BEBEKLERİ DÜNYAYA LEYLEKLERİN GETİRDİĞİNE DAİR İNANCIN TÜRK MİTOLOJİSİNDEKİ KÖKLERİ ÜZERİNE

BEBEKLERİ DÜNYAYA LEYLEKLERİN GETİRDİĞİNE DAİR İNANCIN TÜRK MİTOLOJİSİNDEKİ KÖKLERİ ÜZERİNE

Göçmen kuşlardan, olan leylek, ya­şam tarzı ve görüntüsü ile daima insa­noğlunun dikkatini çekmiştir. Diğer bir­çok kuş türüne göre uzun sayılabilecek ortalama yetmiş yıllık ömürleri vardır. Çok yaşlı kimselere “leylek eti yemiş” (Akalın 1993: 50) denmesi leylek ile in­sanoğlu arasındaki yakın ilgiye işaret etmektedir. Leyleklerin her yıl aynı yu­vaya dönmeleri, -Türklerin önem verdiği veçhile- tek eşli yaşamaları, yavrularını uzun süre yuvada özenle beslemeleri, ailelerinin yaşlı bireyleri ile yakından il­gilenmeleri, onlara yiyecek temin etme­leri, insanla iç içe olarak evin bacasında yaşamaları insanoğlunda saygı uyandır­mıştır. Günümüzde türkülere (Duran 2009), şiirlere (Akbaş 2011: 15-16) ve kurgusal metinlere (Anar 2010: 220-229) mitolojik anlamıyla konu olmaya devam etmiştir. Leyleklerin güzün göçe hazır­lanırken sergiledikleri veda törenleri ve müsabakalar da insanoğlu tarafından kutsal törenler olarak algılanmıştır.[1]

Bu makalede bebekleri dünyaya leyleklerin getirdiği inancı, Türk inanç sisteminde kuş suretinde tasvir edilen dişi hami ruh “Umay” bağlamında ince­lenecektir. Kuş biçiminde algılanan in­san ruhu, doğum ve bebek ile ilgili olarak leyleğin eski Türkler açısından taşıdığı anlam, bu mitik tasavvurun Anadolu coğrafyasında ne şekilde güncellendiği tespit edilecektir.

1. Eski Türk Kaynaklarında Leylek

Üzerinde duracağımız eski yazılı kaynakların başında Çin yıllıkları gel­mektedir. Göktürklerin sosyal, siyasal, kültürel ve dinsel yapısı ve tarihi hakkın­da önemli bilgiler içeren Çin kaynakları, Göktürklerin kurttan türeyişini anlatan efsaneye, ayrı ayrı dönemlerde yazılan üç ayrı kaynakta üç kez yer vermiştir.[2] Göktürklerin kurttan türeyişiyle ilgili bu üç rivayetin ikisi hemen hemen aynı iken, üçüncüsü biraz daha farklıdır ve Göktürklerin mitik tefekkürü hakkında çok daha ayrıntılı bilgiler içermektedir.

Bahaeddin Ögel tarafından Çin kaynaklarından nakledilen Göktürklerin kurttan türeyişini anlatan üçüncü rivayette, tabiatüstü kudrete ve özel­liklere sahip olan, yağmurun yağması ve rüzgârın esmesi hususunda emirler verebilen İ-ci-Ni-su-tu’nun yaz ve kış tanrılarının kızları olarak nitelendirilen iki karısından söz edilmektedir. Bu ka­dınlardan birisi (metinde hangi kız oldu­ğundan söz edilmemekle birlikte bu kız, beyaz leylek nedeniyle “yaz tanrısı”nın kızı olmalıdır) dört çocuk doğurur ve bu çocuklardan birisi, beyaz leyleğe dönüşür (Ögel, 1993: 27).

Söz konusu rivayetten de anlaşı­lacağı üzere leylek, insan soyludur[3] ve sıcaklığı, baharı ve yeniden doğuşu sim­gelemesinden de anlaşılacağı üzere, yağ­murun yağması ve rüzgârın esmesi husu­sunda emirler verebilen I-ci-Ni-su-tu’nun eşlerinden “yaz tanrısının kızı”ndan dünyaya gelmiştir. İnsan soylu olması, “yağmurun yağması ve rüzgârın esmesi hususunda emirler verebilen” İ-ci-Ni-su- tu ile “yaz tannsı”nın kızından doğmuş olması, leyleğin Türk inanç ve düşünce sisteminde yer alan kimi kutsal kuşlarla ilgili inanışlardan bütünüyle bağımsız olmadığını göstermektedir.

Leyleğe dolaylı bir şekilde yer ve­ren eski yazılı kaynaklardan birisi de Divanü Lügati’t-Türk’tür. Eserde yer alan Saka hükümdarı Şu ile ilgili akta­rımlar arasında leylekten söz edildiği görülmektedir. Söz konusu aktarımlar­da Zülkarneynle mücadele eden Hakan Şu, geri çekilen Zülkarneyn’i takip ede­rek Balasagun’a kadar geri döner. Kendi adıyla “Şu” olarak adlandırılan bir şehir kurar ve oraya bir tılsım bağlanmasını emreder. Kaşgarlı, söz konusu aktarım­da, kendi döneminde (11. yy.) bile leylek­lerin bu şehrin karşısına kadar geldiğini fakat şehrin ötesine asla geçemedikleri­ni ifade eder. Kaşgarlı’ya göre bu tılsım, o günden bugüne kadar kalmıştır (Kaş­garlı Mahmut, 1999: 416).

Kaşgarlı Mahmud tarafından akta- nlan rivayette, Şu tarafından kurulan “Şu” adlı şehrin bir tılsım tarafından ko­runduğuna vurgu yapılmıştır. Şehri ko­ruyan tılsımın gücü ve etkisinin ne oldu­ğu, çeşitli engelleri aşarak bulundukları yerlerden çok uzaklara kadar uçabilen leylekler üzerinden gösterilmeye çalışıl­mıştır.

Leyleği, Türkler arasındaki hayvan­ların her türlü davranışını iyiye ya da kötüye yorma geleneği çerçevesinde Hun kağanı Attilâ’nın hayat hikâyesiyle ilgili aktarımlarda da görmek mümkündür.

Hunların hükümdarı Attilâ, Akileya’yı kuşattığında yuvalarını şeh­rin çatılarında kurmuş leyleklerin, her zamankinin aksine yavrularını şehrin dışına götürdüklerini fark eder. Attilâ, bu olayı şehrin düşeceğine bir işaret olarak algılar. “Aç kalmış veya korkmuş leyleklerin kuşatma altındaki şehri terk etmelerinin doğal olmasının pek önemi yoktur. Attilâ, ileride ne olacağını önce­den kestirebilen leyleklerin, orduları engellemeseydi şehirlilerin davranacakları gibi davrandıklarını düşünür. Ama ley­leklerin kaçarken şehrin mutluluğunu götürmelerinin şehrin düşmesine neden olacağını da düşünmüştür kuşkusuz.” (Roux, 2005: 80-81)

Jean-Paul Roux’nun ifade ettiği üzere, diğer pek çok millette olduğu gibi Türkler hayvanların her türlü davranı­şını hayra ve şerre yormuşlardır (Roux, 2005:80). Leyleklerin davranış biçim­lerini iyi ya da kötüye yoran Türkler, uzun dönemleri kapsayan gözlemlere dayanmakla birlikte, bazı hayvanların olabilecek şeyleri insanlardan çok daha önce sezdikleri ya da bildikleri inancı­na sahiptirler. Nitekim Attilâ’nın gör­düğü durum hayvanların, özellikle de leyleklerin olacakları önceden bilmeleri ya da sezmeleriyle doğrudan bağlantı­lıdır. Attilâ’nın gözlemlediği leylekler,

Roux’nun ifadesiyle, yaşadıkları şehri terk edip giderken şehrin mutluluğunu da yanlarında götürmüşlerdir. Bu du­rum leyleklerin bolluk ve bereket olgu­suyla olan doğrudan ilişkisini gösterme­si bakımından son derece önemlidir.

2. Bir Mitik Tasavvur Güncelle­mesi: Kuş Suretinde Tasavvur Edi­len Koruyucu Dişi Ruh Umay’dan Leyleğe

Leylekle ilgili eski yazılı kaynaklar­da yer alan inanışları, başka kaynaklara başvurarak daha ayrıntılı bir şekilde ele almak mümkündür. Fakat biz, eski yazı­lı kaynakların verdiği bu bilgilerle yeti­nerek günümüze gelmek istiyoruz. Aca­ba günümüz Türkleri arasında leylekle ilgili algılamalar nelerdir?

Halk arasında bebeklerle -genel­likle- anneleri arasında oynanan tekerlemeli “leylek oyunu” bugün anlamını yitirmekle birlikte leylek-bebek münase­betini mitolojik kökene bağlamaktadır.[4] Bebeklerde görülen cilt hastalıkları­na “leylek ısırığı”, “melek öpücüğü” gibi adların verilmesi bu düşünceyi desteklemektedir.[5]

Bilge Seyidoğlu tarafından Erzurum’dan derlenen masalların üçü­nün kahramanı olan leyleğin fonksiyonu da konuyla yakından ilgilidir(Seyidoğlu 1975:159 vd.). Masal formuna girmiş bu mitte leylek, nesilden nesile aktardığımız “gerçek” hikâyede olduğu gibi çocuğun ve yuvanın koruyucu ruhu olan Umay ve Ayısıt’ın vazifesini üslenmektedir. Kutlu yaratılmış kahramanların, onların kutlu eşlerinin ve kutlu nesillerinin koruyucu ruhu ve yardımcısı olan leyleğin evin en kutsal yeri olan ocağın üzerinde, bacada yerleşmiş olması da mitolojik manzarayı tamamlamaktadır.

Leylekle ilgili olarak masallarla da güncellenen algılama ve inanışlar, leyle­ğin günümüz Anadolu Türkleri açısın­dan nasıl bir anlam ifade ettiğini ortaya koyabilecek cinstendir. Sözlü kaynaklar­dan tespit edilen baharın müjdecisi ley­lekle ilgili bazı inanışlar ise şöyledir:

“Leylek, baharı müjdeler. Güzün uzak diyarlara gidişlerinin ardından yüz yirmi gün sonra yuvalarına dönerler. O zaman bahar gelmiş demektir. Leyleği uçarken görenin nasibi uçar. Yuvasında otururken görenin nasibi toplu olur. Ley­leği öldürmek iyi değildir. Leylek sıcak topraklara gider. Bu yüzden ona “Hacı baba”[6] denir. Leyleği havada gören çok gezer. Leyleği otururken gören “Hacı baba sen otur ben gezeyim” demelidir. Leyleği otururken görenin o yıl evde oturacağına; uçarken görenin çok geze­ceğine inanılır. Leylek üç yavru yapar. Birini illaki düşürür. Leyleğin eşi ölürse çiftleşmediği; evini bozmanın felaket ge­tireceği yaygın inanışlardır. Evin üstüne yapılan yuva yıkılmaz. Ev göçse de ley­leğin yuvasını bozmak iyi değildir. Ley­leğin üç ya da dört yavrusu olur, birini kurban eder” (Olgunsoy, 2007: 136-138).

Baharın müjdecisi ya da getiricisi olarak algılanan leyleğin yuvasının bo­zulmaması gerektiğine dair inanç, kutlu bir kuş olarak kabul edilen leyleğin kut­sal topraklara gidip geldiğine inanılma­sının yanı sıra, evi ev ahalisiyle birlikte koruyan, bereket getirici bir “iye” olarak algılanmasındandır. Çatıdaki yuvanın evi yangın ya da ateşten koruyacağı, yu­vası bozulduğu takdirde evi yangından korumayacağına dair inanç çok iyi bi­linmektedir. Kutsallığına inanılan hay­vanların öldürülmesi ya da yuvalarının bozulması evin kutunun, bolluk ve bere­ketinin yitirilmesine sebep olacağı anla­mına gelmektedir.

Leyleğin yavrularından birini yu­vadan düşürmesi, yavrularından biri­sini Tanrı’ya kurban ettiği inancını do­ğurmuştur. Böylesi bir davranış biçimi, güney ülkelerine, başka bir deyişle kut­sal topraklara gidip gelen “hacı” leyleğe uygun bir davranış olmakla birlikte, söz konusu eylemle ilgili yorumun, ilk doğan erkek çocukların Tanrı’ya kurban edildi­ği eski Filistin geleneğine (Graves-Patai, 2009: 251) kadar dayandığını ifade et­mek de mümkündür.

Balıkçıl (kutan), leylek ve turna gibi “uzun bacaklılar” (ciconiformes) kate­gorisine giren kuşlara, sadece Anadolu coğrafyasında değil, Türklerin yaşadığı diğer coğrafyalarda da kutsallık atfedilmiştir.

Uzun bacaklı kuşlardan balıkçıl (ku­tan), leylek ve turna gibi kuşların Türk mitolojisindeki anlam ve yeri büyüktür. Nemli, rutubetli toprak ve verimlilik­le bağlantılı “calğız ayağı men turgan kus”ları (tek ayağı üzerinde duran kuş­ları), su ile yerin (gökle yer-sularının) hükümdarı, verimlilik ve bereketin dişi soylu iyesi olarak nitelendirilmekte, söz konusu kuşların (leylek, turna, vd.) hayat veren âlem/dünya ağacıyla olan bağlan­tılarına dikkat çekilmektedir(Serikbol, 2004: 229).[7]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ