BİR GECEDE CAHİL Mİ OLDUK?

BİR GECEDE CAHİL Mİ OLDUK?

Türkler tarih boyunca çeşitli alfabeler kullanmışlardır. Önceleri Türklerin kendilerine has orijinal Göktürk-Orhun alfabesi bulunmakta idi. Bu alfabe ile meşhur Gök­türk kitabelerini yazmışlardır. Daha sonra, kâğıda yazıl­ması daha kolay olan Uygur alfabesini geliştirmişlerdir. Onuncu yüzyılda Müslüman olan Türk boyları ve devlet­leri kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in yazılmış olduğu alfabe olan Arap alfabesini kullanmaya başlamışlardır ve bunu büyük ölçüde yirminci yüzyıla kadar getirmişler­dir. Ancak bu arada dağılmış oldukları dünyanın çeşitli bölgelerinde oralarda kullanılan alfabelerle de Türkçe yazmışlardır. Bizans topraklarına yerleşmiş, Türk Boyla­rı, Peçenekler, Bulgarlar, Anadolu Türkleri Grek harfleri ile Türkçe yazdıkları gibi Ermenilerle karşılaşan, karışan Türkler de Ermeni harfleri ile Türkçe yazmışlardır. Biz bunlara Karamanlıca yazılar demekteyiz.

Arap alfabesini kullandığımız uzun yıllar boyunca bu alfabeyi Türkçeye uygulamakta birçok sıkıntılar çekil­miştir. Çünkü Arapçada sesli harflerin büyük çoğunluğu yazılmamaktadır. Türkçede olmayan benzer sessizlerin Arapçaya uygun olarak birkaç harfi bulunmaktadır. Yazı yazarken bu harflerden hangisinin kullanılacağını Arap­ça bilmeyen veya ona aşina olmayanın bilmesi mümkün değildir. Sesli harflerin yazılmaması sebebi ile ortaya çı­kabilecek karışıklığı önlemek ve okumayı kolaylaştırmak için Araplar dahi başlangıçta olmayan ses işaretleri, ha­rekeleri kullanmaya başlamışlar ve Kur’an-ı Kerim’i de bu şekilde hareketlendirmişlerdir. Bundan sonra Kur’an-ı Kerim’in okunması Türk toplumunda da kolaylaşmıştır. Ancak diğer yazılarda sıkıntı devam etmiştir. Bazen bu sıkıntıyı gidermek için halk için yazılan yazılarda, keli­meler aynen Kur’an-ı Kerim gibi hareketlendirilmiştir. Bazen de Arapçada yazılmayan sesli harfler yazılmaya başlanmıştır. Ancak genellikle Türklerin bu yazı ile yazıp okumaları oldukça zor olmuştur ve okuma yazma seviye­si her zaman çok aşağılarda kalmıştır.

Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyetin devraldığı Türk Milleti çoğunlukla bu şekilde okuma yazma bilmeyen bir topluluktu. Erkeklerde oran yüzde birler seviyesinde ol­duğu gibi kadınlarda binde bir bile değildi. Askerden ge­len bir mektubu okutacak adam bulmak gerçekten mesele idi. Mesele Arap harfleri veya Lâtin harfleri ile okuyup yazmak değil, halkın kolayca okuma yazma öğrenmesi idi. Cumhuriyetten önce de Arap alfabesi ile yazılan keli­melere sesli harfleri de yazmak gibi bazı kolay okuma te­şebbüsleri olmuştur. Cumhuriyeti kuranlar herkesin oku­ma yazma öğrenmesi ve bunu kısa zamanda ve çok kolay olarak başarılması gayesiyle, Lâtin harflerini kullanarak Türkçe’ye uygun bir alfabe meydana getirmişlerdir. Batı dünyası da Lâtin harflerini kullandıkları halde onların yazılarında kelimeler çok zaman yazıldığı gibi okunamamaktadır. Yani Arapçada olduğu gibi bir kelimeyi yazmak için onun daha önce yazılmış halini görmek, bilmek ge­rekmektedir. Türkçede oluşturulan harflerle yazılan yazı ise söylendiği gibi yazılan, belkide dünyadaki tek alfabe­dir. Yani ifade edildiği gibi alfabemiz Lâtin alfabesi değil Türk alfabesidir. Rahmetli Turan Yazgan Hoca bu alfabe­nin bütün Türk âleminde de, hiçbir katkı yapılmadan ol­duğu gibi kullanılması için çok gayret sarf etmişti. Ancak bunda maalesef muvaffak olamamıştı.

Mehmet_Cayirdag001[1]

Yeni Türk alfabesini kabul edenler derhal okullarda çok kolay olan bu yazıyı öğretecek elamanları kısa za­manda yetiştirip tedrisata başladılar. Ayrıca halk için yaygın olarak Millet Mektepleri’ni açtılar. Atatürk bizzat durumu kontrol için yurt içi seyahatlerine çıktı ve mey­danlara koydurduğu kara tahtalarda halkı imtihan etti. Böylece kısa sürede büyük mesafeler alındı.

Hiç okuma yazma bilmeyen ve zaten cahil bırakılmış milletin bir gecede cahil bırakıldığını söylemek gerçekten insafa sığmaz ve eğer maksatlı değil ise gerçekleri bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Osmanlı Devleti, her zaman söylediğim gibi kullanılan resmi yazışmaların Arapça yazıldığı Selçuklu ve Beylik­lerden sonra Türkçeyi resmi dil olarak kabul ve tasdik etmiş önemli bir Türk devletidir. Başlan­gıçtan itibaren bütün yazışmalar, mah­kemeler ve mahkeme kararları Türkçe ile yazılmıştır. İlk defa halkın anlaya­cağı Türkçe kitaplar kaleme alınmıştır.

Ancak daha sonra İmparatorluk büyü­yüp Araplardan ve İranlılardan âlimler İstanbul’a getirildikçe ve okunan eski kitapların tesiri ile bunlardan da keli­meler alınarak, Osmanlıca dediğimiz üç dile ait kelimelerden oluşan, ancak Türkçe gramerine göre yazılan ulema­nın, şairlerin kullandığı ağdalı Türkçe ortaya çıkmıştır. Sarayın da desteği ile bu dille yazılan Divan Edebiyatına ve çok makamlı Türk musikisine bir şey söylemek mümkün değildir. Bunlar bizim dünya kültürü ile boy ölçüşece­ğimiz yüksek derecedeki kültür ürünlerimizdir. Bu gün de bunları hayranlıkla okuyup dinlemekteyiz. Ancak burada­ki yanlış Osmanlı bürokrasisinin günlük muamelatta da halkın anlamadığı bu ağdalı dili kullanmış olmasıdır. Yani halk için lazım olacak bir tapu senedinde, bir mahkeme kararında, herhangi bir kitapta, yani resmi yazışmalarda da yeni manalar kazandırılmış yabancı ke­limelerin kullanılması, halktan kopuk onların anlamadığı ve onları zora sokan bir uygulama olmuştur. Hâlbuki halk her zaman arı duru Türkçe kullanıyordu ve hatta bu yazı­ları yazan katipler dahi özel konuşmalarını ana dilleri olan sade Türkçe ile yapıyorlardı. İşte büyük halk kitlesi bu uy­gulama sebebi ile okuyup yazamaz, yazılanı da anlamaz bir hale gelmişti. Bu sebeple Cumhuriyeti kuranlar yeni alfabe ile bir avuç Osmanlı entelektüelini değil, cahil bıra­kılmış bu geniş halk yığınlarını, hedeflemişler ve onları öz Türkçelerine kavuşturarak okuryazar yapmışlardır.

Bu yazı değişikliği (Harf İnkılâbı)’nden sonra üniver­sitelerde tarih ve edebiyat bölümlerinde bu yazının (eski Türkçe) öğretilmesi için ana dersler müfredata alınmıştır. Ancak dört yıl bu dersleri görüp mezun olanlar eğer özel gayret sarf edip bu yazı ile okuma alışkanlığını geliştirmezlerse kısa sürede bu yazı ile okuyup yazmayı tamamen unutmaktadırlar. Bu yazı ile uğraşanlar dahi, hatta üniver­sitelerdeki bu bölüm hocalarına kadar bu yazı ile yazıl­mış bir senedi, fermanı, herhangi bir belgeyi okumakta büyük zorluklara düşmektedirler. Osmanlıcayı öğreten bu bölümler dışında yüzlerce İmam Hatip Okulları, Kur’an Kursları ve ilahiyat fakültelerinde Arapça ve Arap harfleri öğretildiği halde bunların Osmanlıcayı okuyup anlaması hemen hemen mümkün olamamaktadır. Bugün herhalde hiç kimse bu yazıyı bırakıp yine eski yazı ile yazıp okuya­lım dememektedir.

Konu açılmışken yazımızın sonunda iki konuya daha açıklık getirmek istiyoruz. Halka yayılmak istenen iki gö­rüş vardır. Bunlardan birisi harf inkılâbından sonra tarihi binalarda bulunan eski yazı ile yazılmış kitabeler kırılmış, tahrip edilmiş, kitaplar yakılmış ve ikincisi İstanbul’daki Osmanlı arşivine ait eski yazı belgeler Bulgaristan’a satıl­mış. Böyle olaylar olmuş mu, elbette olmuş, ancak bunlar devrin idaresinin kararı ile mi olmuş, şimdi onun üzerinde duralım.

Harf İnkılâbından sonra, durumdan vazife çıkaran bir kısım aklı evveller ki bunlar içinde bazen bürokrasi de bulun­maktadır. Anadolu’da bir kısım eski yazılı kitabeye zarar vermeye, bilhassa padişah isimlerini (tuğraları) kırmaya girişmişlerdir. O zaman derhal başvekil İsmet Paşa’ya ula­şan eski Müzeler Genel Müdürü Halil Ethem durumu ve işin vahametini hükümete anlatmış, Hükümet de, başvekil imzası ile sağda solda zuhur eden bu şekildeki cahilane ha­reketleri önlemek için derhal yurt sathında bir genelge yayınlayarak bunların yapılmaması gerektiğini ve yapanların cezalandırılacağını, bunların bizim milli kültür varlıkları­mız olduklarını valilere talimatlandırmıştır. Yine bir kısım işgüzar ve cahil idareci ve kolluk kuvvetlerinden çekinen halktan bazıları da ellerinde bulunan kitapların yok edil­mesini istendiğini zannetmişler ve bu şekilde davranmış­lardır. Hâlbuki devlet İstanbul’da yazma kitapları koruma altına almış, başta Süleymaniye olmak üzere yazma kitap­ların bulunduğu bütün kütüphanelere gerekli tayinler ya­parak onların en uygun şartlarda muhafazasını sağlamıştır.

Arşiv vesikalarının satılması konusuna gelince, yine ar­şivde ve valilikte görevli bazı cahil işgüzar, eski evraklar­dan epeyce bir kısmını kağıt olarak satmaya kalkışmışlar, bunu haber alan Bulgarlar buradan satın aldıkları evrakları vagonlarla Bulgaristan’a taşımaya başlamışlardır. Zama­nın yazarlarından ve gazetecilerinden İbrahim Hakkı Kon­yalı ve diğer bir kısım münevverler durumu gazetelerle ka­muoyuna ilan edince devlet derhal duruma el koymuş, bu işi yapanlar hakkında soruşturma açmıştır. Evrakın satışını derhal durduran devlet, giden evrakı da Bulgaristan’dan istedikleri fiyatla geri almaya çalışmış, ancak Bulgarlar kıymetini bildiklerinden bunları iade etmemişlerdir. Bu­gün Bulgaristan’da Sofya’da çok iyi tanzim ve muhafaza edilmiş bu evraklardan oluşan resmi Osmanlı Arşivi üze­rinde birçok Bulgar ilim adamı çalışmış ve çalışmakta­dırlar. Bizler de lazım olan bazı evrakın suretlerini gidip oradan almaktayız.

Olaylar işin içyüzleri bilinmeden cahilce çarpıtılmaya kalkışılırsa, hem vebal meydana gelir ve hem de nankör­lük yapılır.

Mehmet ÇAYIRDAĞ

Alıntı Kaynağımız: Bilgi Yurdu Dergisi – Ocak Şubat 2014 Sayı: 41 – Kayseri

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Atalay Cuma dedi ki:

    gayet güzel güzel açıklanmış

BİR YORUM YAZ