BİLİNMEYEN İÇ-ASYA

BİLİNMEYEN İÇ-ASYA

Coğrafyacılar “en eski kıtanın”, Asya’nın toprağını coğrafya bakımından beş kocaman parçaya ayırırlar. Coğrafya bilginlerinin coğrafyacı gözüyle çizdikleri bu sınır çizgilerinin yalnız coğrafya bakımından birlik gösteren, birbirine bağlı araziyi değil, aynı zamanda Asya’nın tarihi ve medeni birliklerinin yayıldıkları alanları da âdeta ölçülü bir tamlıkla göstermeleri ilk bakışta belki biraz şaşırtıcıdır. Hakikatte bu tabiî bir şeydir. Zira toprakla insan birbirinden ayrılamaz ve coğrafi şartlar ise insanın tarihi yolunu, hayati hususiyetini âdeta kader gibi tayin ederler. Bir tarihçi, coğrafi kuvvetlerin tesirini gözönünde tutmayan, haritaya ehemmiyet bile vermeyen bir eski zaman tarihçisi, hataya düşmekten kendini kurtaramaz ve insan yığınlarının kaderini, kavim kaynaşmalarının yolunu, hava boşluğunda oynatılan mukavva kuklaların cansız oyunları imiş gibi seyreder.

Asya’nın beş büyük coğrafya ve medeniyet birliği, sırasiyle şunlardır: Kuzey Asya, aşağı yukarı bugünkü Sibirya demektir. Doğu Asya, siyasi tarihçilerin düşündüklerinden çok daha dar bir bölgedir. Coğrafya bakımından asıl Çin-Çinlilerin istila ettikleri topraklar hariç- Japonya ve Japon adaları, Kora, Mancurya (biraz şişirilmiş arazisiyle Mancuko denilen yer burasıdır) ve bir de Amur vadisiyle Kamçatka buraya girerler. Güney Asya Hindistan’ı, Çin Hindi’ni ve Doğu Hint adalarını (Malaya) ihtiva eder. Coğrafya anlamiyle alınan İran, yani Acemistan, Afganistan, Ermenistan, Anadolu, Arabistan, Suriye ve Mezopotamya, yani Irak ise Ön Asya’yı teşkil ederler. Bu dört büyük arazi parçası beşinciyi, Asya’nın en merkezi kısmı olan İç Asya’yı üç tarafından kuşatır.

Herhangi bir cesaretli sefer heyeti İç Asya sınırlarını baştan başa dolaşmak istese herhalde üzerine çok uzun sürecek bir iş almış olur. Bu sınır yukarıda Ural Dağlarından başlar, Akmolinsk yaylasından geçer, Merkezi-Altayların dışından dolanarak biraz kuzeye kıvrılır, sonra Güney Sibirya’nın kenar dağ zincirine varınca oradan doğuya doğru ta Büyük Kingan dağına varıncaya kadar, hep o zinciri takibeder; orada tabiî bir coğrafya hududu bulunmadığından, itibari olarak çizilen bir geometrik hat boyunca Bramaputra’ya varır. Bu en uzak güney doğu noktadan kaçı şeklinde batıya döner, Himalaya zincirinin kuzeyini takibederek Dünya Tepesi’ne, Pamir’e ve onu kucaklayarak hafif kuzeybatı yönünde Hazer denizinin doğu kıyısına kadar uzanır. Bu arada Afgan Türkistanı denilen, Afganistan’ın kuzey kısmını içine alır, fakat öte taraftan bugünkü Türkmenistan’ın Kuzey İran ve Türkmen Balkanları arasında uzanan güneybatı köşesini sahasından dışarıda bırakır. Batıda Hazer denizinin doğu kıyısını, Ural nehrini, sonra Ural dağlarını takiple İç Asya sınırının kuzey çıkış noktasına ulaşır. Fakat coğrafyacılar batı sınırı hakkında, bunun tam ve kusursuz bir ayırıcı hat olmadığına, bunun batısında ve doğusunda coğrafya bakımından önemli bir fark bulunmadığına da hemen işaret ederler.

Coğrafyacı müşahedesinin öyle başlı başına, keyfi bir kanaat olmayıp tarihçinin tesbitleriyle garip bir şekilde birleştiği burada da hayretle görülür: İç Asya’nın bu batı bölgesine düşen kavim coğrafya bakımından açık olan sınırı aşarak bir ayağiyle Avrupa’da bulunmaktadır. Ural nehrinin bütün aşağı mecrasında arasız bir geliş gidiş. Burası kavim göçlerine tabiatın açtığı bir geçittir.

Coğrafya ile tarihin muvaziliğini daha ileri götürebiliriz. Ana hatlariyle İç Asya tam bir birliktir, bütün olarak göz önüne getirildiğinde muhtelif derecelerde akıntısız arazi, bozkır ve çöldür, fakat bölgelerini ayrı ayrı inceliyecek olursak, küçüklü-büyüklü birçok kısımlara ayrıldığını görürüz. Her şeyden önce aşağı yukarı bugünkü Moğolistan demek olan, Altay dağlarının doğusuna düşen kısmını batı kısımlardan, yani Tarım havzasından, Turan ovasından ve Kırgız istepinden kolaylıkla ayırabiliriz. İç Asya’nın bu batı kısmına ve evvelce söylenen doğu alanlarına üçüncü olarak bir de Tibet yaylası katılır. İlk ikisi arasındaki münasebet bilhassa sıkı olduğu halde üçüncü kısımla, yani Tibet’le olan münasebet daha gevşektir. Coğrafyacı böyle demektedir.

Buna karşılık tarihin ifadesine başvurduğumuz zaman önümüze aynı manzaranın çıktığını görünce az hayret etmeyiz. Yazılı kaynakların bize bildirdiği en eski çağlardan başlıyarak, Altaylardan doğuya doğru uzanan alanda kâh şu kâh bu çeşit bir göçebe unsur peyda olmuş, devlet kurmuş, gelişmiş ve ne zaman kuvvetinin gerildiğini duymuşsa, muhakkak surette ve derhal gözünü muazzam güney komşusuna, Çin’e çevirmiştir. Bu neden böyledir? Daha yüksek komşu medeniyetin dayanılmaz cazibesi mi, yoksa bitip tükenmez görünen ganimet sahasının füsunu mudur? Bunu araştıracak değiliz, şimdilik Çinlilerle göçebelerin iki bin yıldan fazla süren temaslarında sayısız misalle doğrulanmış olan bu hâdiseyi olduğu gibi kabul etmemiz yeter.

Kuzeyden Çin’e yönelen hücum dalgaları âdeta şaşılacak derecede intizamlı aralıklarla birbirini kovalamakta, fakat bütün dalgaların kırılması da yine aynı intizamla tekrarlamaktadır. Hangi göçebe kavim veya kavim kırıntısı, ister istilacı, ister istilâya uğramış olsun, bir kere sınırı geçip de Doğu Asya’nın monsun alanına girdi mi, eski göçebe cemiyeti ve hayat tarzı için artık ebediyen kaybolmuş, yavaş yavaş ve bir iz bile bırakmaksızın Çin medeniyeti içindeki kavimler deryasına gömülmüştür.

Ancak bu sınır aşma teşebbüsünün başarı ile neticelendiği çok nadirdir. Çok defa bu işe yeltenen göçebe kavmin kudreti kırılmış, kesin olarak geri atılmış bir halde en eski çıkış noktasına, Orkhon ve Selenga nehirlerinin kaynak bölgelerine çekildiği ve bir müddet sonra oradan yeni bir yöne dönerek hareketine devam ettiği görülür.

Bu hareket yönüne iyi bir göz atalım. Göçebe kavim dalgası, tereddütsüz göçebelerin ilk anayurtları diyebileceğimiz, Altay’ın doğusuna düşen alandan kalkar ve hiç şaşmaz bir intizamla hep aynı yönde ilerler. Fakat bu yön hiçbir vakit -hattâ tesadüfi bir istisna olarak da- coğrafi âmiller göz önünde tutulmadan en kısa ve “en mantıki” sayılan Avrupa yolunda, yani Altay ve Ural dağlarını birbirine bağlıyabilecek bir yerde, Akmolinsk yaylasının güney sırtında çizilebilecek bir hat boyunda olmayıp daima ve yalnız Cungarya kapısından geçerek Balkaş gölü aşağısına götüren tabiî coğrafya yolundadır. Göçebe anayurttan gelen kavim dalgası burada etrafa yayılır, bir zaman için -yüzyıllarca- duraklar ve sonra, eski mahiyetini kaybetmeksizin, orada buluştuğu yarı göçebe veya yerleşmiş, vâha kültüründe yaşıyan yabancı, en ziyade İranlı kavimlerin tesiri altında belirli bir değişikliğe de uğrar. İç Asya’nın, Cungarya kapısından Hazer gölüne kadar olan bölgesi göçebe kavimlerin ikinci anayurtlarıdır.

Bu ikinci anayurttan göçebelerin etrafa dağılışı iki yönden, ya buradan İran havzasına doğru, yahut da Ural dağlarının güney kolları ve Hazer gölünün kuzey kıyısı arasında, Ural ve Volga nehirleri üzerinden olabilirdi ve öyle de olmuştur. İran yolunu, orada oturan ve daha yüksek bir medeniyet yaşıyan kavimlerin karşı koması ziyadesiyle güçleştirmiştir. Bu canlı kalenin aşılması nadiren başarılabilmiş, bunun için de o tarafa geçmeyi pek deniyen olmamıştır. Buna karşılık Volga-Ural yolu ise coğrafya bakımından geçişe elverişli olduğu gibi, hareket halinde bulunan kavimlerin bu cihete yönelmelerine başka şartlar da yardım etmiştir. Hususiyle bu yolu ne Avrupa ne de Asya tarafında hiçbir kuvvetli medeniyet sahibi, yerleşmiş kavim tutmamıştır. Bu hale göre ikinci anayurttaki göçebe kavimlerin Avrupa’ya bu yoldan akmış olmaları şaşılacak bir şey midir?

İlk anayurtlarından çıkan Asyalı göçebe kavimler, Cungarya geçidinden ikinci anayurda ve oradan Ural ve Volga nehirlerinin aşağı mecraları üzerinden geçen büyük göç yolundan başka diğer bir yoldan da Avrupa’ya geçmişlerdir. Ancak herhalde bu yol boyunca göç daha sessiz cereyan ettiği ve coğrafi sebepler buradan at üstünde yapılan hızlı akınlara imkan vermediği için olacak, bu göç yolunu şimdiye kadar âdeta hiç dikkate almamışlardır. Bu yol boyunca otlu bozkırlar yoktu. İlk göçebe yurdu olan Moğolistan kuzeyden ve kuzeybatıdan, yaratılışın atlı göçebelere bahşettiği bozkırlarla, başka hayat şartları istiyen ormanlıklarla çevrilidir. İmdi birçok açık misaller göstermektedir ki, bazı felâketli yenilişlerden sonra şu veya bu atlı göçebe-kabile son sığınacak yer olarak ormanlık bölgeye girmiş ve bir daha cetlerinin otlaklarına asla dönmemiştir. Başlangıçta kendisine yabancı gelen muhitte kalmış ve yavaş yavaş yeni hayat tarzına uymuştur. Böylece, sürüsünü otlatan eski göçebe, ormanda yaşıyan balıkçı-avcı haline gelmiştir.

Güney Sibirya ormanlarında yaşıyanların da kendi yavaş tempolu göç yönleri vardı ki biz şimdilik bunun yalnız batı bölgesine düşen kısmını daha tam olarak tanımaktayız. Altay dağlarının, kuzeydeki başlıca kümesinden, Sayan dağlarından başlıyan ve aslında ticarete mahsus olan bu yol Güney Sibirya’dan geçerek aşağı yukarı bugün Başkırt topraklarının bulunduğu yerde Avrupa’ya açılırdı. İç Asya’daki anayola, kendine mahsus ticaret metaı dolayısiyle nasıl İpek yolu deniyorsa bu yola da, o sahanın karakteristik ticaret mahsulüyle ilgili olarak pekâlâ Kürk yolu adı verilebilir. Gerçekten tarihî kaynaklar bu yolun batı ucunda her çağda, gelişmiş bir kürk ticareti faaliyetinden bahsederler.

Ezcümle Rus isteplerinin, boğuşan hayvanları tasvir eden kendine mahsus küçük plâstikası Güney Sibirya’ya herhalde kürk ticaretiyle girmiş, oradan Kuzey Altay ve Sayan dağlarını aşarak Kuzey Moğolya’nın atlı göçebelerine geçmiş ve onlar tarafından, hem de daha İsa’dan önce ikinci yüzyılda Kuzey Çin’e götürülmüş olsa gerektir.

Demek oluyor ki, İç Asya’nın iki büyük doğu ve batı parçasının iki ayrı hayatı, aynı zamanda ikisi arasındaki sıkı bağlar, sade coğrafya gözüyle incelendiği zaman nasıl açıkca görünüyorsa tarihin ışığı altında da yine öylece meydandadır.

Aynı durumu Tibet’te de görmekteyiz. Tibet’te doğu ve batı anayurt kavim unsurlarından tamamiyle ayrı, dil ve etnik bakımından onlara yabancı bir kavim, fakir çoban hayatını sürüp gitmektedir. Bu kavim gerek doğu gerek batı göçebe yurtlarına göçmen kafileleri salıvermediği gibi, oralardan da bu ülkeye yeni ve serbest yerleşme alanları araştıran yabancılar akın etmezler, çünkü Tibet’in coğrafya bakımından nispi kapalılığı, arazisinin kısırlığı bunu esastan imkânsız hale getirmiştir. Bununla beraber bu coğrafi kapalılık hiçbir zaman Tibet’le diğer iki göçebe saha arasındaki bütün münasebetleri kesebilecek derecede değildi; nitekim de kesmemiştir. Turfan, Dun-huang, hattâ Orkhon nehri vâdisindeki delillerden anlaşıldığına göre, “kızıl yüzlü”lerin (Tibetliler kendilerine bu adı verirler) yakın ve uzak atlı göçebelerle olan ticari, medeni ve pek de küçümsenmiyecek siyasi münasebetleri devamlı ve çok zaman gayet sıkı olmuştur.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ