BEYLİKTEN İMARATORLUĞA OSMANLI DENİZCİLİĞİ

BEYLİKTEN İMARATORLUĞA OSMANLI DENİZCİLİĞİ

Osmanlı denizciliği, XIV. yüzyıl başlarına kadar giden bir Batı Anadolu deniz gaziliği geleneğine dayanmaktadır.[1] Küçük bir kara beyliği olarak kurulmasına rağmen, sahillere ulaştıktan sonra denizcilik bilgi ve tecrübesini devamlı şekilde artırmaya çalışan Osmanlılar, kendilerine öncülük eden Batı Anadolu sahillerinde kurulmuş olan denizci beyliklerden tevarüs ettikleri donanma ve denizcilerden yararlanma yoluna gittiler. Söz konusu bu Anadolu beylikleri arasında yer alan Menteşe, Aydınoğulları, Saruhan ve özellikle coğrafî yakınlığı sebebiyle Karasi beylikleri Osmanlı denizciliğinin kuruluşuna önemli katkıda bulundular.[2] Aslında bu denizci Türk beylikleri de donanmalarını kurarken yerli ahaliden yararlanmış ve onların tecrübelerinden istifade etmişlerdi.[3] Bununla beraber bu beyliklerin deniz güçleri ve tecrübeleri olduğu gibi devralınamadığı ve yeterli olmadığı için Osmanlılar, her şeye yeniden başlamak zorunda kaldılar.

Osmanlılar, Karasi Beyliği’ni kendi sınırları içine kattıktan sonra (1347-48) denizlere ulaşınca bir donanmaya sahip olma ihtiyacını ilk defa ciddî bir şekilde gördüler. Orhan Bey zamanında yani Rumeli’ye geçiş sürecinde Osmanlı donanması, büyük ölçüde Karasi Beyliği’nin sahip olduğu donanmaya dayalı olarak tedricî bir şekilde arttı.[4] Kısa zamanda Edincik, Gemlik, Karamürsel ve özellikle İzmit’te kurup geliştirdikleri tersaneler sayesinde Osmanlı Deniz Kuvvetlerinin ilk nüvesini kurdular. Hatta Karamürsel Bey’in kendi icadı olan ve onun adıyla anılan çekdiri tipi küçük geminin yüzyıllarca Osmanlı denizlerinde kullanılması ilk gayretlerin önemli ölçüde kalıcı olduğunu göstermektedir.[5]

XVI. yüzyıl başlarında bir deniz imparatorluğuna dönüşen Osmanlı denizciliğinin geçirdiği yüzelli yıllık dönemde meydana gelen gelişmeler için bazı önemli değişim noktaları tespit etmek gerekmektedir. Bunları Yıldırım Bayezid’in Gelibolu’yu donanma üssü ve tersane olarak teşkil etmesi, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethederek Karadeniz ile Akdeniz’e açılma süreci, II. Bayezid’in sessiz ve derinden devam eden hazırlık dönemi ve Yavuz Sultan Selim’in İstanbul tersanesini üs haline getirme safhası olarak ele almak doğru olacaktır.

Rumeli’de İlk Adım

Osmanlılar, Gelibolu’yu fethetmek (1354) suretiyle başladıkları Rumeli fütuhâtını bir taraftan Balkanlar’a doğru genişletirken, diğer taraftan denizlere yönelterek yeni politikalar şeklinde geliştirmeye çalıştılar. Bu sebeple Gelibolu, Osmanlıların sadece Balkanlar’a açıldığı ilk kapısı ve hareket üssü değil, aynı zamanda denizlere çıkışının da ilk hareket noktası olmuştu. Yine Osmanlı ordularının Anadolu’dan Rumeli’ye geçişlerinde tek güvenli noktayı teşkil eden Gelibolu sayesinde boğazın güvenliğini sağlamak mümkün olmakta idi. Bu sebeple Gelibolu’da geçiş için yeterli sayıda gemi bulundurmak da önemli bir zaruret idi. Nitekim, 1388’de Balkanlar’da oluşturulan yeni Sırp ittifakına karşı koymak için harekete geçen I. Murad, Anadolu’daki Osmanlı ordusunu, Gelibolu Beyi Yence Bey’in hazırladığı gemilerle Gelibolu’ya geçirmişti. Gelibolu beyine “sen gemiyi bekle, azablarla bunda otur, tâ ki kâfir gemiyle gelüp bir fesâd etmesün, key ihtiyât eyle” diye talimat veren I. Murad, aynı zamanda Osmanlı deniz politikalarının ilk hedeflerini de göstermiştir.[6]

Osmanlılar, Rumeli’ye yerleştikten sonra Çanakkale Boğazı’nı ve Marmara sahillerini muhafaza edebilmek için Gelibolu’da önemli bir tersane kurmaya ve bir donanma tesis etmeye çalıştılar. Çünkü bu tarihlerde gerek Karadeniz ve gerekse Ege Denizi’nde önemli ticaret kolonileri kurmuş bulunan Venedik ve Ceneviz ciddî bir tehdît oluşturuyordu. Bu durum karşısında ilk köklü faaliyetleri başlatan padişah Yıldırım Bayezid oldu. O, boğazların stratejik ve iktisadî nokta-i nazardan ne derece önemli olduğunu takdir ederek Gelibolu’yu bir deniz üssü olarak kurmaya çalıştı. Bu amaçla 1390 yılında Saruca Paşa’yı kapudan-ı deryâlık görevine getirerek Gelibolu’daki limanı tahkim ve tersaneyi yeniden tamir ve inşa ettirdi. Bu çalışmalar sonunda Gelibolu tersanesi, üç sıra kürekli kadırgaların barınmasına müsait limanı, gemi inşa tezgahları, malzeme depoları, gemilerin su ihtiyacını temin için sahildeki çeşmeleri, peksimet fırınları ve baruthanesi ile tam teşekküllü bir devlet tersanesi halini aldı. Bundan sonra Boğaz’ın Türk hakimiyetinde olduğu ilan edildi ve boğazdan geçecek gemilerin kontrol edilmesine başlandı. Bu dönemde Gelibolu’daki Osmanlı donanması 60 gemiden oluşmakta idi.[7]

Osmanlı-Venedik Rekabeti

Çelebi Mehmed’in Osmanlı birliğini yeniden tesis ettikten sonra donanma işlerine önem vermesi Gelibolu kalesini sağlamlaştırarak Boğaz Muhafızlığını canlandırması, Osmanlı Devleti’nin deniz savaşlarında başarılı sonuçlar almasını temin etti. Dönemin ünlü Türk denizcisi Çalı Bey, Gelibolu tersanesinde hazırlanan donanmasıyla Venediklilere karşı yaptığı büyük deniz savaşında (1416) yenildi ise de, Boğaz’ın kontrolünü elinde tutmaya devam etti.

Bu dönem Osmanlı denizciliği üzerinde, İtalya şehir devletlerinden olan ve denizlerdeki ticareti ve hakimiyeti elinde tutan Venedik ve Ceneviz gibi iki büyük devletin deniz teknolojisi ve personel takviyesi bakımından önemli etkisi olmuştu. Ceneviz’in dostane ilişkilerine karşılık Venedik’in zaman zaman düşmanca ilişkiler içinde olması Osmanlıların bu iki devletin denizciliğinden ne şekilde yararlanmış olabileceği konusunda da fikir vermektedir. Cenevizliler, rakipleri Venediklilere oranla çok eski bir tarihte, daha Orhan Bey’in saltanatının ilk senelerinde Osmanlılar ile dostane ilişkileri başlatmış olmanın avantajlarını da kullanmışlardır. Bu sebeple denizlerde hakimiyet mücadelesi yapan bu iki devletten Ceneviz’in yanında yer alan Osmanlıların kendi mücadelelerinde de Cenevizli denizcilerden yararlanmış olmaları tabiidir. Nitekim, 1416 Osmanlı-Venedik deniz savaşında görev yapan ücretli denizcilerin çoğunluğunu başta Cenevizliler olmak üzere pek çok latin teşkil etmişti. Buna karşılık tersane ve gemi teknolojisinin geliştirilmesinde ise Akdeniz dünyasının en ünlü deniz imparatorluğu olan Venedik’in tesiri görülmüştü.[8]

II. Murad devrinde Gelibolu’daki deniz üssü takviye edildi ve bunun sonucu olarak 1429’da Ege denizine açılan Osmanlı donanması Venedik hakimiyetindeki bazı adaları yağma ettiği gibi karadan kuşatılan Selanik’i denizden abluka altına almayı başardı (1430).[9]

İstanbul Kuşatması ve Karadan Gemi Yürütülmesi

II. Mehmed’in İstanbul kuşatması ile ilgili hazırlıkları arasında denizden gelebilecek her türlü yardımı önlemek ve deniz yolu güvenliğini sağlamak bulunuyordu. O, bu amaçla Anadolu Hisarı’nı tamir ettirdiği gibi tam karşısına Rumeli Hisarı’nı yaptırmakla Karadeniz’e geçişi kontrol altına almış, daha sonra Çanakkale Boğaz’ın girişindeki iki sahile karşılıklı olarak Sultaniye ve Kilidbahir kalelerini inşa ettirerek İstanbul’u denizden abluka altına almış ve böylece Akdeniz’le Karadeniz arasındaki ticaret yolunun hakimiyeti Osmanlılara geçmişti. Nihayet 1452’de diğer adı Boğazkesen olan Rumeli Hisarı yapılarak Karadeniz’den İstanbul’a yardım maksadıyla gelecek her türlü iâşe ve mühimmat ikmâli denetim altına alınmış oldu. Ayrıca bunu teyid etmek amacıyla bir duyuruda bulunularak Boğaz’dan geçecek bütün gemilerin hisar önünde durmaları ve selâmiyye akçesi ödedikten sonra geçiş izni alarak yollarına devam etmeleri şartı getirildi. Aksi takdirde hangi devlete ait olursa olsun izinsiz geçmeye teşebbüs edecek gemiler Rumeli hisarına yerleştirilmiş toplarla batırılacaktı. Nitekim çok geçmeden Kasım 1452’de, Karadeniz’den İstanbul’a tahıl getiren bir Venedik gemisi denetim emrine uymayınca hisardan açılan top ateşiyle batırıldı. İstanbul’un fethinden sonra ise, bu denetim daha da sıkılaştırıldı ve Boğaz’dan geçen her gemi, içinde kaçak mal ve köle olup olmadığı konusunda teftiş edilidi.[10]

II. Mehmed’in İstanbul’u fetih maksadıyla başlattığı hazırlıklar arasında Gelibolu’daki faaliyetler de önemli yer tutmaktadır. O’nun ilk saltanat yıllarında Gelibolu tersanesi yeniden tahkim edildiği gibi kaptan-ı derya Baltaoğlu Süleyman Bey[11] burada eski gemileri tamir ve yeni gemileri inşa ettirdi. Böylece teşekkül eden ve irili ufaklı 350-400 gemiden oluşan Osmanlı donanması, İstanbul’un fethinde ciddî bir rol üslenmiş olmasa bile, caydırıcı etkisi olduğu ve şehri abluka altında tuttuğu âşikardır. Şehrin kuşatılması sırasında donanmaya ait gemilerden bir kısmının karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesi ve bu uygulamanın daha sonra 1456’da Belgrad[12] ve 1470’de Eğriboz[13] kuşatmalarında da tatbik edilmesi, üzerinde yüzlerce yıl konuşulan önemli bir taktik olarak tarihe geçmiştir.[14] 23 Nisan sabahı yetmiş civarında küçük Türk gemisinin Haliç’e indirilmesi hem Bizanslıları ve hem de Venediklileri şaşırtmış, ilk anda bunları yok etmeyi planlayıp ateş gemileriyle hücum etmişlerse de nihayet Türk topçusunun açtığı ateşle Venedik kadırgası batırılmış ve çıkan çatışma Osmanlıların üstünlüğü ile sona ermiştir.[15]

İstanbul fatihi, fetihten sonra bir müddet Bizans’tan intikal eden Kadırga limanını tersane olarak kullanmış ve daha sonraları Haliç’te şimdiki tersanenin bulunduğu tarafta Bizans tersanesinin kalıntıları üzerine birkaç gözden ibaret olan ilk tersanesini kurmuş, yanına bir de mescid ve divanhane yaptırmıştı.[16]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ