyle belirtmektedir:[15] “Anayasanın yürürlüğe girmesinden sonra, özellikle buradaki başkentte (İstanbul) geniş halk çevrelerinde İngiltere’ye karşı sempati oluştu. Bu gerçeği inkar etmek akılsızlık olur. Bu sempati sadece Türk basınında değil, aynı zamanda sokakta nümayişte bulunan halkın davranışlarında da ifadesini buluyor. Yeni İngiliz Büyükelçisinin kabul merasimini hatırlıyorum. Bu görüntü oldukça tabiîdir.”

İttihat ve Terakki Türkiyesi’nde, İttihatçı ya da liberal yönetici veyahut aydınların ve Osmanlı vatandaşlarının İngiltere’nin anayasalı rejimine duydukları sempati karşılıksız kalmadı. İngiliz diplomasisi ve Hariciye Bakanlığı (Foreign Office) da yeni yönetimi destekleme kararı aldı. İngiltere’nin 1908 Devrimi’nden sonra Türkiye’ye karşı göreceli de olsa daha dikkatli ve dostça bir tutuma girdiği, dönemin İngiliz basınında da kendini gösteriyordu. Meselâ, İngiltere’nin yeni dönemdeki politikasının ne olması gerektiği konusunda, Alfred Stead, Fortnightly Rewiew’de görüşlerini açıklamıştır. O, İngiltere’nin Gladstone zamanından bugüne kadar devam eden hatalı Türkiye politikasını terk etmek zorunda olduğunu vurgulayarak başladığı konuşmasını şöyle sürdürür: “İngiltere’nin Türkiye’den bağımsız çok Müslüman tebası var. Bu durumda Sultan onların dini lideridir. Bundan dolayı Türkiye ile gergin zeminde bulunmak İngiltere’nin menfaatine olmaz”. Ona göre, İngiltere’nin bu zamana kadar uyguladığı yanlış politika yararına olmamıştır.

Türkiye ile dostça ilişkiler zemininde bulunmak, malî ve ticari bakımdan İngiltere’nin faydasınadır.[16] Yine Stead’a göre İngiltere, Arapçılık hareketlerinde -Arap milliyetçiliği- Türkiye’ye yardım ederek, Sultan’ın halifelik gücünün zayıflamasına çalışmazsa, Mısır gibi İslam halkın yaşadığı bölgelerde daha da güçlenebilirdi. Bunun için Stead, İngiltere’ye, İstanbul’da Hıristiyan büyükelçi ile birlikte, bir de Müslüman büyükelçi bulundurmasını tavsiye ediyordu.[17]

Stead’ın şahsi değerlendirmelerine benzer yorumlar, münferit de olsa, bu dönemde İngiliz basınında dile getiriliyordu. Bu yorumların ortak noktası, Abdülhamid karşıtı değerlendirmelerdi. Onlara göre, İngiltere Türk düşmanı değil, Abdülhamid ve onun rejiminin düşmanı idi.[18]

Devrim sonrası İngiltere, yeni Türkiye politikasını, Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey’in şahsında sürdürmeye başlamıştır. İngiliz Hükümeti, 27 Temmuz 1908’de Sultan ve Sadrazam’a kutlama telgrafları göndererek, yeni düzen hakkındaki olumlu tavırlarını bildirdi.[19] Buna mukabil Avusturya- Macaristan’ın, Türk devriminin hemen sonrasında Bosna-Hersek’i ilhak etmesi,[20] müttefiki Almanya’yı yeni rejim nazarında zor duruma düşürdü. Sonrasında Bulgaristan’ın da bağımsızlığını[21] ve Girit’in Yunanistan’a katıldığını ilan etmesi[22] karşısında, Berlin diplomasisinin etkisizliği, Almanya’nın itibarını daha da düşürdü. Diğer yandan devrimden sonra yönetimi ele geçiren Sadrazam Kamil Paşa gibi, İttihat ve Terakki’nin bazı yöneticilerinin de, kesinkes İngiliz yanlısı olması, Alman diplomatlarını Türkiye’de daha da zayıflattı.[23]

Alman İmparatorluğu’na gelince, Genç Türk Devrimi’nden sonra, Osmanlı Devleti’ndeki ekonomik ve malî ilişkileri ve gelecekteki yatırımlarının tehlikede olmasından kaygı duymaya başladı. O sıralar İstanbul’da bulunan Deutsche Bank yöneticisi Karl Helfferich, bu kaygılarını meslektaşı Arthur von Gewinner’e aktararak, Alman Büyükelçisi’nin konumunun Türkiye’de hayli değiştiğini vurguluyordu. Ona göre, eskiden her şeye gücü yeten, ancak şimdi iktidarsızlığa mahkum olan Marschall’in durumu üzücü idi. Diğer taraftan, Almanlar’ın Bağdat Demiryolu rüyasının bir hayal olduğunu da vurgulayan Hellferich, bu teşebbüsün bundan böyle İngiltere ile devam edebileceğini söylüyordu.[24]

1910’dan Sonraki Süreçte İngiltere’nin Türkiye Politikasının Değişmesi ve İttihatçılar

1910’dan sonra İngiltere’nin Türkiye politikasında değişiklik belirmeye başladı. Aslında 1907’de gerçekleştirilen Rus-İngiliz anlaşmasından sonra, İngiltere’nin genç Türkiye’yi desteklemesi, mümkün görünmüyordu. İngiliz Hariciyesi’nin gerçek amacı sonra anlaşıldı. Eğer İttihatçıların Türkiyesi çağdaş bir devlet kurar ve ülkelerinde yabancı hegemonyasına karşı tavır alırlarsa, bu tavır İngiltere’nin Müslüman sömürgelerinde ilham kaynağı olabilirdi. Böylece İngiltere dominyonlarında-özellikle Hindistan ve Mısır’da isyanlarla başbaşa kalabilirdi.[25] Bu konuda İngiliz büyükelçisi devrimin hemen sonrasında korkusunu belirtiyor ve kaygılarını Dışişlerine şöyle aktarıyordu:[26]

“Türkiye gerçekten bir Meşrutiyet idaresi kurar ve onu ayakları üstünde tutabilirse ve kendisi de kuvvetli bir hale gelirse, bunun sonuçları şu anda hiçbirimizin tahmin edemeyeceği yerlere ulaşacaktır. Mısır’daki etkisi çok büyük olacak ve Hindistan’da kendini hissettirecektir. Şimdiye kadar ne zaman Müslüman bir tebaamız olmuşsa onlara, dahî bir önderin idaresi altında olan ülkelerde zalim bir istibdadın hüküm sürmesine rağmen, kendilerinin iyiliksever bir istibdatla idare edildiklerini söyleyebilmişizdir… Fakat Türkiye şimdi bir meclis kurar ve hükümetini ıslah ederse, Mısır anayasa talebinde daha zorlu bir yolu seçecek ve bizim bu talebe karşı koyma direncimiz çok azalacaktır. İyi bir şekilde işleyen bir Türk anayasası varken ve Türkiye’nin durumu gittikçe gelişirken, anayasa isteyen Mısır halkının ayaklanmasını zor kullanarak bastırmaya girişirsek durumumuz çok acayip olacaktır. Mısır meselesi yüzünden, Türk hükümetiyle değil, fakat Türk halkının hissiyatı ile çatışmaya girişmenin bize hiçbir faydası olmayacaktır.”

İttihat ve Terakki yöneticilerine gelince, devrim sonrası İngiliz ve Fransız taraftarı bir dış politika izler görünmelerine rağmen, aslında devletin kontrolünü de kaybetmemeye özen gösteriyorlardı. İmparatorlukta yönetimin değiştiğini her fırsatta İngiliz elçisi Lowther’e göstermekten de geri kalmadılar. Özellikle Türk Dışişleri Bakanı Rıfat Paşa’nın, eskiden yabancı elçilik tercümanları ile çözülen bazı diplomatik konuların, şimdi sadece elçilerle çözüleceğini açıklaması, İngiltere’nin nüfuzuna bir müdahale[27] olarak değerlendirildi. Aslında bu tavır, İttihatçıların bağımsız bir politika izleyecekleri ve Büyük Devletlerin imparatorluğun iç işlerine karışmasına izin vermeyecekleri anlamına geliyordu. Buna ilaveten Türk Hükümet Başkanı Kamil Paşa’nın kısa bir süre sonra, İttihatçılarla yetki çatışmasına girmesi ve 1909 yılının ikinci ayından itibaren iktidardan düşürülmesi,[28] İngiliz elçiliğinin sert bir tavır takınmasına yol açıyordu.

Buna rağmen İngiltere ile çatışmanın kendilerine zarar vereceğini anlamakta gecikmeyen Parti liderleri, Hüseyin Hilmi Paşa iktidarında da, İngiltere ile ilişkilerinde herhangi bir değişme olmayacağı konusunda güvence vermek zorunda kaldılar.[29] Ancak İngiltere, Türkiye’de kendini desteklemeyen ya da ters politika takip eden bir hükümetin başta olmasını da arzu etmiyordu. Böylece Kamil Paşa’nın düşüşünden sonraki dönemde İngiltere, Türk kabineleri üzerindeki nüfuzunun azalmaya başladığını görünce, yeni tedbirleri düşünmeye başladı. İttihatçıların kabineleri denetlemesinden rahatsız olan Londra, onların kontrolünü azaltmak ve meşrutiyeti de işlemez duruma getirmek için gerçekleştirilen hareketleri de destekler bir tavıra girdi.

Nitekim İttihat ve Terakki Partisi’ne karşı 1909’da gerçekleştirilen karşı ihtilalde -31 Mart Vakası-, İngilizlerin etkisi ve desteğinden bahsedilmesi,[30] İngilizlerin Türkiye’deki konumunu ve stratejisini daha iyi açıklamaktadır.

Bunun yanında General Mahmut Şevket Paşa’nın karşı devrimi bastırması Almanya açısından, Osmanlı Devleti’nde dengelerin tekrar düzelmeye başladığını gösterdi. Çünkü İstanbul’da Hareket ordusunun başarısı bir Alman zaferi ve bir İngiliz yenilgisi olarak değerlendirildi.[31] Karşı devrimi, Alman subaylarının etkisinde yetişmiş olan ordu bastırmıştı ve devrimin hemen sonrasında Paris ve Londra’ya hayran sivil İttihatçılar safdışı edildiler. Artık yönetici ya da en azından kontrol mekanizması olarak askerî kanat da yönetimde kendini göstermeye adaydı. Ancak küçük rütbeli enerjik askerler direkt olarak -bazen etkili olsa da- en azından 1913 Bâbıâli Baskını’na kadar yönetimde hep geri planda kaldılar. Bu defa da büyük rütbeli askerler vitrine çıkmaya başladılar. Diğer taraftan 1910’da İttihatçıların Maliye Bakanı Cavit Bey’in kredi girişimleri, Fransız ve İngiliz politikacıları tarafından sabote edilince, Almanların işi kolaylaştı. Bu tavırlar, Almanya’dan nefret eden sivil İttihatçıları yumuşattı ve uluslararası ilişkilerde Almanya’yı saf dışı etmenin mümkün olmayacağını gösterdi.[32]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ