BİLGİ VE SANATI KAPLAYAN SANAT: CİLTÇİLİK

BİLGİ VE SANATI KAPLAYAN SANAT: CİLTÇİLİK

Sair mecmua veya kitabın yapraklarını dağılmadan ve sırası bozulmadan bir arada tutabilmek için yapılan koruyucu kapağa cilt denilmekte ve Arapça deri anlamına gelen bu ismin en uygun malzeme olan deriden yapılması sebebiyle verildiği bilinmektedir.[1] Telcid (ciltleme) işini yapanlara ise mücellid (ciltçi)[2] denilmiştir. Cilt ve ciltçilik, yazılı eserlerin saklanmasında ve korunmasında büyük yeri olan kitapçılık sanatlarındandır.[3]

Türk cilt sanatı, Türk sanat tarihinde, eski kitapçılık sanatlarımızın başında gelir. Kitap zevkini kazandırmak bakımından çok kuvvetli bir kültür hizmeti görmüş olan bu sanatın tarihi çok eskiye dayanır.

Yazılı eserlerin korunmasında büyük önemi olan cilt ve ciltçiliğin başlangıcı, henüz kağıdın bulunmadığı zamanlarda balmumu levhalar ve papirüs üzerine yazılan eserlerin saklanmasında tahta kapakların kullanıldığı çağlara değin götürülebilir. Gelişmesi ise kağıdın bulunmasından sonradır. Orta Asya’da kağıdın bulunması ile Türklerde ciltçilik gelişmiş ve bir sanat dalı olmuştur. Dr. A. Stein Polliot’un Bin Buda mağaralarında yaptığı kazılarda çıkan kitaplardan Orta Asya Türklerinin ciltlerde deri kullanıp üzerine madeni kalıplarla desen bastıkları anlaşılmıştır.[4]

İslam sanatında bilinen ilk ciltler VIII.-IX. yüzyılda parşömen üzerine kûfi hatla yazılmış Kur’an nüshalarına aittir. Bu örneklerde deri tahta iskelet üzerine geçirilmiş ve deri üzerine ucu sivri aletle geometrik bezemeler yapılmıştır. Cildin derisi üzerine ucu sivri soğuk veya sıcak aletle geometrik, bitkisel, figürlü bezemelerin yapılması İslam cilt sanatında VIII.-XV. yüzyıllar arasında yaygındır. Oyuntuları altın-gümüş yaldız, mavi, beyaz renklere boyanan bu tür ciltlerde geometrik bezeme örnekleri Moğol ve Memlûk ciltlerinde, figürlü ve bitkisel olan örnekler Timurlu ve bir başka tür bitkisel bezeme örnekleri de Osmanlılarda XV. yüzyılda görülmektedir.[5]

Selçuklularda, Beylikler devrinde ve XV. yüzyılın birinci yarısına kadar Osmanlılarda kitap ciltlerinde hem teknik hem de süsleme bakımından benzerlikler vardır.[6]

Ciltçilik sanatı, Türklerin İslamiyet’i kabullerinden sonra büyük bir gelişme göstermiştir. Müslüman Türklerce yazı ve kitap mukaddes sayılığı için kitaplar özellikle dini kitaplar daima belden yukarı seviyedeki yerlere konulurdu. Yazı ve kitaba gösterilen bu hassasiyet, onun tezyinine ve ciltlenmesi işine de ayrı bir önem verilmesine sebep olmuş, neticede ciltçiliği güzel bir sanat dalı haline getirmiştir.[7]

Türk ciltlerinin kendine özgü özellikteki ilk örnekleri XV. yüzyılın ortalarına rastlar. Özgün nitelikteki ilk örneklerin bu döneme rastlamasında sanat koruyucusu Sultan II. Murad’ın önemli rolü vardır. Erken Osmanlı ciltlerinin sanat değeri taşıyan ilk örneği de Sultan II. Murad için 1434-35 yılında musiki nazariyatıyla ilgili olarak hazırlanan eserin kabıdır.[8]

Açık kahve renk deri cildin ön dış kapağında, içi rûmîlerle dolu oval ve kabın arkasında da oval bir şemse vardır. Enli bordür ve köşebentler geçme S’lerle süslenmiştir. Miklep üzeri şemsesi dışına sarmal dallar üzerinde sıralanan çiçekli bezeme yapılmıştır. Bezemelerde aletin bıraktığı oyuntular altın yaldız ve maviyle boyanmıştır. Bordo renk deri iç kapakların şemsesi içine altın yaldız boyalı deriden katı’a baklava ve köşeli biçimler yapılmış, katı’a zemine kumaş konmuştur.[9]

Klasik üslubun en güzel örneklerini verdiği yüzyıllar, Türk ciltçiliğinin en üst devresine rastlar.

XV. yüzyılda sağlanan kuvvetli siyasi istikrar, memleketin iktisadi hayatında, dolayısıyla kültür ve sanat faaliyetlerinde de canlılık yaratmış, bunun sonucu olarak birçok sanat dalında olduğu gibi, Türk ciltçiliğinde de en güzel eserler meydana getirilmiştir.[10]

El yazma eserin sanat değerinin de olması için yoğun bir çabanın ve özenin gösterilmesi Fatih Sultan Mehmed ve veziri Mahmud Paşa’nın koruyuculuğunda olmuştur.[11] XV. yüzyılın ikinci yarısında Fatih Saray Nakışhane’sinde yapılmış olan ciltlerde çoğunlukla siyah deri kullanılmıştır.[12] Bu dönemde, saray nakkaşhanesinde hazırlanan deri ciltlerde uygulanan bezeme anlayışında genellikle cildin ön ve arka dış kapağında alt yüzeyine oranla iri, dilimli, salbekli, oval şemse ve köşebentler görülür. Miklep üzeri şemsesi, dilimli ve yuvarlaktır. Şemse ve köşebentlerin içi kalıpla veya aletle yapılmış rûmî, dal, iri hatayî ve rozet çiçeklerle süslenmiş, aletin bıraktığı oyuntular altın yaldız ve mavi renge boyanmıştır. Bordürlere kalıpla veya aletle iri çiçekli bezeme yapıldığı gibi, bordürlere geçme S’lerin oluşturduğu baklava biçimleri de yapılmıştır.[13] Bütün kapağı hatayî desenli olanlara da rastlanır. Şemse, salbek ve köşebentler yekparedir. Deri ve altındaki murakka oyulmamıştır. Bu yüzden desenlerin kabartma yüksekliği çok azdır. Buna rağmen motifler açıkça seçilmektedir. Bazılarında desenlerin kenarına altın yaldızla tahrir de çekilmiştir. İç kapak bordo veya açık kahverengi deri kaplı olup, altın yaldız zeminde müşebbek (katı’a) şemse ve köşebent süslemelidir. Bu süsleme bazı ciltlerde sertab ve miklep içinde de yer almıştır. İç kapaktaki katı’a süsler İran ciltlerinde çok ince ve çok renkli, Fatih Devri ciltlerinde ise genellikle daha kalın ve en çok iki renklidir.[14]

XV. yüzyıl ciltlerinde süslemede, tabiattan stilize edilmiş üçlü yaprak, gonca, rûmî, geçme, nilüfer, ıtır yaprağı, bulut, gül, tepelik, penç, hatayî, orta bağ, tığ motifleri kullanılmıştır.[15] Memlûkler’in nokta ve geometrik motifleri ile İran’ın manzaraları, insan ve hayvan figürlerine, canlı mahluklara yer verilmemiştir.[16]

Stilize motifler zemine göre yüksek kabartma halinde üstün bir zevk ve ahenkle tertip edilmiştir. Soğuk damga ile yapılan motiflere bazı ciltlerde teber edilen ucu sivri demirle altın yaldız üzerine yapılan tarama süsler yavaş yavaş yeni bir üslubun doğuşuna işaret etmektedir.[17]

XVI. yüzyıl, Türk sanat hayatının müstesna bir devridir. Siyasi hayattaki büyük başarılar sanat hayatında da kendini göstermiş, her konuda en değerli eserler bu devirde meydana getirilmiştir. Bu yüzyıl içinde cilt dalında Topkapı Sarayı Müzesi arşivindeki “Ehl-i hiref” defterlerinden bir çok sanatkar ismi tespit edilmiştir. Bunların arasında özellikle Kanuni devri mücellitbaşılarından Mehmet Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi gibi kişiler üstün sanat kabiliyetlerinden dolayı devirlerinin büyük isimleri olmuşlardır. Bunların elinde Türk deri işçiliği çok güzel ve zarif örnekler vermiştir.[18]

İlk defa bu asırda mücellidan zümresinin bir ekol halinde toplandıklarını, Osmanlı sarayı içinde diğer sanatkarlar gibi bir zümre teşkil ettiklerini ve kendi aralarında muntazam teşkilatları olup, başlıca hoca ve talebe olarak ikiye ayrıldıklarını hocalar arasında da maharet ve kıdemlerine göre ser mücellit, ser bölük, ser oda, ser kethüda veya sadece kethüda gibi mevki ve rütbeler ihraz ettiklerini Topkapı Sarayı Müzesi Arşivindeki Ehl-i hiref defterlerinden öğreniyoruz.[19]

XVI. yüzyılda kullanılan malzeme sahtiyan (keçi derisi) ve meşindir (koyun derisi). Ceylan ve deve derileri de kullanılmakla beraber, en çok sahtiyan tercih edilmiştir. Renk olarak siyah ve kahverenginin çeşitli tonları yanında, kırmızı, vişne, yeşil, mavi ve mor kullanılmıştır.[20]

İlk örnekleri XV. yüzyılda görülen mukavva üstüne kumaş kaplı ciltler, XVI. yüzyılda daha da güzelleşmiştir. Kırmızı atlas kumaş mukavvaya kaplanmadan önce deri ciltlerin motifleri ile işlenirdi. Zerduzi denilen bu kaplarda motifler cilt ustası tarafından çizilirdi.[21]

XVI. yüzyılın ilk yarısında kitap kaplarına gömme şemse ve köşebentli deri ciltler, şemse ve köşebentli rugani ciltlerle, geçmişin geleneksel bezemelerine yeni yorumlar getirildiği gibi, yepyeni birçok şey de yaratılmıştır. Gömme şemse ve köşebentli deri ciltlerle şemse, köşebent içlerine kalıpla yapılan iki grup bezemelerle Türk cildine özgü özellikler belirlenir. Bunlardan biri oval, dilimli şemse ve köşebent içinde bir yaprak kümesi veya saptan çıkan birkaç ince dal, şemse içinde dağılarak kıvrılır veya kıvrılarak döner. Bu dallar üzerinde hançeri yapraklar ve çeşitli biçimlerde hatayîler sıralanır. Salbek içine iri bir hatayî yerleştirilir. Saz üslubu olarak tanımlanan bu bezeme, daha küçük ölçüde miklebin şemse ve köşebentlerinde tekrarlanır. Kimi örneklerde şemse içini dolduran dal ve hançeri yapraklar, hatayîler çoğalmış, hatayîlerin ortasını delerek fırlayan hançeri yapraklar veya hançeri yaprağın bir kenarında hatayî buketleri oluşturularak bezeme zenginleştirilmiştir. Cildin enli bordürüne kalıpla yapılan bezemeler de şemse ve köşebentlerin tekrarıdır. Şemse, köşebent, bordür zemini veya tüm bezemeler altın yaldızla boyanmıştır.[22]

XVI. yüzyıl ciltleri süsleme motifi ve kompozisyon bakımından şu özellikleri taşımaktadır. Altın yaldız süsleme yapılan yere ya da süslemelerin kendisine sürülür.

Şemseler ovaldir ve salbeklidir. Dış kenar çerçeveyi teşkil eden kısımda kartuşlar vardır. Süsleme de, tabiattan stilize edilmiş üçerli yaprak, gonca, rûmî, geçme, nilüfer, ıtır yaprağı, bulut, gül, tepelik, penç, hatayî, orta bağ, tığ, nar çiçeği, altılı çiçek, kaplan çizgisi ve beneği, tırtıllı yaprak[23] gibi motifler kullanılmıştır.

XVII. yüzyılda ise Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan gerileme sanat hayatında da kendisini hissettirmeye başlamış ve tabii ciltçilik de bunun dışında kalmamıştır. Bu yüzyılda ciltlerde kompozisyon ve süsleme motiflerinin işçiliğinde bariz bir gerileme göze çarpar.[24]

XVII. yüzyılda ciltlerde yapım tekniğinde bir değişiklik yoktur. Genellikle köşebent ve bordürler kalkmış, bunların yerine yan ve tepeleri çıkıntılı dikdörtgene benzer büyük şemseler tek başına süsleme olarak kullanılmıştır. Bazı ciltlerde oval şemse, çok olmamakla beraber, yine yapılmaya devam edilmiş ve fakat biraz şekil bozukluğu göstermiştir.[25]

Bu dönemde kitap ölçüleri oldukça büyüktür. Ciltlerin dış ve iç kapaklarının içleri, kademeli saz üslubunda bezenmiş ve yaldızlanmış şemse ve köşebentli, enli gömme bordürün bulut, iri rûmî ve dallar, hatayîlerle süslendiği görülmektedir. Kimi deri dış kapakların bir çini pano izlenimi uyandıracak biçimde sıvama saz üslubunda fırçayla bezenmesi ve bezemelerin altın yaldıza boyanması dönemin mücellitlerinin cilt tasarımlarındaki yenilikleridir.[26]

XVII. yüzyıl ciltlerinde kompozisyonda görülen oran değişikliği, salbeklerin büyümesi, bazı ciltlerde köşebent ve bordürün kalkması, büyük dikdörtgen şemselerin belirmesi, XVI. yüzyılda ulaşılan mükemmeliyetten sonraki bir yenilik arayışı olarak değerlendirilebilir.[27]

XVIII. yüzyılda, klasik deri ciltlerin yapılmasına devam edilmiş, bunun yanı sıra başka tip ve teknikte ciltler de yapılmıştır.[28] Dış ve iç kapak süslemeleri artmış, her renk deri ve daha bol altın kullanılmıştır.[29]

Bu yüzyılda yapılan ciltler başlıca beş ayrı tip göstermektedir:

  1. Realist süsleme motifleri kullanarak yapılmış olan ciltler:
– Klasik teknikle yapılmış, klasik tertiple düzenlenmiş (şemse, salbek, köşebent) ve realist süsleme motifi kullanılmış olanlar.
– Realist süsleme motifleri deri üzerine sırma ile işlenerek yapılmış olanlar.
  1. Yaldız sürülmüş deri “Yek-şah” tabir edilen demir aleti kakma tekniği ile süslenmiş ciltler. Bunların süsleme motifleri klasik ciltlerde olduğu gibi stilize motiflerdir.
  2. Rokoko motiflerle süslenmiş ciltler. Asrın ikinci yarısından sonra bilhassa Avrupa tesiri ile meydana gelmişlerdir.
  3. Tamamen klasik teknik ve klasik motifler, bu yüzyıla kadar alışılmamış bir tarzda, sıvama tabir edilen şekilde cildin bütün yüzünü kaplayarak yapılan ciltler.
  4. Lake teknikle yapılmış ciltler.[30]

XVIII. yüzyıl ortalarında, ortası şişkin, dar uzun şemse biçimleri yaygınlaşır. Bu biçimdeki şemse içine aletle sarmal rûmîler ve noktalar, fırçayla içi çiçeklerle dolup taşan vazo motifleri yapılmıştır. Bu dönemin sonlarında kimi ciltlerin dış ve iç kapakları alet ve fırçayla yapılmış ve altınla yaldızlanmış sıvama baklava biçimleriyle bezenirken, kimi ciltlerde dış kapağa kumaş kaplanmış, iç kapaklarına buketler yapılmıştır.[31]

XIX.-XX. yüzyıllarda yine bir kısım klasik ciltler yapılmaya devam edilmiştir.[32] XIX. yüzyılda şemseli cilt sayısı iyice azalmış, zilbahar (kafes) ciltler yaygınlaşmıştır. Ayrıca basılı eserlerin çoğalmasıyla, Batı tarzı deri ciltler yanında, Yıldız cildi denilen, bir yüzüne altın yaldızla Osmanlı sanat arması, diğerine ay yıldız basılı deri, atlas ve kadife ciltler yapılmıştır.[33] Fakat bunların sanat kalitesi çok düşüktür. XIX.-XX. yüzyıllarda daha çok demir kakma tekniği ve rokoko tarzında süslenmiş ciltler yaygınlaşmış ve bu suretle de klasik ciltlerle bağlar tamamen kopmuştur.[34]

Türk-İslam cilt sanatının tarihteki gelişiminde, Hatayî (Kaşi-Horasan-Buhara-Dihlevi), Herat (Herat-Şiraz-İsfahan), Arap (Elcezire-Halep-Fas), Rûmî (Selçuklu), Memlûk (Mısır), Türk (Diyarbakır- Bursa-Edirne-İstanbul-Şukufe-Rugan”Lake”-Barok), Mağribi (İspanya-Sicilya-Fas), Lake (İran-Hint), Buhara-yı Cedid[35] gibi üsluplar görülmektedir.

Bu üslup farklılıkları, cildin biçimi ve yapılış tekniğiyle ilgili değildir. Değişiklik, süsleme motiflerinde ve kullanılan malzemelerde kendini göstermiştir. Bazen aynı motifler, farklı üsluplar içinde aynen kullanılmıştır.[36]

Arap, Memlûk, Rûmî ve Mağribi üslupları, VII. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar büyük bir gelişme göstermiş ise de, daha sonra yavaş yavaş gerilemeye başlamış, Hatayî ve Herat üslubu ciltler, bu gerileyen cilt üsluplarının yerlerine yayılmışlardır. Bu iki üsluba klasik üslup denilmektedir. Rûmî, diğer bir adlandırılışla Selçuk ciltleri ise bu klasik üslubun tesiri altında kalarak, Osmanlı devri Türk ciltçiliğine bir başlangıç olmuştur. Klasik üslup ilerleme temposunda bir duraklama yapmadan XVII. yüzyıla kadar gelişmekte devam etmiştir.[37]

Klasik bir cilt, kitabın alt ve üst kısmını örten kapaklar, kitabın arka yüzünü örten dip veya sırt, kitabın ağız kısmını örten, alt kapağa bağlı, üçgen bazen de yamuk dörtgen şeklinde, ucu üst kapakla kitabın iç kapağı arasına giren miklep, “Miklap” veya “Cilt Kanadı” da denir. Miklebin kapağa bağlandığı, miklebe hareket edebilme imkanını sağlayan sertap bölümlerinden meydana gelir.[38]

Bunlara, bir yazma cildi yıpranmadan koruyan cildbend adı verilen kap ile, şirazeyi de ilave edebiliriz.[39] Şiraze, sözlük anlamı itibarıyla kitabın yapraklarını muntazam bir surette tutan bağ, örgü demektir. Ciltte esas cüzleri tutan, birbirine ekleyen kısım şirazedir. Sekiz on çeşit şiraze örüldüğü görülmüş olup, en çok tanınanları,[40] alafranga, balık sırtı, sıçan dişi, tek baklava, çift baklava, geçmeli, düz, zikzak sağ-sol yolu gibi[41] isimler almaktadır.

Alt ve üst kapağın her biri deffe diye de adlandırılmıştır. Bir kitap kabı gibi ortasından menteşeli ve açılıp kapanır iki kanat şeklinde çift sayfalara deffeteyn adı verilmiştir. Üzerine dini ve sembolik resimler yapılmış, bazısı büyük kitaplara kap olarak kullanılmıştır. Sanatkarlar arasında ise deffeteyn, doğrudan doğruya kitap cildine denilmiştir.[42]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ